-->

2 Şubat 2018 Cuma

Halim ve Selim 13: Nasıl kurtuluruz şu dertlerden (2)


HALİM – Siyasi ideolojiler ve felsefi idealler de insanın hayata anlam vermesine yardımcı olur diyorsunuz. Diyelim ki kısmen doğru olsun. Fakat şüphe yok ki imanın en mütekamil biçimi, tek ve kadiri mutlak Allah inancıdır. Ne felsefe, ne sanat, ne de “özgürlük” gibi birtakım ideolojik kavramlar Allah fikrinin somut gerçekliğine ve insani sıcaklığına yaklaşabilir. Gören, gözeten, gücü yeten, adil ve merhametli bir Allah yoksa yukarıda, aşağıda hakkın güvencesini kim verecek? Buradaki kayıplar nasıl telafi edilecek?
SELİM – Mesele şu ki, yukarıda öyle biri yok. Maddeten var olmadığı halde insan duyarlıklarına sahip ve üstelik sonsuz güçlü bir fail, akıl ve mantıkla bağdaşmayacak absürt bir fikirdir. Adı üstünde, akıl dışı.
HALİM – Akıl dışı olsun. Zaten işlevi o değil mi?
SELİM – Peki, o seviyede size cevap veremem. Aklı terk edince daha mutlu oluyorsanız ne güzel, yolunuz açık olsun. Çözümü akıl-bükücü maddelerde arayanlar da aynı şeyi söylüyorlar. Kokain sizi uçuruyor mu? Uçuruyorsa bana söz etmek düşmez, başkasına zarar vermediğiniz sürece buyurun uçun.
Benim gördüğüm bir iki problem var yalnız orada. Aynı problemin çeşitli yüzleri de diyebiliriz, uçmayı zorlaştıran. Birincisi: Aklımı büsbütün terk etmek istemesem, ya da anlam arayışımı var olan aklımla ve bilgi birikimimle bağdaştırmak istesem ne olacak? Herkeste az ya da çok vardır bu kaygı. Ama özellikle iyi eğitim almış, dolayısıyla aklının kapasitesine daha fazla güvenen ve insanlığın son yüz yıllardaki bilgi atılımına daha iyi vakıf olan  kesimde daha belirgindir. Bu insanların o masallara inanması artık mümkün değil. Ezici çoğunlukla inanmıyorlar da. Nobel ödülü alanların onda dokuzu sizin tanrılarınıza inanmıyor; inanırım diyenler de klasik teizmin dışında başka şeyler kast ediyor, ya da kavga çıkmasın diye alttan alıyor. Bu gerçekle nasıl yüzleşeceksiniz? En kültürlü, en nitelikli insanları dışlayan bir inanç sistemiyle nereye kadar yol alabilirsiniz? Cühela dışında kaç kişiyi ikna eder evrensel adalet öykünüz, ve arkasında nasıl bir ahlaki ve entelektüel ve hatta toplumsal boşluk bırakır?
İkincisi gene yer çekiminin gücüyle ilgili bir zorluk. Diyelim ki bir an için uçuş sarhoşluğuna kapıldık. Diyelim ki bundan dolayı bir özgürlük coşkusu yaşadık, “lanet olsun aklıma” deyip dünyevi zincirlerimizden kurtulduk. Bunun ertesi günü yok mu? Ayıldığımızda ne olacak? Aklımız hiç mi geri gelmeyecek?
Diyelim ki o ışık Pavlos’u atından devirecek kadar güçlüydü. Günü gelip Efes’te cemaati ihtilafa düştüğünde, ya da Girit’te kendi adına konuşan sahte peygamberler türediğinde aynı parıltıyla ışımaya devam edecek mi? Diyelim ki Francis derviş oldu. Etrafında bir dervişler cemaati oluştuğunda, o cemaatin iaşesi, güvenliği, sağlığı, disiplini, Clara’nın kızlarıyla ilişkisi sorun olmaya başladığında canından bezmeyecek mi?[1] Diyelim ki Buddha üç yılın sonunda huzura erdi. O mutlu gülümsemeyi yaşamının sonuna kadar koruyabildiğinden emin miyiz? Terki dünya iyi bir fikir gibi görünür bazen, ama kaç kişi terk edebilir? Herkes terk ederse bulaşığı kim yıkayacak?
HALİM – Elit bir zümreyi memnun edecek bir seçenekten söz ediyorsunuz. “Aklının kapasitesine güvenen ve yüz yılların bilimsel atılımlarına vakıf olan” dediniz. Sınıfsal bir söylem bu, seçkinler size inanmaz diyorsunuz. Oysa tarihin her çağında mütevazı insanlar somut, rahman, rahim, muktedir, adil ve alim bir tanrı inancını diğer her türlü alternatife tercih etmişler. Neden? Demek ki akıllarına ve gönüllerine daha yatkın bulmuşlar.
SELİM – Avamın neyi tercih ettiği bizi siyaset ve sosyoloji babında ilgilendirir belki, ama hakikat babında ilgilendirmemeli, değil mi?
Söylediğiniz doğru olabilir. Eğer doğruysa ne sonuç çıkar? Avamın hakikate ulaşmasının zor ya da imkansız olduğu sonucu çıkar. Belki avama hitap etmek için hakikatten taviz verilmesi gerektiği sonucu çıkar. Dikkat ederseniz bugün Türkiye’de belli bir kültür seviyesinde oldukları halde dinci söylemi savunan insanların birçoğunun da söylediği budur. “Teoride haklı olabilirsiniz hocam” diyorlar, “ancak halk anlamaz. Halkla konuşabilmek için onların dini inançlarına saygı göstermek lazım.” “Saygı göstermek” deyimiyle kastedilen şey sanırım riyadır. Yani aklınızla dilinizin aynı çizgide olmaması. İki yüzlülük.
Elbette “halkla konuşma” isteğinin siyasi, ahlaki, hatta epistemolojik gerekçeleri olabilir. Pekala denebilir ki a) siyaseten etkin olmak için, ya da b) insanlar alemiyle sevgi ve anlayışa dayalı güzel bir ilişki kurabilmek için, hatta belki c) insani gerçekleri layıkıyla anlayabilmek için şarttır. Yani geçerli ve makul gerekçelerle de insanlar hakikati avamın önyargılarına göre bükme ihtiyacı duyabilirler. Buna a priori itiraz edemem. Fakat bana üzücü geliyor bu yaklaşım. Özetle diyorsunuz ki, etik veya pratik zeminde doğru durmak için gerçeklik arayışından az veya çok vazgeçmek lazım. Öyle olsun diyelim. Bunun insan yaşamına getirdiği anlam kaybı, sizin bahsini ettiğiniz, tanrısızlıktan doğan anlam kaybından daha az değil ki? “Her şey boş” demenin bir başka modeli sadece.
HALİM – İnsanlar, ya da en azından insanların kahir ekseriyeti, her koşulda Allah fikrine meyledecekse eğer tezlerinizin ikna edici olma şansı çok düşük değil mi? Yenilgiye mahkum olduğunuz bir sahada oynamakta niye ısrar ediyorsunuz?
SELİM – Aşağı Güngören mahallesinin açısından baktığınızda kendinizi haklı sanabilirsiniz. Sanırım Hindistan’dan ya da Rusya’nın taşrasından bakınca da öyle görünüyordur. Lakin dünyada gücü ve bilgiyi elinde tutan toplumlar açısından baktığınızda görüntü hiç öyle değil. Geleneksel tanrılara olan inanç bundan yüz yıl önce elitler katında tükendi. Şimdi orta sınıflar arasında da pek rağbet görmüyor. Bu gidişle Alabama ve Texas kırsalı dışında Batı dünyasında Hıristiyan (ve Yahudi) mitolojisini ciddiye alan çok kimse kalmayacak.
HALİM – Gene elitizm, bu sefer global ölçekte! Mütevazı halkın eğilimi Allah’a iman etme yönünde ise, global seçkinlerin kendi dejenere inançlarını kendi toplumlarına ve dünyaya empoze etmeleri zorbalık değil midir? Güçlü oldukları için onlara boyun mu eğelim? Madem Batıda moda böyle, uymalıyız mı diyorsunuz?
SELİM – “Mütevazı halk” dediklerinizin eğilimi neymiş, bir daha düşünelim isterseniz.
Gerçekten yaşamı anlamlandırmak için İslam teorisyenlerinin tasarımındaki tek, alim-i mutlak ve kadir-i mutlak tanrının adaletine mi sığınıyorlar? Öyle olsa bütün dünya renksiz, tatsız, kokusuz bir İslam ütopyasında birleşmez miydi?
Bence yaptıkları başka bir şey. Soyut bir tanrısal adalete değil, mitik bir dünyanın kahramanlarına sığınıyorlar. Eğitilmemiş insan aklının soyutlama kapasitesi düşüktür. Buna karşılık tüm insanlar gerçek ya da hayali kahramanlarla sevgi, güven, yüceltme, itaat ilişkilerine girebilirler. Onlara kendilerini beğendirmeyi ahlaken yüceltici ve yol gösterici bir deneyim olarak yaşayabilirler. Düşünün: Ortalama Müslüman’a ölümle ve zulümle baş etme gücünü veren şey ne idüğü belirsiz bir tanrının ne zaman geleceği meçhul yargısı mı, yoksa somut bir kahraman figürünün – Allahın resulünün – sevgisi, emsali, himayesi mi? Onun ve tabii silsile halinde sahabesinin, evliyasının, hoca ve şeyhinin, salih kullarının? Hıristiyanlığın geleneksel mezheplerini düşünün. Ortodoks ve Katolik mezheplerinde Yargı gününün sahibi olan tanrı oldukça marjinal bir roldedir. Bebekli Meryem, çarmıhta acı çeken İsa, sonu gelmez bir azizler ve şehitler dizisiyle birlikte mütevazı insanların moral dünyasını besleyen bir paralel dünya oluştururlar. Daha eski toplumlara gittiğinizde sanırım ecdadın ruhları benzer bir işlevi yerine getirirler: bireyi dünyanın gaileleri karşısında yalnız bırakmazlar, teşvik ederler, ayıplarlar, konuşunca dinlerler, küstah zorbanın ve çamur saçan taksicinin haddini bildirme sözü verirler.
Bu gözlem bence önemli. Çünkü mütevazı insanların yaşamına anlam veren mitolojik kahramanlar illa geleneksel dinlerin repertuvarından çıkmalı diye bir kural yok. Deniz Gezmiş’i düşünün: işlevsel açıdan Hz. Ali’den ya da Hacı Bektaş-ı Veli’den bir farkı var mı? Ulusal kahramanları düşünün. Tarihten ve edebiyattan tanıdıklarımızı düşünün. Amerikan film ve müzik endüstrisinin yarattığı kahramanları düşünün. Yahudi-türevi dinlerin akıldışı teolojisini hiç devreye sokmadan da ortalama insanın hayal dünyasını tatmin edecek bir mitoloji oluşturmak pekala mümkün görünüyor.
Falanca hazret yaşamıma ışık tutabiliyorsa Voltaire niye tutamasın?
(devam edecek)

1 yorum:

  1. Sevan hocam, Christopher Hitchens vefatından 1-2 sene evvel yaptığı konuşmalardan birinde, İslam'da Hristiyanlık gibi bir reformasyona gidebilmesinin önündeki en mühim engelin, İslam'da ibadet ve Kutsal Kitap(Kuran) okumalarının mutlaka Arapça yapılma mecburiyetinden kaynaklandığını söylüyor. Protestan reformasyonunun İncil'in diğer dillerde basılarak Katolik Kilisesinin Latince monopolünden çıkmasıyla mümkün olabildiğini anlatıyor. → https://youtu.be/ZCHHfBeu0QE

    YanıtlaSil