-->

4 Şubat 2018 Pazar

Halim ve Selim 14 - Nasıl kurtuluruz şu dertlerden? (3)


(önceki yazıdan devam)
HALİM –  Enbiya ve evliyanın ışığı Allah’tan gelir; onun için güçlüdür. Öbürlerinki çakma ışık.
SELİM – Sanıyorum yanıldığınız nokta tam burası. Allah’ın ışığı evliya ve enbiyadan gelir, tersi değil. Önce kahramanlar ve ahlaki önderler vardır; sonra din alimleri (dilerseniz din esnafı diyelim) onların önderliğini açıklamak ve sistemleştirmek için saçma sapan bir metafizik kılıf uydururlar. O kılıfı kırdığınız zaman mütevazı insanların mitoloji ihtiyacına zarar vermiş olmuyorsunuz. Aksine onun çerçevesini genişletmesine imkan tanımış oluyorsunuz. Ahlaki modelleri için yeni ufuklara açılmasına, yeni ve değişik kaynaklardan beslenmesine fırsat veriyorsunuz.
İrrasyonel bir Tek Tanrı inancına dayanmazsa insanların manevi dünyası ayakta duramaz ya da tatmin edici olamaz diyorsanız o da yanlış. Bir kere uygarlık tarihinin büyük bölümünde insanların çoğu çok tanrı fikrini tek tanrıya tercih etmiş. Halen de Yahudi-türevi dinlerin kapsamı dışında kalanlar öyle yapıyor. Mesela eski Yunan tanrıları, gözetir, adaleti sağlar, haddi aşanı cezalandırır, adillere yar ve yardımcı olurlar. Fakat güçleri diğer tanrıların gücüyle sınırlıdır, ve tanrıların sayısı insanoğlunun sayamayacağı kadar çoktur. Apollon’un yazdığını Poseidon bozar; Zeus’un planını Hera şaşırtır. Yahudi-türevi dinlerin mutlak adalet iddiasına oranla daha akılcı bir yaklaşım bence; gerçek dünyanın kusurlarıyla daha dürüst bir yüzleşme. “O taksiciyi tanrılar cezalandırır” diyor, “ama cezalandırmazsa da tasalanma, o da bir tanrısal iradenin tezahürüdür. Sakın Poseidon’u ihmal etmiş olmayasın.”
HALİM – Taksiciyi abarttınız.
SELİM – O taksici kasten ya da umursamazlıkla bana kötülük eden herkesin temsilcisidir. Sıçrattığı çamur, maddi dünyanın bana bulaşan pisliğidir. O çamurun içinde ölen çocuğun acısı da vardır, dünyaya hükmeden zorbaların tükürüğü de vardır.
Devam edelim. Buddha’nın yaklaşımı daha farklıdır. Dünyadaki acının kaynağı objektif olgular değildir der, senin arzuların, beklentilerin, hırslarındır. Olguları değiştirme sevdasını bırak, kendi iç dünyanı terbiye etmeye çalış. Zulmü ve acıyı aklınla yen. Buddha’da muktedir bir tanrı düşüncesi yoktur; maddi dünyanın dışında ayrı bir alem fikrine de itibar edilmez. Bu anlamda ateist bir dindir. Demek ki olabiliyormuş.
Bana sorarsanız İncil’de anlatılan İsa da buna benzer bir sübjektivist öğretiye yatkındır. Balıkçılar kıssasını düşünün: selamete ermek için bakış açınızı değiştirin der.[1] Mesih’in dünyevi bir krallık kurmasını bekleyenlere “Mesih çoktan geldi” der. “Benim krallığım bu dünyada değil”[2] derken ileride gerçekleşecek bir kozmik dramı değil, şu an ulaşılacak bir ruh halini işaret eder. “Sezar’ın hakkını Sezar’a ödeyin”[3] derken yine reel dünyayı tamamen reddeden ya da önemsizleştiren bir manevi kurtuluş öğretisi savunur gibidir. [Daha sonra Hıristiyanlık reel dünyada egemenliğini ilan ettiğinde bu öğreti doğal olarak arka plana itilecek, hatta zındık ilan edilecektir.]
Anlatmak istediğim şey şu. Yeryüzündeki kötülüğün ilacını insan kalbinde, aklında, bakış açısında, ya da etik duruşunda bulan öğretiler pekala adaletin nihai mercii olan bir tanrısal yargıcı ikinci plana atarak, hatta tamamen reddederek ayakta kalabilirler. Tanrının reel dünyadaki müdahalelerine bel bağlamayan, ya da tanrıyı insan vicdanının bir tür mecazı olarak değerlendiren bakış açıları da bu öğretiler çerçevesinde yer bulabilir.
HALİM – Bizim dinimiz böyle bir şeye izin vermez. Allah gerçektir, kadirdir ve yargı gününün sahibidir. Sizin söylediğiniz şey bir tür açık ya da kapalı ateizm. Allah varsa da vicdanımızdadır, mecazdır, olmasa da olur diyorsunuz. Hiçbir gerçek Müslüman böyle bir şeyi kabul etmez. Gerçek İslam bu değil.
SELİM – İslami öğretiyi bu yönde yorumlamak mümkün müdür? Mümkün belli ki, çeşitli tasavvuf okulları o yönde hayli cüretli sözler söylemişler. Allah’ın insan kalbinde olduğunu söyleyen de var, cennet ve cehennemin mecaz olduğunu savunan da. Evet, bunun ucu sanırım bir tür İslami ateizme gider. Tanrıyı ontolojik bir gerçeklik olarak değil, belki bir ahlaki ideal olarak, manevi bir simge ya da avami bir mecaz olarak değerlendiren sesler, özellikle Miladi 11. ila 15. yy’lar arasındaki entelektüel kaynaşma çağında oldukça sık duyulmuş.
Günümüzde de benzer görüşleri savunanlar elbette var, sayıca önemsiz de sayılmazlar. Dar anlamda literalist bir tanrı öğretisini duyarlı veya kültürlü bir insanın bugünün dünyasında ayakta tutması kolay değil. Daha doğrusu, radikal bir akıl-dışılığa sarılmadıkça imkansız. Akıl ve vicdan sahibi birçok Müslüman da bunu görüyor, dolayısıyla mecazi, tasavvufi, spiritüalist yorumlarda bir orta yol arıyor. Büsbütün haksız olduklarını söyleyemeyiz. İslam geleneğini bir şekilde sürdürmek ve yeni kuşaklara aktarmak istiyorsanız başka çözüm yolu olmayabilir.
Bu yaklaşımlar galip gelebilir mi? O tarafta sizin de sorunuzda değindiğiniz gibi, ciddi engeller var.
Bir kere Kuran metni var. Bana sorarsanız elimizde olan şekliyle Kuran son derece düz, literal bir metin; derin simgesel anlamlarla arası hoş olmayan maddeci bir kültürün eseri. Kuran’da ve özellikle onun tamamlayıcısı olan peygamber hadislerinde anlatılan tanrısal adalet basit bir alışveriştir. Resulün iddialarına inanır, bu uğurda cihadı göze alır ve belli şekil şartlarını yerine getirirseniz yeryüzünün adaletsizlikleri tamir edilir, ebedi saadete nail olursunuz. Bedel belli, getiri belli. Kuran metninde yüzlerce kez tekrar edilen bu basit tekliften birtakım deruni, metafizik anlamlar çıkarmak bana zorlama geliyor. Bana öyle gelmesi mühim değil, daha önemlisi Müslümanların ezici çoğunluğuna öyle geliyor.
İkincisi, Müslümanlığın bugün sahip olduğu sosyolojik altyapı da yeni düşünsel açılımları teşvik eder nitelikte değil. Müslümanlarda Katolik kilisesi gibi bir kurumsal önderlik mekanizması yok ki yeni ve riskli bakış açılarını himaye etsin; Yahudilerdeki gibi sözü dinlenir bir alim sınıfı da yok ki bunları tartışıp normalize etsin. İslam dünyasında cahil kalabalıkların sesi gür çıkıyor. Daha kötüsü, onların sesinin İslam’ın sesi olduğuna dair genel ve zımni bir kabul var. Bu koşullarda, İslam düşüncesinin çağ dışı kalmış olan bazı unsurlarından arınmasını, İslam-dışı inançlarla ve post-teist düşünce akımlarıyla barış içinde yaşamasına izin verecek yeni yaklaşımlara kapılarını açmasını beklemek bana çok gerçekçi görünmüyor.
HALİM – İlahi adalet inancını İslamiyette, yahut bugünkü İslamiyette, gerçek ve muktedir bir Allah kavramından ayırmak imkansız, ama diğer dinlerde mümkün olabilir diyorsunuz, doğru mu anladım?
SELİM – İmkansız olmayabilir ama zor diyelim.
Dünyadaki kötülüğün telafi edileceğine inanmak soylu bir tavır, insanı yücelten bir duruş: bunda hemfikiriz. Bin yıllar boyunca bu inanç, tanrı adı verilen mitolojik varlık(lar)a inanmakla eş tutulmuş. Bugün ise tanrı fikrini rasyonel zeminde savunmaya devam etmek zor görünüyor. Daha önemlisi, çağın alim ve ariflerinin çoğunluğu artık o inancı devam ettirmeyi imkansız görüyorlar. O zaman adalet beklentisini terk mi edeceğiz? Anlam arayışından vaz mı geçeceğiz? Doğru davranışın “bir gün mutlaka” ödüllendirileceği fikrini bir yana mı bırakacağız? Yoksa anlam ihtiyacımız uğruna aklı, bilgiyi, rasyonel düşünceyi bir kenara atıp eski çağların tiridi çıkmış mitlerine mi sarılacağız?
Öyle görünüyor ki Hıristiyan geleneği olsun, Doğu Asya dinleri olsun, bu ikilemden çıkış yolu gösterecek unsurları barındırıyorlar. Nispeten daha çok diyelim. Hatta Hindu çok-tanrıcılığı dahi, birbirini nötralize eden bin bir tanrısıyla, maddi dünyanın düzenine daha iyi ayak uydurabilecek bir düşünce dünyasına sahip. Balistik füzenin burnuna ateş tanrısı Agni tasviri karınca duasından daha çok yakışıyor.
İslam geleneği ise, büsbütün imkansız demeyelim, ama çıkışı çok güçleştiren direniş odaklarına sahip. Sonuç ortada. Hıristiyan ve Budist geleneğe sahip toplumların bugünkü haline bakın, Hindistan’ın yeni yeni hız kazanan atılımına bakın, bir de İslam ülkelerinin haline bakın. Gerek bilgi alanında, gerek rasyonel toplum yönetimi alanında çağa neden ayak uyduramıyorlar diye sorun.



[1] Yoh 21:6
[2] Yoh 18:36
[3] Matt 22:15–22, Mark 12:13–17, Luk 20:20–26

4 yorum:

  1. İslamdaki o "direniş odakları"ndan biri belki de İslamın Arapça yaşanma mecburiyeti olabilir. Christopher Hitchens vefatında 1-2 sene evvel İslam üzerine yaptığı konuşmalardan birinde, İslam'da Hristiyanlık gibi bir reformasyona gidebilmesinin önündeki en mühim engelin, İslam'da ibadet ve Kutsal Kitap(Kuran) okumalarının Arap olmayan müslümanlarca(dünyadaki bütün müslümanların 3/4ü) da mutlaka Arapça yapılma mecburiyetinden kaynaklandığını söylüyor. Protestan reformasyonunun İncil'in diğer dillerde basılarak Katolik Kilisesinin Latince monopolünden çıkmasıyla mümkün olabildiğini anlatıyor. → https://youtu.be/ZCHHfBeu0QE

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hitchens diyosa doğrudur kesin. atatürk de kuranı tercüme ettirince milletin zırva olduğunu anlayacağını sanıyodu. herkesin evinde meal var, n'oldu?
      bu çocukcağıza da üzülüyom ama...

      Sil
    2. @ Adsız5 Şubat 2018 23:07

      Sen kendine üzül, çünkü yazdığımı anlamaktan acizsin. Bir de, o değil sadece. Islam'da dua ve ibadetlerin de Arapça yapılma mecburiyeti var. Türkçe mevlid okunur fakat ben hiç Türkçe Kur'an kıraati işitmedim. Atatürk biraz da bunları dikkate alarak Elmalılı Hamdi'ye Türkçe Kur'an meali yazdırttı, ezan ve Cuma hutbesini Türkçe okutturdu. Ama işte ibadet ve duaların yalnızca Arapça yapılması zourunluluğu ve koca bir hadis külliyati, İslamı statik kılıyor. Üstelik halk, Türkçe ezana müthiş bir nefretle karşı çıktı. Menderes'in 1950de iktidara geldiğinde ilk icraati ezanı tekrar Arapça yapmak oldu. (Hatta başta buna Celal Bayar'ın şiddetle karşı durduğu, bunun üzerine Menderes'in istifa mektubunu Bayar'a bizzat takdim ettiği, Bayar'ın da Menderes'in bu resti karşısında geri adım attığı rivayet edilir) Geriye kala kala bir tek Cuma hutbesi kaldı, onun da ilk başındaki ayet ve hadisler gene Arapça, vaazın devamı Türkçedir.

      Ayrıca bu Hitchens'in gözlemlerine dayandırdığı görüş, mutlak doğru veya yanlış olduğu iddiasında değilim. Orada okuduğu yarım saatlik kısım, Hitchens'in 2007 bestselleri olan "God is not Great" kitabindan bir kuple. Kitabın tamamı 9 saatlik hepsi Hitchens'in kendi sesinden audiobook olarak burada → https://youtu.be/T2TQc3gFQf8  Aranırsa pdfsi de bulunur.

      Sil
  2. İslam' ın 11-15 yy arası Altın Çağı' nı bir arkadaş şöyle yorumladı, siz ne dersiniz, bullshit midir : "Dünyanın en önemli medeniyetlerinden iki tanesi olan Levant ve İran medeniyetlerine kondu, Hicaz' daki yağma kültürü hiçbir zaman gitmedi, birkaç yüz sonra galebe çaldı ve hala baki. Moğol istilası geyiktir, olmasa da cila olmuştur, Gazali ondan öncedir mesela..." Yoksa alakası yok, özetle refahı buldu, adam yetiştirdi, o bitince çöktü mü dersiniz?

    YanıtlaSil