-->

18 Şubat 2018 Pazar

Halim ve Selim 18: Akıl ve İslam

HALİM – Birçok düşünürler İslamın bir akıl dini olduğu görüşünde birleşiyorlar. Akıl, Allah’ın insana verdiği en büyük nimettir. Kuran-ı Kerim aklı yüceltir; pek çok ayette insanları akıllarını kullanmaya davet eder; Muhammed’in tebliği ettiği dinin akla uygun olduğunu ve akıl yoluyla teyit edilebileceğini vurgular.[1] Sizce İslam dini – belki sonradan eklenmiş birtakım naklî unsurlardan arındırılmak kaydiyle – tamamen akılcı bir temele oturtulamaz mı?
SELİM – Akıl derken neyi anlıyoruz?
HALİM – Doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma yeteneği. Tanımı bu değil mi?
SELİM – Tuhaf. Doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğinin adı benim bildiğim akıl değil bilgidir. Misal: Elvis Presley 1977’de öldü, doğru mu yanlış mı? Afrodite Zeus’un kızı mıydı kız kardeşi mi? Elimi ateşe soksam yanar mıyım? Bunların akılla ne alakası var? Bilgidir. Ya deneyimle bilirsiniz, ya da bilen birine danışırsınız. İyiyle kötü de öyle. Beyaz peynir iyi, kaşar kötü. Gül kokusu iyi, leş kokusu kötü. Merve yatakta iyi, Ayşegül yaramaz. Köpeğim Fifi de ayırt edebiliyor bunları, ya da buna benzer şeyleri. En ilkel solucan bile biliyor, gün ışığı kötü, şu taşın altı iyi. Akıl diyebilir miyiz buna?
HALİM – Diyanet İşleri Başkanlığının Dini Bilgiler Sözlüğü böyle tanımlamış. Yanlış mı diyorsunuz?
SELİM – Akla düşman bir kurum, referans değeri yok. Dikkat edin: “Doğru” ya da “iyi” derken aslında toplumun genel kabullerini kastediyor, kurduğu denklemi kasten muğlak bırakıyor. Misal: İslam dini iyi bir şey, hepimiz bunu biliyoruz, değil mi? Evet. Akıl iyiyle kötüyü ayırma yeteneği olduğuna göre aklı olan İslam’ı seçer, doğru mu? Doğru. O halde İslam’ı seçmeyen biri akıllı olamaz. QED. İslam dininin akli olduğunu kanıtladık işte.
Bana sorarsanız el çabukluğu ve göz boyama yöntemleri bunlar.
HALİM – Peki siz nasıl tanımlıyorsunuz aklı.
SELİM – Eleştirme alışkanlığıdır. Dünyaya ilişkin teoremleri mantıki tutarlılık, doğruluğu bilinen başka teoremlere uygunluk, gözlem ve tecrübeyle tutarlılık açılarından sürekli sınama iştahıdır.
Teoremler bize nereden gelir? Ecdadımızdan, okuldaki öğretmenlerimizden, fikir önderlerinden, köşe yazarlarından, mahalle kahvemizden, komşunun eşi Mücella Teyzenin dedikodularından gelebilir. Bir kısmı heves ve içgüdülerimizin, hayal ve yanılgılarımızın eseri olabilir. Bunları eğer iki temel sorunun eleğinden geçirmeyi huy edinmişsek akıl yoluna girdik demektir. Bir, mantıken tutarlı mı? İki, gözlem ve deneylerimize uygun mu?
Yolun ilk adımı kuşkudur: “Böyle diyorlar, doğru mu?” Radikal bir kuşku değildir, sonuçta teoremleri yok etmeyi değil doğru teoremi bulmayı amaçlar. Pratik çözümlere ve yarı doğrulara da razıdır. Ama kuşkudur. Hiçbir teoremin tartışmadan muaf olamayacağını, çünkü her teoremin sürekli olarak tutarlılık ve tecrübe testlerinden geçmesi gerektiğini varsayar. Dolayısıyla mutlak gerçek tanımaz. Tek bir teoremi bile eğer tartışma dışı bırakırsak akıl yolunu terk etmiş, başka yola girmiş oluruz. Mesela iman yoluna, şiir yoluna, nakil yoluna ya da zorbalık yoluna; her halükarda aklı tanımayan bir yola.
Akıl diyarında bir teorem ancak görece ve geçici geçerliliğe sahiptir. Görece, yani nispi: “Bu teorem ötekilerden daha güçlü. Doğru olması ihtimali daha yüksek. Eylemimi buna göre ayarlasam yanılma olasılığım daha düşük.” Geçici, yani şimdilik kaydıyla: “Bu teorem şimdiye dek yanlışlanmadı. İleride güçlü bir karşı tez gelirse düşünürüz. Şimdilik veri alalım.”
İslam dininin temel önermelerinden herhangi birini bu anlamda akli bir zemine oturtabilir misiniz? Daha doğrusu, eğer oturtursanız hala mümin sayılabilir misiniz? Tıpkı öbür dinler gibi, İslam dininin esası akıl değil imandır. Teslimiyettir, sorgulamamaktır. Gökten bir ses evladını kurban et derse itaat etmektir. Eğer siz Allah’ı, peygamberi, yargı gününü, cenneti ve cehennemi, meleği, kitabı, vahyi sorgulayamıyorsanız, filan ayette gak mı demiş guk mu demiş konusunda akla başvurmanıza izin verildi dense kaç yazar? Bir yanda pireyi sorgula diyorsunuz, öbür yanda deve yanınızdan hamuduyla geçmiş, onu gözden kaçırıyorsunuz.
HALİM – Sizce neden gerek Kuran-ı Kerim gerek onun yolundan giden İslam mütefekkirleri İslam’ın akıl dini olduğu görüşünde ısrar ettiler?
SELİM – İnsan aklı temel varsayımları sorgulamakta tembeldir. Pireyi tartışmaktan çekinmez, ama iş deveye gelince görmezlikten gelmeyi seçebilir. Sanırım birçok insan bu anlayışla Allah, peygamber, melek gibi mitolojik anlatımları akla uygun önermeler olarak düşünmeye devam ediyor.
Bin yıl önce nispeten makul bir yanılgıydı. Bir önermeyi nasıl sorgulayacağınızı bilmiyorsanız sorgulamamakta mazur olabilirsiniz. Bundan yüz yıl önce, haklılığı epey yıpranmış da olsa hala “bilmiyorum, sorgulamak aklıma gelmedi” deme şansınız vardı. Bugün yok. Temel varsayımlarınız o denli net, yaygın ve güçlü bir şekilde sorgulanıyor ki, o sorguları yok sayıp İslam’ın akliliğinde ısrar etmek bu saatten sonra ancak cehalettir, ya da kör inat.
HALİM – Bu eleştiriniz yalnız İslam için mi, yoksa öbür dinler için geçerli mi?
SELİM – Dünyanın meçhul bir canlı varlık ya da varlıklar tarafından yönetildiğini savunan her düşünce için geçerli. Ha, bunu tartışılmaz bir dogma olarak değil makul bir olabilirlik olarak ileri sürüyorsa durum farklı. Mutlak gerçek olarak değil anlamlı bir öykü, bir mecaz, ecdattan kalma güzel bir mit olarak savunuyorsa yine farklı. O zaman da tartışırız, lehte ve aleyhte  görüşleri masaya yatırabiliriz. Ama en azından, akıl ve mantığa aykırı bir cahillik olarak değerlendirmeye hakkımız olmaz.



[1] Bakara 171: “Onlar sağır dilsiz ve kördür, çünkü akletmezler.” Yunus 100: “Akıllarını kullanmayanlara kötü bir azap vardır.”

15 Şubat 2018 Perşembe

Samos tarihinden sayfalar: Th. Sofulis

Themistoklis Sofulis
Kasabamızın ana caddesinin adı Themistoklis Sofulis. Otoparkın oradaki tören alanında heykeli de var. Güliz’in oğlu (8) görünce hayret etti, burada da mı Atatürk var diye. Evet dedim, yalnız burada pos bıyıklı modelini tercih ediyorlar.
Önceki kuşağın tanınmış bir devrimcisinin oğlu. Arkeoloji okumuş, hatta ciddi birkaç akademik yazı da yazmış. 1900’de ada meclisine seçilmiş. Abdülhamit despotizmine muhalefetin tırmandığı bir dönemde, “ilericilerin” lideri olmuş. Tahminimce İttihat ve Terakki teşkilatıyla ilişkisi olmalı; üslup, düşünce, bıyık, poz onlarınki. O yılların “terakki” ideolojisi tipiktir: dünya büyük devrime gebedir, elektrik ve otomobil keşfedilmiştir, köhne kurumları alaşağı etmeli!
“Gericilerin” lideri Yannis Haciyannis, Karlovasi mebusu, işadamı, zengin, Abdülhamit’ten nişan sahibi, Osmanlı ile iyi geçinmekten yana, adanın 1880-90’lardaki büyük ekonomik refahında rol oynayanlardan. Karlovasi limanını, Karlovasi-Samos karayolunu, halen adanın en köklü kurumu olan meşhur Porfiriada okulunu yaptırmış, adaya tramvay getirmiş. Şimdi gayrimilli sayılıyor; heykeli ve caddesi yok.
1908’de Meşrutiyetin ilanından önceki kargaşalık günlerinde Sofulis adadan kaçmak zorunda kalır. Selanik’e gider; Rum ihtilalci örgütü içinde yer alır. Muhtemelen masondur; Talat ve Mustafa Kemal’le tanışıyor olsa gerekir. Mart 1912’de, Osmanlıcılıkla suçlanan Samos Beyi Kopasis, Selanik’ten gönderilen bir örgüt elemanı tarafından sokak ortasında vurularak öldürülür. 20 Eylülde, Balkan Harbinin çıkmasından haftalar önce, Sofulis bir grup yurtsever kahraman ile beraber adaya ayak basar. Ayaklanma başlar, harbin ilanından bir hafta sonra, 11 Kasımda meclis Prensliği lağveder, Yunanistan’a iltihak (enosis) kararı alır.
1914’ten sonra Sofulis Atina’da Venizelos’un sağ kolu ve Liberal Parti’nin daimi iki numarasıdır. LP (Komma Filelelefthéron) cumhuriyetçi yani anti-monarşist, laik, “ilerlemeci” partidir. Aşağı yukarı bizdeki CHP karşılığıdır. Venizelos’un ön adı Elefthérios (“özgür”) olduğundan, adını “Venizelosçular” diye okumak da mümkündür. Bir yanda güçlü bir monarşist sağ, diğer yanda güçlü bir Komünist Parti arasına sıkıştığından yalpalamış ve küçülmüş, 1960’larda tükenmiştir. Sofulis o yalpalama ve tükenişin bir tür simgesi.
1924’te kısa süre başbakan olur; Anadolu muhacirleri lehine radikal bir kamulaştırma politikası başlatır. O politika hem aşırı sağın hem komünistlerin güçlenmesiyle sonuçlanır. 1936’da komünistlerin desteğiyle Meclis başkanı seçilir; o ittifak sağ diktatörlüğün pekiştirilmesine bahane sağlar. İkinci savaştan sonra sağcılarla komünistler arasında gitgide sertleşen çatışmada kah bir tarafa kah öbür tarafa meyleder; her iki tarafça hain ilan edilir. Kırılgan koalisyon hükümetlerinde iki kez daha başbakan olur. Komünistlere genel af ve barış antlaşması teklif eder; ama kralın ve ABD’nin baskısıyla geri adım atar. O adım iç savaşı tetikleyen kıvılcımdır. 1949’da iç savaşı sürdüren sağ koalisyonun başbakanıyken vefat eder.
Bir bakıma Türkiye’nin alternatif tarihi diye okumak da mümkün. Tarih okurken yalnız “ne oldu, neden oldu” diye sormamalı, “ne olabilirdi de olmadı” sorusu en az onun kadar önemli.





12 Şubat 2018 Pazartesi

Ermenice harfli Türkçe yayınlar

Linkte Ermenice harfli Türkçe basılı (bilinen) tüm kitap ve süreli yayınların bibliyografisi. Böyle şeylere meraklı olanların ilgisini çekecektir.
http://tert.nla.am/archive/HAY%20GIRQ/Ardy/2001-2011/hasmikstepeyan_2005.pdf
Dedem sahhaf Bedros Nişanyan’da ciddi bir elyazması koleksiyonu da varmış, Reşat Ekrem Koçu birkaç yazısında bahseder. O koleksiyon ne oldu bilmiyorum. 
1727 ile 1915 arasında 1466 kitap ve 117 süreli yayın tespit edilmiş. 1920 ve 30’larda, çoğu Halep ve Beyrut’ta olmak üzere iki yüze yakın Ermeni harfli Türkçe kitap basılmış. Sonuncusu 1968’de Buenos Aires’te basılan Dikran Kireçyan’ın Destan adlı Türkçe şiir kitabı.
İlkinin tarihi dikkat çekici. 1727’de Venedik’te Mıxitar Appa’nın sözlüğü basılmış. Aynı yılın Aralık ayında İstanbul’da Müteferrika’nın matbaası kurulmuş, 1729’da ilk kitabını yayınlamış. Tesadüf müdür, tepki midir? Olayı bu açıdan inceleyen Osmanlı tarihçisi var mı bilmiyorum.
18. yy’da basılan 56 kitabın birkaçı sözlük ve dil kitabı, gerisi dini konularda. Venedik’te konuşlu Katoliklerle Ermeni kilisesi arasında kıyasıya bir propaganda savaşının izleri seziliyor.
1800’de basılan ilk sivil kitap Tanburi Harutin, Taxmas Kulu Xanın Tevarixi [İran Şahı Tahmas-kulu Han’ın Tarihçesi, x harfini xırıltılı kh gibi okuyun]. 1736 yılında İran’a giden sefaret heyetine müzisyen olarak katılan yazarın seyahatnamesidir. Yıllar önce Türkçe harflerle de basıldı, yanılmıyorsam Türk Tarih Kurumu’ndan çıktı, 18. yy İstanbul avam Türkçesi hakkında elde var olan en önemli belgedir. Ayrıca keyifli bir kitaptır, okumaya değer.
Peşinden gelenlerden bir seçme:
1803      Pontsianos Gayserin ve Takuhi Sultanın ve Evladı Tiogġedianos Şahzadenin ve Yedi İlimdar Kimesnelerin Badmutyun [Kayser Pontianus ve kraliçe ve Diokletyanus ile Yedi Alimin Hikayesi] Latinceden terc. Tokatlı Hagop.
1812      Temistokle Hikyayeti. Herkese Eylence ve Terbiyeye Mucib Olmağle Ehli Vukufden Birisi Vesatatiyle Türkceye Göya Tercüme Olundu. Viyana.
1812      Mikayel Çamiçyan, Gülzari Tevarix –   Hay Milletine Dair Hikyayeler ile Donanmış.
1830      Goldsmit, Roma Tevarixi – Roma Şehrinin Binası ve Devletinin İbdidasından Ğarp Tarafında Hükümetinin Harabınadek Nakıl Olunur. Venedik.
1843      Nasretdin Xocanın Tohaf Latifeleri. Arabyan Mat. İstanbul.
1843      Sukyas Somalıyan, İngilizce, Ermenice, Türkçe Luğet. [Yanılmıyorsam ilk İng-Tr sözlüktür]
1849      Molyer, Zorla Hekim. Fransızcadan terc. Kasbar Tüysüzyan. [Vefik Paşa çevirisinden yirmi küsur yıl önce!]
1851      Hovsep Vartanyan, Akabi Hikyayesi. [İlk Türkçe telif romandır. Andreas Tietze yeni Türkçe harflerle yayınladı.]
1852      Hovsep Vartanyan, Boşboğaz Bir Adem – Lafazanlık ile Xusule Gelen Fenaliklerin Muxtasar Risalesi. [İkinci Türkçe roman, yeni harflere çevrilmedi.]
1855      Krisdof Şmit, Yenoveya – Axlakı Hamide ve Haza Nisa Tayifesinin İbret Almasına Maxsus Hikyaye. İstanbul, Kürkciyan Mat.
1856      H. Vartanyan, Tarixi Napolyon Bonaparte, İmperatorı Axalii Fransa.
1856      Yeram Güzelyan, Fransız ve Ermeni Xurufatıyle İkinci Defa Basma Olunan – Mektebler Şakirdanın Talim Etmek Murad İden – Mükaleme Kitabıdır
1858      H. Vartanyan, Teleğraf Risalesi yani Elektrik Teleğrafının Suret-i Hareket ve İstimali Beyanında Muxtasar Bir Şerhname.
1858      Bin Bir Gece Yani Şehrazad Sultanın Hikyayesi, İstanbul Kürkciyan Mat. 544 sayfa.
1858      Öjen Sü, Parizin Sırları
1858      Kaş Yapayım Derken Göz Çıkarmak. Türkce Komedye. İngilizceden terc. Apraham Narinyan.
1860      Hikyayei Aşık Ğarip. Türküler ile Beraber. [Leyla ve Mecnun]
1860      Jan Rasin, Tebayid Tercemesi, yaxod Birbirine Aduv Karındaşlar. Terc. Garabed Panosyan, Kürkciyan Mat.
1860      Garabed Panosyan, İstanbolda En Ziyade Sefil Bir Millet.
1861      Yemek – Hamur İşleri Tertibi, İst.
1861      Hikyayei Ferhad ile Şirin ve Meşhur Aşık Kerimin Bazı Türküleri, İst.
1862      Evde Xasta İçün Dualer. İzmir, Dedeyan Mat.
1863      Armenag Hayguni, Delikanlılar Girdabı yani Emrazı Şeheviye [Cinsel Hastalıklar]. İst. Hamazkayin Mat.
1863      Viktor Hügo, Mağdurin. Terc. Krikor Çilingiryan. İst. Ceridhane Mat. [Sefiller çevirisi]
1864      Pilibos Vasalyan, Konstantinopolisden Avrupaya Danub ile Seyahat Rehberi ve Dört Dil ile Luğet Kitabı.
1868      Viçen Tilkiyan, Gülinya yaxod Kendi Görünmeyerek Herkesi Gören Bir Kız. [roman olmalı, 540 sf.]
1868      İlmi Teşrih ve Bahsi Hayati Bedeniye İle Sıhhat u Afiyet Kavaidi. İst. Aramyan Mat.
1868      Hovsep Maruş, Bir Sefil Zevce, İst. Mühendisyan Mat. [roman, 303 sf.]
1868      Migel Servantes, Don Kişot, yaxod Düzme Hikyayeler Okumanın Cahiller Üzerine Tesiri, terc. H. Deroyents, İst. Deroyents Mat.
1868      Bexced Abdullah Molla, Acaibül Esrar – Hezar Sır, Arebceden terc. Bidar Arabaciyan, İst. Bidar Mat.
1869      Otto Hürbner, Ekonomi – Fenni İdare.
1869      Hagop Paşayan, Müftahül Ülüm – yani Kitabeti Osmaniyeyi Az Vakıtde Öyrenmek İçün Pek Kolay Bir Usul. İst., Kürkciyan Mat.
1870      Tahir ile Zöhrenin Hikyayesi ve Türküleri, 91 sf.
1870      Viçen Tilkiyan, Mezarlıkdan Yuvarlanan Eski Kafa [20 sf.]
1870      Hikyayei Şah İsmail ile Gülzar Hanum. Türküler ile Beraber. Cezveciyan Mat.
1870      Hikyayei Köroğlu. Türküler ile Beraber. Cezveciyan Mat.
1870      Mefistofel – Hem Avcı, Hem Canbaz, Hem Ciniviz. İst., Kürkciyan Mat.
1871      Meşhur Meddah Kız Ahmed Efendinin Rivayet Ettiği Kapucubaşı Hikyayesi. Taklitleri İle Beraber. İst., Divitciyan Mat.
Sonraki yıllarda o kadar çok ve çeşitli yayın var ki hepsini listelemeye vakit yetmez.
Sırf yukarıda verdiğim başlıklarda dil tarihi açısından ilginç bir dizi veri var. Hikyayet, yaxod, tohaf, luğet, xasta, fenaliklerin, dualer... bunlar baskı hatası değil, “Ermeni ağzı” da değil, güncel Türkçe telaffuz. Osmanlı yazısı ünlüleri göstermediği ve yazımda Arapça/Farsça orijinale sadık kaldığı için çoğu zaman gerçek telaffuzu anlamak imkansızdır; Ermeni (ve Rum) yazısıyla yazılmış metinler o açıdan hazine değerinde.
Bn. Hasmig Stepanyan zor bir işe girişmiş, takdir etmeli. Ne yazık ki editörlüğü yeterince özenli değil. Muhtemelen bilgileri çeşitli ikincil kaynaklardan derlediği için gerek başlıklarda, gerek transkripsiyon ve çevirilerde çok fazla tutarsızlık var.





11 Şubat 2018 Pazar

Halim ve Selim 17 - Neden namuslu olsam?

HALİM – Ahlaki normların nereden geldiğini açıklayabilirsiniz ama ona uymamızın tek mantıklı açıklaması, bir çıkarımız olmasıdır. Ya nihilist olursunuz ve evrende kozmik bir anlamın olmadığını kabul edersiniz, ya da size kozmik bir anlam verebilecek tek şey olan yaratıcının varlığını kabul edersiniz.
SELİM – Çıkar hesabıyla ahlaki normlara uyanlara dünyanın her yerinde ve tarihin her evresinde tek bir isim verilmiştir: Riyakar. Yani iki yüzlü. İngilizcesi hypocrite. Böylelerine güvenilmez. Ahlaki davranışın temel motivatörü olan ittifak ve sadakat ilişkilerine layık olmadıklarına hükmedilir. Biliyorsunuz, “dindar” sayılan insanlara her çağda ve her toplumda yöneltilen en yaygın eleştiri de budur. Dindarlara güvenilmez, çünkü ahlakları samimi değildir. Çıkar hesabına dayanır.
“Doğru davranayım, huri kazanayım” diye düşünen insan içten pazarlıklıdır. Doğru davranma motivasyonu içselleşmiş değildir; karşı konulmaz psikolojik kaynakları yoktur. Hesabını tekrar gözden geçirince ne sonuca varacağını kestiremezsiniz. Asgari yatırımla azami kar hesabı basit bir hesap değil, biliyorsunuz. “Yüz tane sevap yaptım, yeterli marjım var” diye de düşünebilir. “Her türlü namussuzluğu yapayım, sonra tövbe ederim” diye de hesap yapabilir.
Ahlaki normlara neden uyduğumuza dair teziniz tümden yanlış. Moral psikoloji deniyor bu konuyu inceleyen disipline, biraz okumanızı tavsiye ederim.
HALİM – Özetleyin.
SELİM – İnsanoğlu çok radikal anlamda bir sosyal mahluktur. Yaşamının neredeyse tümünü, ait olduğu topluluktaki insanların gözetimi altında geçirir. Onlar tarafından sevilip beğenilmeyi en büyük mutluluk sayar; onlar tarafından ayıplanmayı ölümcül bir acı olarak algılar. Fiilen onların gözü altında olmadığı zaman bile hayalinde onlarla diyaloğunu sürdürür; yanlış eyleminin onların kulağına gitmesi ihtimalini hesaplar; doğru eylemini onlara anlatmanın veya anlattırmanın zevkini gönlünde kurar. İyi düşünün: Sevilip beğenilmek kadar fiziksel haz veren başka bir zevk var mı? Değer verdiğimiz insanlarca ayıplanmak bazen ölümden beter bir duygu değil mi? O acıyı tatmaktansa pek çok insan ölüm korkusunu dahi yenebiliyor.
İnsan tabiatının bu özelliği, insanların neden ahlaki normlara uyduğunu ya da uymaya çalıştığını yeterince açıklar sanıyorum. Ahlaki normların kaynağının kısmen içgüdüsel, kısmen töresel olduğunu gördük. Bireyi o normlara uymaya zorlayan mekanizma da biyolojik yapımızda olan bir şey. “Babam kızar”, “sevgilim beğenir”, “kahvedeki arkadaşların yüzüne nasıl bakarım” – bunlar yeterli motivasyondur. O motivasyon yoksa zaten kırk tane peygamber gelse insanı şeytana uymaktan alıkoyamaz. Çıkmaz ayın son gününde kıyamet olacak da, var mı yok mu belirsiz bir yargıç ne idüğü belirsiz kurallara göre yargılayacak da, şansım varsa iki huri bir de istabrak kaplı döşek payıma düşecek de, ölme eşeğim ölme. Bu soyut spekülasyonlar değildir bizi etik davranmaya iten şey. Bugün ve buranın yakıcı gerçekliğidir.
HALİM – Neden biyolojik yapı diyorsunuz?
SELİM – Kedilerde yok, homo sapiens’te var. Karıncalarda daha beteri var. En yakın akrabamız olan şempanzelerin huy ve ahlakı bizden tamamen farklı.
HALİM – Ahlaksızlığı nasıl açıklayacaksınız? Eğer dediğiniz gibi etik davranma güdüsü yaradılışımızda varsa, herkes hayır ve erdemde yarışıyor olurdu.
SELİM – Sevilip beğenilme güdüsü karşılıksız kalır ya da hüsrana uğrarsa insanlar sapıtabilir. Ahlaken yanlış yola giden insanların çok büyük çoğunluğu mensup olduğu topluluktan dışlanmış, sevdikleri tarafından terk edilmiş insanlardır. Özellikle dilini ve töresini bilmediği bir toplumun içine düşen insanların suç işleme eğiliminde büyük artış olduğunu tüm araştırmalar gösteriyor.
İkincisi, kişinin kendini sevdirip beğendirmeye çalıştığı topluluk sizin alışık olduğunuzdan farklı bir zümre olabilir. Onların da ahlaki normları hepimizle aynı temel içgüdülere dayanır, ama vurguları farklı olabilir. Mesela “haksızlığa direnme”, “intikam”, “cesaret”, “sadakat” gibi normları alışılmışın ötesinde ön plana çıkarabilirler. Profesyonel hırsız tanıdıklarım oldu. Hepsi kendini küçük çaplı bir kahraman sayar, bu anlamda davranışının etik olduğuna inanır; belli çevrelerde takdir ve saygı görür. Üstelik, enteresandır, hepsi de son derece katı bir Allah, cennet, cehennem vb. inancına sahiptir.
HALİM – Dindarlıklarını nasıl açıklıyorsunuz?
SELİM – Tutamaktır. Onları aşağılayan topluma karşı bir manevi dayanaktır. Bu dünyada hor görülsem de başka bir platformda aklanırım umududur.
Tabii cehalet de var.
HALİM – Manevi dayanak dediniz, çok güzel bir noktaya parmak bastınız. Demek ki Allah inancı insanlara manevi dayanak olabiliyor.
SELİM – Aksini iddia etmedim ki? Pek çok şey gibi Allah inancı da insanlara manevi dayanak olabilir, doğru. Problem şu ki, belki aklını kullanma alışkanlığı olmayanları hala tatmin eder, ama bilgi dağarcığı geniş ve akli yetenekleri gelişkin olan insanlara bu devirde çok faydası yok. Biz akıl ve bilgi dairesinin çapını genişletmeyi umduğumuz için Allah fikriyle mücadele ediyoruz. Çünkü o inanç, birçok insan için, akıl ve bilginin önünü kesen bir psikolojik engeldir.
HALİM – Allahtan başka hangi manevi dayanak olabilir ki gerçekten? Allah’ı çıkarınca çorak ve ıssız bir dünyada yapayalnızız.
SELİM – Küçük çocukları pelüş ayıcık ya da çizgi roman kahramanları da tatmin ediyor pekala. Şunu söylerseniz haklısınız. Hayalinde canlandırdığı reel insanlar üzerinden tatmin edebildiği gibi, hayali insanlar üzerinden de tatmin edebilir. Mit diyoruz işte buna. “Dostlarım beni sevsin”in bir adım ötesi “atalarım beni sevsin”, onun da devamı “ölümsüz kahramanlarım, azizlerim ve evliyalarım beni sevsin”dir. Bunlar görünmez dostlardır; imaginary community dedikleri sanal toplumumuzu popüle ederler. Elbette ahlaki davranışlarımız üzerinde o sanal dostlarımızın da büyük etkisi var.
Yahudi-türevi dinlerin tanrısı de böyle bir mitik “dost” mudur?  Öyle olsa gerek. Gerçi o denli soyut bir varlık bu işlevi ne dereceye kadar layıkıyla yerine getirebilir, emin değilim. Benim edindiğim izlenim, gerçek kişilerin ahlaki motivasyonunda yargılayıcı ve yönetici Tanrı bir hayli arka plandadır. Hıristiyanlıkta bu çok belirgin, ön planda olan daima İsa ve Meryem’dir, günahsız acı çeken bir adam ve onun acılı anası. Ardından sonsuz bir dizi halinde azizler ve şehitler gelir. Hint dinlerinde tanrılar olağanüstü sevimli, güzel, reel kişiliklerdir; her an ve her yerde bizimle beraberdirler. Müslümanlar da, affınıza sığınarak belirteyim, Allah’tan çok Muhammed’e meftunlar gibi geliyor bana. Sevgi ve takdir duygularını onun üzerine yoğunlaştırıyorlar. Mesela Allah’a söz edildiğinde çok umursamıyorlar, ama Muhammed’e saygısızlık olarak algıladıkları bir hareket olursa çileden çıkıyorlar. Peygamberin yetmediği yerlerde evliya ve meşayih giriyor devreye.
HALİM – İnsanların böyle görünmez dostlarının olması sizi rahatsız ediyor mu? Akılsızlık mı sizce?
SELİM – Asla. İnsan varoluşunun vazgeçilmez ögelerinden biri. Hangimizin yok ki?
Beni rahatsız eden şey başka. En önemlisi, insanların sanal dostlarının organize dinler tarafından zapturapt altına alınması. Kimin dost kimin düşman olduğuna dair organize dinlerin getirdiği kısıtlayıcı çerçeve. Bilgi kaynaklarının çok çeşitlendiği ve klasik dinlerin inanç çerçevesi dışında kalan ahlaki modellerin sayı ve nitelik açısından çok arttığı bir devirde yaşıyoruz. Oysa belli başlı dinlerin hepsi, farklı ölçülerde de olsa, kendi dininin dogmalarını benimsemiş olmayı ahlaki önderliğin temel şartı olarak ileri sürüyor. Ateistten aziz olmaz; kafirden evliya olmaz. Bunun son derece sakıncalı sonuçları olduğunu düşünüyorum. Birincisi, cehaleti teşvik eder. İkincisi, inanç toplulukları arasında düşmanlığı körükler. Üçüncüsü, o topluluklar içinde en cahil ve bağnaz olanların iktidarına yeşil ışık yakar.
Voltaire ve Einstein’ı dışlayan, ama Alabama’lı bir kasaba vaizini yahut Aşağı Güngören’in cahil şeyhini Mutlak’ın sözcüsü sayabilen bir anlayıştan kime ne fayda gelir? Hangi ufuk genişliği, hangi tecrübe zenginliği, hangi ruh cömertliği, hangi bilgelik o çorak topraklarda serpilebilir?
HALİM – Siz dinlerin güncel dünyadaki dejenerasyonundan söz ediyorsunuz. Allah inancına itiraz etmeniz için bir sebep yok. En azından şimdi konuştuğumuz alanda yok.
SELİM – Tüm mitolojik dünyamızın tepesine konmuş bir kadir-i mutlak Tek Tanrı düşüncesi, özünde bir siyasi egemenlik hırsının ifadesidir. Tek bir amacı vardır: egemenliği altına aldığı insanların hangi mitik varlıklara – sanal dostlara, ahlaki modellere – inanıp hangilerine inanamayacağını belirlemek. Ne der Yahudi-türevi dinlerin kutsal kitapları? Bizim belirlediğimiz Mega-mite boyun eğen gerçek ve sanal kişiler iyidir, azizdir, nebidir. Eğmeyenler şeytandır, sahte peygamberdir, yalancı tanrıdır, zinhar onları dost edinmeyin.
Hatırlayın: Tevrat’ın Tek Tanrı öğretisi kral Yoşiya devrinde Kudüs Tapınağına boyun eğmeyen yerel kültleri ve “sapkın” inançları yok etme kampanyasının ideolojik ifadesiydi. Roma İmparatorluğunun Hıristiyanlığı benimsemesi, binlerce yerel ve geleneksel tanrının – ve elbette onlara mensup yüz binlerce alim ve arifin – çöpe atılması sonucunu doğurdu. İslam’ın da asıl gerekçesi, Muhammed zamanında hızla Arabistan’ı etkisi altına alan Yahudi ve Hıristiyan mezheplerinin önünü kesmektir bana sorarsanız.
Yani “tek tanrı bizim tanrı” inancı yalnız günümüzde değil, geçmişte de insanların ahlaki evrenini daraltmaktan başka çok fazla bir işe yaramamış. Giderilmesinde sayısız fayda vardır.  



9 Şubat 2018 Cuma

Halim ve Selim 16: Ahlaki yargılar nereden gelir (2)

HALİM – Diyelim ki ahlaki yargılarımızın altyapısı içgüdülerimiz olsun. Gene de geriye büyük boşluklar kalıyor. Bir kere genel geçer doğruları somut duruma uygulamak zor bir şey. Hiç kimse az önce saydığınız altı yedi doğrudan yola çıkarak günlük hayatın sayısız ahlaki ikilemini kolayca çözebildiğini iddia edemez. İkincisi, yüz yüze ilişkileri düzenleyen içgüdülerimiz olsa bile, daha büyük toplumsal teşkilatların doğurduğu sorunlarla baş etmede insan tabiatı yetersiz kalır. Manevi yol göstericiler o sahada vazgeçilmez önemdedir. Onlarsız kayboluruz. En azından, insanlığın Einstein olmayan çoğunluğu kaybolur. Kutsal kitaplar ve dini önderler bunun için var. İnsan yaratılışının belirlediği çerçeve içinde, insanlara pratik ahlakın normlarını bildiriyorlar.
SELİM – İyi düşünün, nedir o bildirdikleri normlar?
Birinci olasılık, alabildiğine sıradan genel geçer doğrulardır, “anana babana saygı göster, kimseye zulmetme, ölçü ve tartıda adil ol” gibi. Bunların tersini söyleyen zaten olmamış, olsa da hiçbir toplum onları hatırlamaya değer bulmamış. Daha beteri ikinci olasılık: eğer söylenen sözde en ufak bir özgünlük ya da belirleyicilik varsa, mutlaka tam tersi öğütle dengelenmiştir. Sundukları şey gerçekten ilginç bir ahlak teorisi olsa fazla sübjektif olurdu, kutsal kitap olmazdı. Kutsal kitap olması için, bin yıllar boyunca her cins, ırk ve eğilimdeki insana hitap edebilmesi, kuşaklar boyunca tartışılıp dersler çıkarılmaya yatkın olması lazım. Bunun için de en azından gerçek hayat kadar çok katmanlı ve çelişik olması şart. İnsan içgüdülerinde karşılığı olan her değer yargısına bir şekilde cevap verebilmesi gerekiyor. Peki de, ne yana çekerseniz oraya giden bir rehberin rehberlik değeri ne olabilir?
Tevrat’ı ele alalım. Metnin ana gövdesi ilk bakışta alabildiğine katı bir aşiret ahlakının sözcüsüdür. Temel ödeviniz kavim töresine uymaktır; bizden olmayan düşmandır, şehirlerini yıkmak vaciptir ve saire. Ama okumaya devam edin. Süleyman Özdeyişleri ve Vaiz’de (Ecclesiastes) bununla taban tabana zıt bir skeptisizmin, Mezmurlar ve Eyüp’te son derece bireysel bir dizi vicdan hesaplaşmasının izlerini bulursunuz.
İncil’de anlatılan İsa orijinal bir ahlaki öğreti koyar ortaya: düşmanını sev, aileni ve malını terk et, ruhen fakir ol, vs. Fakat bu anlayışla bağdaştırılması güç şeyler de söyler. Sıra Pavlos’un mektuplarına gelince, güneşin altında aşağı yukarı her ahlaki önermeyi destekleyecek bir söz bulabilirsiniz. Bu tutarsızlıklar sayesindedir ki bunca yüzyıldan beri akla ve hayale gelebilecek her türlü ahlaki tutum, eylem, değer yargısı ve siyasi ilke, Yahudilik ve Hıristiyanlık adı altında savunulabilmiş; her görüş için Eski ve Yeniş Ahit’ten lehte ve aleyhte yüz tane kanıt gösterilebilmiş.
Bana öyle geliyor ki kutsal kitaplar bir eylem kılavuzundan çok bir ortak müzakere dili, bir referans çerçevesi sağlamış. İnsanlar bu kitaplardan aldıkları kavramları, deyimleri, meselleri, mitleri kullanarak tartışmışlar. Bunlarla ahlaki tercihlerini dillendirmeye ve temellendirmeye çalışmışlar. Şüphesiz insanlık tarihinde çok önemli rol oynamış bu kitaplar. Yol gösterici olarak değil, çünkü yol gösterici olarak değerleri sıfıra yakın, ama simgesel sistem olarak önem taşımışlar. Koca kültürler onların etrafında şekillenmiş. Onların diliyle konuşmuş, meramını onların simgeleriyle anlatmış.
HALİM – Bravo, güzel söylediniz. Manevi dünyamızın dayanağı onlar.
SELİM - Bugün için artık bu rolü taşıyabileceklerine inanmıyorum. İçerik çok eskimiştir. Bugünkü yaşam tarzımıza ve bilgi dağarcığımıza çok yabancı kalmıştır. Bugünkü kültür çeşitliliği ve metinler bolluğu karşısında, tek ya da ana referans kaynağı olarak korunabilmeleri mümkün değildir. Tıpkı Homeros ve Dede Korkut masalları gibi, geçmiş bir çağın edebi mirası olarak okunmalarında, manevi kültürümüzün birer unsuru olarak korunmalarında bir sakınca yok. Hatta sakınca olmamasından öte, kendimizi tanımak ve geçmişimizi bilmek açısından sayısız yarar var. Fakat bugün artık Kenanlı koyun çobanlarının veya Mekkeli kervan soyucularının davranış normlarıyla yaşayamayız. Ürdün ırmağında vaftiz olmaya kalksak herhalde kimyasal atıklardan zehirleniriz. Dünya o dünya değil. Bilgi dağarcığımız, Allah altı günde dünyayı yarattı diyen aşiret masalcılarının bilgi dağarcığı değil.
HALİM – Demin kutsal kitaplar ahlak kılavuzu olamaz diyordunuz, şimdi ahlak kılavuzu olarak bugüne uymaz diyorsunuz. Bu iki tez birbiriyle çelişir. Bugüne uymadığına göre düne uyuyor muydu?
SELİM – Haklısınız, iyi ifade edemedim. Binlerce yıl önce yazılmış olan kitapların ahlaki müzakere terimleri bugünkü dünyanın ahlaki ve bilişsel problemlerini anlamakta yetersiz kalır demeliydim. O simgelerle, o mesel ve emsallerle bugünü anlamlandıramayız. Deve kervanıyla Mars’a gidemeyiz; Hz. Ali’nin kılıcıyla kanseri tedavi edemeyiz.
HALİM – Bugünün problemlerinin cevabını kutsal kitaplarda bulduğuna inanan milyonlarca insan var dünyada. Hepsi yanılıyor mu?
SELİM – İnsanoğlunun hayal gücü sınır tanımaz. Tutarsız metinlerden vaktiyle anlam çıkarmayı nasıl başarmışsa bugün de iddia edebilir ki ben kutsal kitaplarda her derdimin devasını görüyorum, her sorumun cevabını buluyorum. Allah zihin açıklığı versin, kahve falında dünyadaki her haberi okuyabilen de var. Ama marifet masal anlatmak değil, sorgulama yeteneğine ve alışkanlığına sahip insanları ikna edecek bir hikaye anlatmak. O zor işte.
İlkel pastoral aşiretlerde ya da nüfusu taş çatlasa yirmi bini bulmayan şehirlerde yaşayan insanların fikir ve simgeler dünyası elbette bugünün insanına da bir şeyler anlatabilir. Sonuçta ahlaki problemlerimizin bir kısmı yeniyse bir kısmı taş devri kadar eski. Ben şahsen Eski ve Yeni Ahit’in bazı bölümlerini okumaktan büyük bir haz alıyorum; başkalarının da Kuran’dan ya da Purana’lardan benzeri bir manevi haz almasını anlayabiliyorum. Ama şu gerçeği unutamayız. Bunları yazanlar insanlığın çocukluk çağının temsilcisi. Amerika’yı ve Çin’i bilmiyor. Apartman ve uçak görmemiş. Trafik sorunundan haberi yok.  Sosyal sigorta ve emeklilik maaşı bilmiyor. Banka bilmiyor, kredi kartı taksiti bilmiyor. Üniversite bilmiyor. Bırakın üniversiteyi, ilkokuldan haberi yok. Yatırım teşvikleri ve işsizlik konusunda fikri yok. Şizofreni ve depresyon konularını düşünmemiş. İç güvenlik ve polis yasaları hakkında söyleyecek sözü yok. Otoyol ihalelerinde yolsuzluk meselesini irdelememiş. İnternet güvenliği ve yapay zeka konularının kıyısına uğramamış. Eşcinsel evliliğini düşünmemiş. Nüfus yaşlanması problemine önerisi yok. Ölüm hakkına dair fikri yok. Kürtaj konusunda kör cahil. Sanayi devrimini bilmiyor. Freud’u duymamış. Matbaanın sosyal yapıya etkilerini bilmiyor. Gecekondulaşma nasıl önlenir bilmiyor. Sosyal konut görmemiş. Gösteri yürüyüşü görmemiş. Nükleer silahları duymamış. Fransız ihtilalinden habersiz. Moda tasarımı bilmiyor. Siyasi parti bilmiyor. İnsan hakları teorisi bilmiyor, anayasa bilmiyor, İsviçre Medeni Kanunu bilmiyor. Hayatında restoran görmemiş, gece kulübüne gitmemiş, paket tura katılmamış. Dilenciye sadaka ver diyor ama üç milyon Suriyeli gelirse ne yapacağını söylemiyor. Doğum kontrol yöntemlerinden ve bunların cinsel ahlaka dair sonuçlarından bihaber. Hayvan haklarından bihaber. Genetik mühendislikten bihaber. Kat mülkiyeti kanununu bilmiyor. Esnek çalışma saatlerini duymamış. Gazeteciliğin ahlaki normlarından behresi yok. Bireysel silahlanma hakkını tartışmamış. Çiçek aşısını duymamış. Organ nakli aklının ucuna uğramamış.
Neyin kılavuzu, allahaşkına? Bırakın çözüm önermeyi, bu konuları anlamlı bir şekilde tartışmaya imkan veren kavramları ve emsalleri mi var? Bırakın anlamlıyı, ruha hoş gelecek bir sözü mü var? Yok. Sıfır. Bu konuları kutsal kitaplar üzerinden tartışmaya kalktığınızda sonuç kakofonik bir kör döğüşüdür, kulak vermeye değecek bir tek fikir kırıntısı üretmez.
O yüzden diyorum ki bu kitapların çağı geçmiştir. Geçmişte bazı toplumlara ortak bir dil, ortak ahlaki müzakere zemini sağlamış olabilirler. Bugün öyle bir işlevleri kalmamıştır. Kütüphanede Homeros ve Dede Korkut masallarıyla aynı rafa konmaları gerekir.
HALİM – Hangi raf o?
SELİM – Mitoloji.
HALİM – Kuranı Kerim’de güncel ve evrensel değeri olan sayısız ahlaki önerme buluyoruz. Dünyada çok sayıda insan için bunlar hala ahlaki yol göstericilik vasfını koruyor.
SELİM – Ne diyor? Mesela “ananıza saygı gösterin” diyor. E bunu demeyen yok ki? Tarihteki her insan topluluğunda, ortalama aklı temsil eden her ahlakçı söylemiş bunu. Söylemese zaten döve döve kovarlardı, ya da hatırlamaya değer görmeyip unuturlardı.
Marifet bunu söylemek değil. Başka neler diyebilirdi de demedi, onu düşünün. Anan kafir olsa – yani seninle aynı kutsal değerleri paylaşmasa – ne yapacaksın? Anan kafir olmayıp “evladım bu Müslüman şeyine bulaşma, evde otur sana börek yapayım” dese ne yapacaksın? Anan Gestapo tarafından sorguya çekilip örgütü ele vermeye meyletse ne yapacaksın? “Lezbiyen oldum evladım, Şükufe Teyzeyle tanış” dese ne yapacaksın? Biyolojik ananla taşıyıcı anan mahkemelik olursa ne yapacaksın? Anan Alzheimer olup saçmalasa yahut ölümcül kanser olup “öldürün beni” diye yalvarsa ne yapacaksın? Anan altınlarını yastık altına istifleyip senin dünyayı kurtaracak projene destek olmayı reddetse ne yapacaksın? Bir ahlak teorisi bu sorulara cevap veriyor veya vermeye teşebbüs ediyorsa değerlidir; yoksa sade suya tirit bir klişeler yığınıdır. Kuran’da var mı insanı heyecanlandıran, “vay, bu açıdan hiç düşünmemiştim” dedirten bir norm ya da öğüt? Ben şahsen bulamadım, siz belki arayınca bulursunuz.
Kaldı ki “ananıza saygı gösterin” dedikten iki satır sonra zıddını söylemiş. Hicret edin demiş, aile ve akrabanızı terk edin, onlara karşı cihattan imtina etmeyin, ederseniz doğruca cehenneme gidersiniz diye uyarmış. Ne yana çekerseniz çekin. Radikal bir ihtilalcilik de çıkarmak mümkün bundan, ıhlamur kokulu bir nostalji de.
Gerçekten insan zihnini kurcalayan, zımnen sahip olduğumuz normların beklenmedik köşelerini aydınlatan bir ahlak teorisi istiyorsanız Sokrates okuyun. Budist kanonu okuyun, cidden derin bir tefekkürün ürünüdür. İsa okuyun, evet – Kefernahum dağındaki vaazı ahlak öğretisinin başyapıtlarındandır. Sadi’nin Gülistan ile Bostan’ını okuyun, Yunus Emre okuyun, Fuzuli okuyun: İslam zemini üzerinde inşa edilseler de olgun bir kültürün eserleridir. Dante okuyun: akla gelecek her türlü insan eylemi hakkında söyleyecek sözü vardır. Martin Luther’in vaazlarını okuyun: bağnaz fakat aynı ölçüde cüretkar bir düşünürdür. Spinoza okuyun, Kant okuyun, Rousseau okuyun, Tolstoy okuyun, Sartre okuyun, Hannah Arendt okuyun. Slavoj Žižek bile okuyabilirsiniz, hafif olsun baş ağrıtmasın derseniz.
Tabii Muhammed de okursunuz isterseniz, ama şampiyonlar liginde yer almaz. 

8 Şubat 2018 Perşembe

Kulunç, şimşek, stepne


Kulunç
Eski Yunanca kolikós κωλικός, eski çağ tabiplerinden Dioskorides ve Galen’de geçiyor, “ani ve şiddetli bağırsak sancısı”. Fransızca ve İngilizcede halen colique ve colic  aynı anlamda kullanılır. Arapçası kulunc, Türkçede 15. yy’dan itibaren kaydedilmiş, aynı illet. Türkçeye mutlaka Arapçadan geçmiş olmalı: o > u dönüşümü Arapça tipik, sondaki /c/ sesi de Yunanca kolingós gibi bir telaffuzdan türemiş olmalı. Türkçeye direkt gelseydi muhtemelen gülüngüz, gölengöz, gülingoz gibi bir şekil alırdı.
Ahmet Vefik Paşa (1876) “Yunancadır, bağırsak ağrısı” demiş. Kamus-ı Türki (1900) aynı bilgileri verip “vaktiyle resiye yani romatizma ve vecˁa-i mefasıl [yani artrit] illetine de bu nam verilirdi.” diye eklemiş. Türk Dil Kurumu sözlüğünün birinci basımında (1945) “şiddetli ağrı ve özellikle kalın barsak ağrısı” diye geçiyor.
Anlam kayması sanırım 20. yy başları veya ortalarında belirmiş olmalı. Mesela Burhan Felek “ayağıma fena kulunç girdi, diye topallayarak onları takip etti” gibi bir cümle kurmuş, 1971’de. Buradaki anlam “kas spazmı”. Günümüzde ise halk arasında bilinen tek anlamı “sırt kaslarının spazmı”. Ekşi Sözlük yazarları sadece bu anlam üzerinde durmuşlar, “kürek kemiklerinin hemen altındaki kasların tutulması/kasılması sonucu oluşan ve insana sanki adaleleri düğümlenmiş gibi bir acı veren şey” tarzında tanımlar vermişler.
Kelimelerin anlamı değişir. Bir iki kuşak yeni anlamı “yanlış” olarak algılar, düzeltmeye çalışır. Sonra alışılır. Bu sefer eski anlam “yanlış” gelmeye başlar.
Kolit, kolonoskopi, koli basili aynı kökten. Hepsinde kalın bağırsak mevzubahis. Mimarideki kolonla alakası yok.
Şimşek
Sözlükte şimşek maddesi içler acısı bir haldeydi. Makul bir etimoloji bulamayınca olmadık bir iki hipotez üzerinde durmuşum, beş dakika düşünsem “hoşt, git” diyeceğim şeyler. İşin gerçeği Hasan Eren, Günay Karaağaç, Fatma Özkan gibi resmi damgalı etimologlar da bir halt bulamamışlar. Ama o muhteremlerde sayfalarca lafı dolandırıp hiçbir şey söylememe yeteneği var, bende o olmadığından benimki sırıtıyor.
Image may contain: 1 person, sky and outdoorDört beş yıl önce Prof. Dr. Paşa Yavuzarslan cidden takdire değer bir detektif çalışması yapıp, düzinelerce köhne metni didik didik edip, hiçbir ipucunu atlamayıp, meseleye tatmin edici bir çözüm bulmuş. Sözcüğün aslı geniz n’siyle ŋşek, Türkiye Türkçesine özgü, ilk belirdiği 1400 yılı dolayından 16. yy sonuna dek hep bu şekilde yazılıyor. Daha sonra önseste asimilasyonla şüŋşek, standart ŋ > m evrimiyle şümşek ve 17. yy sonlarında İstanbul lehçesinde şimşek görülüyor. Metin örneklerinde sürekli olarak Arapça kökenli harbe sözcüğüyle eşleştiriliyor. Harbe hem mızrak hem şimşek anlamında. Nitekim bugün süngü sözcüğünden tanıdığımız ŋüş de Türkçe “mızrak” demek. Süŋşek = “mızrakçık, küçük mızrak”. Muhtemeldir ki Arapçadan calque, yani Arapça mecaz bire bir Türkçeye çevrilmiş.  
(P. Yavuzarslan, “Tarihi Türk Dili Metinlerinde şimşek...”, Ankara Üniv. DTC Fak. Türkoloji Dergisi 20/2 (2013). Online var.)
Stepne
İngilizcesi stepney. Halen ABD ve İngiltere’de unutulmuş bir kelime, ama Hindistan, Pakistan ve Malta İngilizcesinde cariymiş. OED’nin verdiği örneklerden çıkarabildiğim kadarıyla 1930 dolayında İngiltere İngilizcesinde kullanımdan düşmüş. O tarihten sonra ancak tarihi belge ve nostalji metinlerinde adı anılıyor.
Wales’te Llanelli kentinde kurulu The Stepney Spare Motor Wheel Ltd. Şti. tarafından 1906’da piyasaya çıkarılan bir ürün. Göbeksiz bir jant ve lastik düşünün, lastiğiniz patlayınca patlağın üstüne takıyorsunuz, tamirciye kadar götürüyor.  Şimdiki pratik buşon ve manivela sistemi henüz icat edilmemiş.
İsim nereden diye merak ederseniz 16. yy’da kilise mallarının tasfiyesi sırasında servete kavuşup Llanelli’de şahane bir malikane sahibi olan Stepney baronetleri sülalesini buluyorsunuz. Llanelli tarihi merkezdeki ana sokağın adı Stepney Street, teker firmasının yeri de o sokaktaymış.
Türkiye’ye Umumi Harp’ten önce gelmiş olmalı. Stepni biçimi tercih edilmediğine göre, Fransızca bilen ama İngilizce bilmeyen monşerler tarafından piyasaya sunulmuştur belki.

7 Şubat 2018 Çarşamba

Halim ve Selim 15: Ahlaki yargılar nereden gelir (1)


HALİM – Çoğu insan için tanrı inancı, ahlaki değerlere bağlılığın temelidir. Her şeyi bilen ve her şeye kadir bir Yargıç’a olan iman insanı davranışlarına çeki düzen vermeye mecbur eder. Bencil yaratıklarız; fıtratımız bizi nefsimize köle ediyor. Allah korkusu (ya da Allah sevgisi) olmasa davranışlarımızda hayvandan farklı olmamız için bir neden kalmazdı. Nefsimizin en alçak güdülerine teslim olurduk. Toplumdaki Allah inancını sarsmaya çalışmakla siz insanları hayvanlaşmaya teşvik etmiş olmuyor musunuz?
SELİM – Voltaire’in ya da Einstein’ın dul kadınları katlettiğini, geceleri market soyduğunu duymadık. Söylediğiniz anlamda tanrı inancı olmayan insanlar bunlar. Buna rağmen hayvanlaştıklarına dair bir belirti görünmüyor.
Son otuz yılda herhangi bir bilim dalında Nobel ödülü alanların yarıdan fazlası herhangi bir tanrı inancına sahip olmadıklarını beyan etmişler. Demek ki entelektüel donanımı ortalamadan üstün olanlar tanrısızlığa meylediyor. Üstelik bunlar yalnız akıl bilgi vb. değil, ahlaki performans açısından da öne çıkan insanlar, çünkü entelektüel donanım ister istemez belli bir ahlaki olgunluğu varsayar.
İsveç ve Norveç’te tanrıya inanmayan ya da agnostik olduğunu söyleyenlerin oranı, çeşitli sayımlara göre yüzde kırkla elli arasında. Herhangi bir dine mensup olmayanların oranı Almanya’da %38, Japonya’da %67’nin üzeri. Bunlar dünyada suç oranının en düşük olduğu toplumlardan birkaçı. “Nefsinin en alçak güdülerine” teslim olanlar orada da var şüphesiz, ama sayıları başka toplumlara oranla hayli düşük.
Üstelik, Japonya’yı bilmem ama diğerlerinde öyle görünüyor ki var olan suç ve ahlaksızlık vakalarının çok yüksek bir oranını dindarlığından şüphe edilmeyecek göçmen azınlıklar temsil ediyor – Pakistanlılar, Türkler, Araplar, Sırplar, Afrikalılar vb. İnceledikçe görüyorsunuz ki bu grupların dindarlığı ile suç işleme eğilimi arasında net bir korelasyon var. Bir kere, dini duyarlıklarından ötürü, içinde yaşadıkları topluma karşı bir nefret ve ötekileştirme refleksi geliştirmişler. Bu da, bana sorarsanız, nefse teslimiyetten çok daha etkili bir ahlaksızlık kaynağı, çünkü karşındakini insan olarak algılama ve empati kurma yeteneğini köreltiyor. İkincisi, kadın ve namus cinayetleri gibi, din kisvesine bürünmüş törelerden kaynaklanan suçlar işlemeye eğilimliler. Bunlar belki doğrudan doğruya dini öğretinin yol açtığı eylemler değil belki, ama töre kaynaklı vahşet hemen her zaman dini inanç bazında savunuluyor ve o sayede direnç kazanıyor. Dinden aldığı meşruiyet olmasa daha kolay bertaraf edilecek.
Yani mesele ahlak ise, dinleri – en azından bazı dinleri – tasfiye etmek daha makul görünüyor, ne dersiniz?
HALİM – Korelasyondan nedensellik çıkarmanın mantıki bir tuzak olduğunu siz de biliyorsunuz. Nobelciler inanmadıkları için mi ahlaklı, yoksa daha üstün eğitime ve ahlak düzeyine sahip oldukları için artık ilahi yardıma muhtaç olmadıkları kanısına kapılmışlar? Aynı şekilde, dinden uzaklaşan Avrupa toplumlarının ulaşmış olduğu refah ve eğitim düzeyi, o ülkelerde tanrı inancının disipline edici değerini azaltmış olabilir mi? Bunlar, vasıfsız kitleler açısından dinin sahip olduğu ahlaki eğitim değerini ortadan kaldırmaz.
SELİM – Bu insanlar ve bu toplumlar dinsiz olduğu için daha ahlaklı demedim. Biraz sonra onu da diyeceğim gerçi, ama henüz sırası gelmedi. Sadece tanrı mitolojisi ile alış verişi olmayan kişi ve toplulukların da pekala ahlaklı olabildiğini, hatta vasattan daha ahlaklı olduğunu gösterdim. Bu da sizin iddianızı çürütmeye yeter. Tanrı inancı olmasa hayvan oluruz dediniz. İşte buyurun, Japonlar ve Nobel ödüllüler hayvanlaşmamış.
HALİM – Manevi bir inanç olmazsa, sadece yasa, polis, aile gibi toplumsal kontrol araçlarıyla ahlaki disiplini sağlayabilir misiniz? Toplumsal kontrol sadece bireyin görünen ve bilinen davranışlarını etkiler; vicdanını zaptu rapt altına alamaz, kimseye görünmeden suç işleme eğilimini gemleyemez. Hem ayrıca, sadece toplumsal kontrole güvenecek olursak toplumun kendisinin kontrolden çıktığı durumları ne yapacağız? 20. yy’da çok sık görüldü bunun örnekleri. Toplumun manevi dayanakları yıpratılmış ise, zorbalığa ve zulme boyun eğmesi kolaylaşıyor.
SELİM – Biraz dünya görmüş olan herkesin bildiği, objektif araştırmaların defalarca teyit ettiği bir olgu var. Kültür düzeyi ve inancı ne olursa olsun dünyanın her yerindeki insanlar aynı temel ahlaki yargıları paylaşıyorlar. Trobriand adası yerlileri olsun[1], Japon aristokratları olsun, Alman üniversite öğrencileri olsun, hatta muhtemelen ABD’nin Bible Belt yobazları olsun, çok fark etmiyor.
Birkaç temel ilkede herkes hemfikir. Nedir bunlar? Bir, çocuğu korumak ve ana babaya saygı göstermek. İki, zor durumda olana – eğer düşman değilse – yardım etmek. Üç, sevdikleri için fedakarlık etmek. Dört, sözleşmeye sadık olmak. Beş, komşunun malına ve kadınlarına tecavüz etmemek. Altı, topluluğun haklarına saldırı olursa direnmek. Kuran ya da İncil okumuş, hiçbir şey okumamış, ya da okuduktan sonra “bunlar palavra” deyip reddetmiş, fark etmiyor. Öyle anlaşılıyor ki bunlar insanın genetik koduna yazılı, evrensel davranış normları. Kültürden kültüre değişmiyor. Bu değerleri benimsemek için birilerinin kitap yazıp uyarması, ya da kitap okuyup uyanması gerekmiyor. En kitapsız ve hatta Allahsız topluluklar dahi bu değerleri kendiliğinden keşfediyor ve çocuklarına aktarıyor.
HALİM – Kuranı Kerim de nitekim öyle der, Allah insanı fıtratı üzerine yarattı ve o fıtrat değişmez (Rum 30).
SELİM – Genetikten ve biyolojik evrimden haberdar olmadığı için öyle ifade etmiş. Şimdi daha net kavrayabiliyoruz bu konuları.
İnsan nefsi diyorsunuz. İnsan nefsi enteresan bir yapı, domuz nefsine ya da kedi nefsine benzemiyor. İnsanı kendi haline bıraktığınızda sabahtan akşama kadar yiyip içmekle, ya da birbirini boğazlamakla, ya da çamurda debelenmekle vakit geçirmiyor. İnsanın genetik donanımında domuzda ve kedide olmayan bazı özellikler var. Bunlar insan soyunun yeryüzündeki olağanüstü başarısının da temel taşlarıdır. Bir kere, tüm memeli hayvanlar arasında yavrusu en uzun süre bakıma muhtaç olan, dolayısıyla yavrusuna en uzun süre sahip çıkan mahluk insan. Sahip çıkmasa, ya da domuzlar ve kediler gibi kısa bir süre emzirip sonra sokağa atsa ne olur? Hiç, milyon sene önce soyu tükenmiş olur, soracak soru kalmaz.
İkincisi, insan diğer memelilerden çok daha üstün bir düzeyde ittifak kuran ve kolektif davranan bir tür. Organize avcılıkla başlamışız, eksik olan ihtiyaç maddelerini takas etmekle devam etmişiz, bugün parçaları Malezya’da üretilen cep telefonunu Çin’de monte edip Nijerya’da satma noktasına gelmişiz. O becerimiz olmasa bugün hala Afrika’da ağaç dallarında yatıp kalkıyor ve aslanların favori çerezleri arasında yer alıyor olurduk. İttifak ise, her şeyden önce bir güven meselesidir. Müttefik diye seçtiğim kişi benim için özveride bulunmaya razı mı, yoksa benim katkımı alıp kaçacak mı? Zor günümde yardım edecek mi? Soframa davet etsem karımı veya kızımı kapacak mı? Katil Komançiler av sahamıza tecavüz etse savaşır mı? Nasıl güvenirim? Onun bana güvenmesini nasıl sağlarım?
Demek ki “nefs” deyip aşağıladığınız temel içgüdüler arasında yavrusunu koruyup kollama, koruyup kollayıcı ebeveyni kayırma, kalıcı ittifaklar kurma, toplumsal güvenilirliği önemseme gibi davranış kalıpları da var. İçgüdülerine teslim olan insan gidip çamurda debelenmiyor. Yavrusunun hayatı söz konusu olunca kendi hayatını hiç düşünmeden tehlikeye atabiliyor; toplumsal itibarını bazen karnını doyurmaktan daha önemli sayıyor; onu korumak adına hiç tereddüt etmeden en büyük fedakarlıkları göze alabiliyor. Var mı böyle huyları olan başka hayvan?
HALİM – Şüphe yok ki Allah insanı eşref-i mahlukat payesiyle şereflendirirken tam da bu özelliklerini kast etmiş. Hayvanlardan farkımız burada.
SELİM – Siz sebebini bilmediğiniz şeylere “Allah” adını vermeyi seviyorsunuz. Ben olsam genetik donanım derim. Daha nötr bir tabir; kodun kaynağına dair lüzumsuz ve yanlış varsayımlarda bulunmuyor. Sadece gözlenebileni söylüyor.
Türün hayatta kalmasını ve çevresine egemen olmasını sağlayan davranış algoritmaları diyebiliriz. Tıpkı kedinin yavrularını yalaması, sonra beş altı aylıkken hırlayıp sokağa atması gibi; köpeğin ağaçları sidikle işaretlemesi ve geçen arabalara havlaması gibi; karıncanın yuva yapması, leyleğin göçmesi, alabalığın dere yukarı yüzmesi gibi, türe özgü bir savunma mekanizması. Bir survival kit. İnsanlar bu donanımı Newton yasaları gibi düşüne düşüne keşfetmediler; Musa ya da Zerdüşt gibi bir aracıdan da öğrenmediler. Fabrika ayarlarında var zaten.
Düşünün, tanımadığınız bir insanın yüzüne yarım saniye bakıp, güvenilir biri mi değil mi karar verme yeteneğimiz var. Cinsel partnerimize attığı yarım saniyelik bir bakış yüzünden birine hayat boyu düşman olma yeteneğimiz var. Tanımadığımız birinin öyküsündeki hayali karakter çocuğunu sevdi ya da Komançilere göğsünü siper etti diye hüngür hüngür ağlama yeteneğimiz var. Bunlar eğitimle, bilgiyle, ya da dini inançla elde edilen şeyler değil. Leyleğin göçü ya da horozun ötüşü gibi, yapısal beceriler. Ahlaki yargılarımızın temeli bunlardır.
(devamı var)


[1] Bronislaw Malinowski’nin 1920’lerde Trobriand adaları yerlileri üzerine yaptığı araştırmalar modern antropolojinin kurucu metinleri arasındadır.

4 Şubat 2018 Pazar

Halim ve Selim 14 - Nasıl kurtuluruz şu dertlerden? (3)


(önceki yazıdan devam)
HALİM –  Enbiya ve evliyanın ışığı Allah’tan gelir; onun için güçlüdür. Öbürlerinki çakma ışık.
SELİM – Sanıyorum yanıldığınız nokta tam burası. Allah’ın ışığı evliya ve enbiyadan gelir, tersi değil. Önce kahramanlar ve ahlaki önderler vardır; sonra din alimleri (dilerseniz din esnafı diyelim) onların önderliğini açıklamak ve sistemleştirmek için saçma sapan bir metafizik kılıf uydururlar. O kılıfı kırdığınız zaman mütevazı insanların mitoloji ihtiyacına zarar vermiş olmuyorsunuz. Aksine onun çerçevesini genişletmesine imkan tanımış oluyorsunuz. Ahlaki modelleri için yeni ufuklara açılmasına, yeni ve değişik kaynaklardan beslenmesine fırsat veriyorsunuz.
İrrasyonel bir Tek Tanrı inancına dayanmazsa insanların manevi dünyası ayakta duramaz ya da tatmin edici olamaz diyorsanız o da yanlış. Bir kere uygarlık tarihinin büyük bölümünde insanların çoğu çok tanrı fikrini tek tanrıya tercih etmiş. Halen de Yahudi-türevi dinlerin kapsamı dışında kalanlar öyle yapıyor. Mesela eski Yunan tanrıları, gözetir, adaleti sağlar, haddi aşanı cezalandırır, adillere yar ve yardımcı olurlar. Fakat güçleri diğer tanrıların gücüyle sınırlıdır, ve tanrıların sayısı insanoğlunun sayamayacağı kadar çoktur. Apollon’un yazdığını Poseidon bozar; Zeus’un planını Hera şaşırtır. Yahudi-türevi dinlerin mutlak adalet iddiasına oranla daha akılcı bir yaklaşım bence; gerçek dünyanın kusurlarıyla daha dürüst bir yüzleşme. “O taksiciyi tanrılar cezalandırır” diyor, “ama cezalandırmazsa da tasalanma, o da bir tanrısal iradenin tezahürüdür. Sakın Poseidon’u ihmal etmiş olmayasın.”
HALİM – Taksiciyi abarttınız.
SELİM – O taksici kasten ya da umursamazlıkla bana kötülük eden herkesin temsilcisidir. Sıçrattığı çamur, maddi dünyanın bana bulaşan pisliğidir. O çamurun içinde ölen çocuğun acısı da vardır, dünyaya hükmeden zorbaların tükürüğü de vardır.
Devam edelim. Buddha’nın yaklaşımı daha farklıdır. Dünyadaki acının kaynağı objektif olgular değildir der, senin arzuların, beklentilerin, hırslarındır. Olguları değiştirme sevdasını bırak, kendi iç dünyanı terbiye etmeye çalış. Zulmü ve acıyı aklınla yen. Buddha’da muktedir bir tanrı düşüncesi yoktur; maddi dünyanın dışında ayrı bir alem fikrine de itibar edilmez. Bu anlamda ateist bir dindir. Demek ki olabiliyormuş.
Bana sorarsanız İncil’de anlatılan İsa da buna benzer bir sübjektivist öğretiye yatkındır. Balıkçılar kıssasını düşünün: selamete ermek için bakış açınızı değiştirin der.[1] Mesih’in dünyevi bir krallık kurmasını bekleyenlere “Mesih çoktan geldi” der. “Benim krallığım bu dünyada değil”[2] derken ileride gerçekleşecek bir kozmik dramı değil, şu an ulaşılacak bir ruh halini işaret eder. “Sezar’ın hakkını Sezar’a ödeyin”[3] derken yine reel dünyayı tamamen reddeden ya da önemsizleştiren bir manevi kurtuluş öğretisi savunur gibidir. [Daha sonra Hıristiyanlık reel dünyada egemenliğini ilan ettiğinde bu öğreti doğal olarak arka plana itilecek, hatta zındık ilan edilecektir.]
Anlatmak istediğim şey şu. Yeryüzündeki kötülüğün ilacını insan kalbinde, aklında, bakış açısında, ya da etik duruşunda bulan öğretiler pekala adaletin nihai mercii olan bir tanrısal yargıcı ikinci plana atarak, hatta tamamen reddederek ayakta kalabilirler. Tanrının reel dünyadaki müdahalelerine bel bağlamayan, ya da tanrıyı insan vicdanının bir tür mecazı olarak değerlendiren bakış açıları da bu öğretiler çerçevesinde yer bulabilir.
HALİM – Bizim dinimiz böyle bir şeye izin vermez. Allah gerçektir, kadirdir ve yargı gününün sahibidir. Sizin söylediğiniz şey bir tür açık ya da kapalı ateizm. Allah varsa da vicdanımızdadır, mecazdır, olmasa da olur diyorsunuz. Hiçbir gerçek Müslüman böyle bir şeyi kabul etmez. Gerçek İslam bu değil.
SELİM – İslami öğretiyi bu yönde yorumlamak mümkün müdür? Mümkün belli ki, çeşitli tasavvuf okulları o yönde hayli cüretli sözler söylemişler. Allah’ın insan kalbinde olduğunu söyleyen de var, cennet ve cehennemin mecaz olduğunu savunan da. Evet, bunun ucu sanırım bir tür İslami ateizme gider. Tanrıyı ontolojik bir gerçeklik olarak değil, belki bir ahlaki ideal olarak, manevi bir simge ya da avami bir mecaz olarak değerlendiren sesler, özellikle Miladi 11. ila 15. yy’lar arasındaki entelektüel kaynaşma çağında oldukça sık duyulmuş.
Günümüzde de benzer görüşleri savunanlar elbette var, sayıca önemsiz de sayılmazlar. Dar anlamda literalist bir tanrı öğretisini duyarlı veya kültürlü bir insanın bugünün dünyasında ayakta tutması kolay değil. Daha doğrusu, radikal bir akıl-dışılığa sarılmadıkça imkansız. Akıl ve vicdan sahibi birçok Müslüman da bunu görüyor, dolayısıyla mecazi, tasavvufi, spiritüalist yorumlarda bir orta yol arıyor. Büsbütün haksız olduklarını söyleyemeyiz. İslam geleneğini bir şekilde sürdürmek ve yeni kuşaklara aktarmak istiyorsanız başka çözüm yolu olmayabilir.
Bu yaklaşımlar galip gelebilir mi? O tarafta sizin de sorunuzda değindiğiniz gibi, ciddi engeller var.
Bir kere Kuran metni var. Bana sorarsanız elimizde olan şekliyle Kuran son derece düz, literal bir metin; derin simgesel anlamlarla arası hoş olmayan maddeci bir kültürün eseri. Kuran’da ve özellikle onun tamamlayıcısı olan peygamber hadislerinde anlatılan tanrısal adalet basit bir alışveriştir. Resulün iddialarına inanır, bu uğurda cihadı göze alır ve belli şekil şartlarını yerine getirirseniz yeryüzünün adaletsizlikleri tamir edilir, ebedi saadete nail olursunuz. Bedel belli, getiri belli. Kuran metninde yüzlerce kez tekrar edilen bu basit tekliften birtakım deruni, metafizik anlamlar çıkarmak bana zorlama geliyor. Bana öyle gelmesi mühim değil, daha önemlisi Müslümanların ezici çoğunluğuna öyle geliyor.
İkincisi, Müslümanlığın bugün sahip olduğu sosyolojik altyapı da yeni düşünsel açılımları teşvik eder nitelikte değil. Müslümanlarda Katolik kilisesi gibi bir kurumsal önderlik mekanizması yok ki yeni ve riskli bakış açılarını himaye etsin; Yahudilerdeki gibi sözü dinlenir bir alim sınıfı da yok ki bunları tartışıp normalize etsin. İslam dünyasında cahil kalabalıkların sesi gür çıkıyor. Daha kötüsü, onların sesinin İslam’ın sesi olduğuna dair genel ve zımni bir kabul var. Bu koşullarda, İslam düşüncesinin çağ dışı kalmış olan bazı unsurlarından arınmasını, İslam-dışı inançlarla ve post-teist düşünce akımlarıyla barış içinde yaşamasına izin verecek yeni yaklaşımlara kapılarını açmasını beklemek bana çok gerçekçi görünmüyor.
HALİM – İlahi adalet inancını İslamiyette, yahut bugünkü İslamiyette, gerçek ve muktedir bir Allah kavramından ayırmak imkansız, ama diğer dinlerde mümkün olabilir diyorsunuz, doğru mu anladım?
SELİM – İmkansız olmayabilir ama zor diyelim.
Dünyadaki kötülüğün telafi edileceğine inanmak soylu bir tavır, insanı yücelten bir duruş: bunda hemfikiriz. Bin yıllar boyunca bu inanç, tanrı adı verilen mitolojik varlık(lar)a inanmakla eş tutulmuş. Bugün ise tanrı fikrini rasyonel zeminde savunmaya devam etmek zor görünüyor. Daha önemlisi, çağın alim ve ariflerinin çoğunluğu artık o inancı devam ettirmeyi imkansız görüyorlar. O zaman adalet beklentisini terk mi edeceğiz? Anlam arayışından vaz mı geçeceğiz? Doğru davranışın “bir gün mutlaka” ödüllendirileceği fikrini bir yana mı bırakacağız? Yoksa anlam ihtiyacımız uğruna aklı, bilgiyi, rasyonel düşünceyi bir kenara atıp eski çağların tiridi çıkmış mitlerine mi sarılacağız?
Öyle görünüyor ki Hıristiyan geleneği olsun, Doğu Asya dinleri olsun, bu ikilemden çıkış yolu gösterecek unsurları barındırıyorlar. Nispeten daha çok diyelim. Hatta Hindu çok-tanrıcılığı dahi, birbirini nötralize eden bin bir tanrısıyla, maddi dünyanın düzenine daha iyi ayak uydurabilecek bir düşünce dünyasına sahip. Balistik füzenin burnuna ateş tanrısı Agni tasviri karınca duasından daha çok yakışıyor.
İslam geleneği ise, büsbütün imkansız demeyelim, ama çıkışı çok güçleştiren direniş odaklarına sahip. Sonuç ortada. Hıristiyan ve Budist geleneğe sahip toplumların bugünkü haline bakın, Hindistan’ın yeni yeni hız kazanan atılımına bakın, bir de İslam ülkelerinin haline bakın. Gerek bilgi alanında, gerek rasyonel toplum yönetimi alanında çağa neden ayak uyduramıyorlar diye sorun.



[1] Yoh 21:6
[2] Yoh 18:36
[3] Matt 22:15–22, Mark 12:13–17, Luk 20:20–26

3 Şubat 2018 Cumartesi

Hararet, hürriyet


Arapça ḤRR, İbranice ve Aramca ḤWR kökü “yanmak, akkor haline gelmek”. Ayrışma normal, Ön-Samice iki harfli kök (ḤR) iki ayrı yöntemle telafi edilmiş. Latincesi candere (candela, incandescent vb.). Türkçesi asıl kızmak olmalı.
Arapça ḥārr “ateş, alev ışığı”, bizde ateşi harlamak gibi deyimlerde geçer. Ḥarāret “ateşlenme, ısınma”. Ḥarīr esasen “yanan, alevli” ve dolayısıyla “ipek (kumaş)”. İpek Ortadoğu dünyasına geç Antikitede gelmiş, biliyorsunuz, yani Milattan sonra. Adı da doğal olarak sonradan takma bir ad.
Aramice ve İbranice ḥawar “akkor, beyaz”. Birçok dilde böyledir, “beyaz” anlamına gelen sözcük “yanma, ateş gibi ışıma” fiilinden gelir. Ḥūr “ak giysili”. Tevrat’ta “soylu kişi” anlamında; unutmayın ki ağartılmış keten giymek o devirde her babayiğidin harcı değil, seçkinlik belirtisi (henüz pamuk yok, ipek de duyulmamış). Tevrat’ın Aramice tefsirlerinde ise “köle olmayan kişi” ve “salınmış köle, azatlı” anlamı ağır basıyor. Latince eşdeğeri candidatus “ak giysili”. Latince sözcük daha çok “kamu görevine aday kişi” ve erken Hıristiyanlık döneminde “henüz vaftiz edilmemiş Hıristiyanlık adayı” anlamında görülüyor.
 Arapça urr “köle olmayan kişi” ve “salınmış köle, azatlı”. Hürriyet gazetesinden bildiğimiz hür. Aramiceden alıntı ya da adaptasyon olduğunu tahmin ediyorum, ama ısrar etmem.
Arapça taḥrīr “azat etme, özgür kılma”, modern kullanımda kısaca “özgürlük”. Kahire’deki meydanın adı oradan. Sözlüklerde görülen marjinal ikinci anlam “(bir yazıyı) yayınlamak” ya da “(birine veya kamuya) yazmak”. Yunanca ek-dōsis ve Latince e-ditio “dışarı-vermek, yayınlamak” kavramlarının tam karşılığı. Türkçede bu anlam başat hale gelmiş. Tahririn esas kullanım alanı bürokratik yazışma, fakat uygulamada her çeşit yazı için kullanılır. Etken sıfatı muḥarrir “yazar”, edilgen sıfatı emre muharrer senet’teki muḥarrer “yazılı”.
Arapça WR kökü “dönmek” anlamında ayrı bir fiil, bunlarla alakasız. Ancak bu kökten türemiş görünen birkaç Arapça sözcükte “beyaz” veya “ak kumaş” anlamı bulunuyor. Bunlar Arapçanın ayrı bir lehçesinden mi gelme, yoksa Aramice veya ona yakın bir Suriye dilinden mi alıntı bilmiyorum. Mesela ḥawārī “kumaş ağartıcı, bleacher” anlamında, bir meslekmiş. Ayrıca “gönlü ve giysisi temiz, safderun, pure and unsullied” anlamına da gelirmiş. İsa’nın havarilerinin adı buradan mı geliyor, yoksa Nöldeke’nin belirttiği gibi eski Habeşçe “görevli kişi, elçi” anlamına gelen ḥɘwar sözcüğünden mi, yüz senede binlerce defa tartışılmış bir konudur, kesin cevabı yok.

(6 Şubat ilave)
“Yok havarinin anlamı şu değildir budur” diyen çok sayıda yorum geldi. Kimse de düşünmedi ki bu kelimenin Yunancası apóstolos, ἀποστέλλειν “göndermek” fiilinden “gönderilmiş kişi, elçi”. Ermenice çevirisi arakeal առագեալ tam aynı anlamda, “gönderilmiş kişi, elçi”. Arapçası neden farklı olsun? Neden “çamaşırcı”, ya da “temiz yürekli”, ya da “sevgili”, ya da “etrafta dolanan” gibi acayip endirekt isimler versinler?
Yukarıdaki yazının son cümlesi yanlış. Nöldeke'nin yorumu açık farkla galip gelir.

2 Şubat 2018 Cuma

Halim ve Selim 13: Nasıl kurtuluruz şu dertlerden (2)


HALİM – Siyasi ideolojiler ve felsefi idealler de insanın hayata anlam vermesine yardımcı olur diyorsunuz. Diyelim ki kısmen doğru olsun. Fakat şüphe yok ki imanın en mütekamil biçimi, tek ve kadiri mutlak Allah inancıdır. Ne felsefe, ne sanat, ne de “özgürlük” gibi birtakım ideolojik kavramlar Allah fikrinin somut gerçekliğine ve insani sıcaklığına yaklaşabilir. Gören, gözeten, gücü yeten, adil ve merhametli bir Allah yoksa yukarıda, aşağıda hakkın güvencesini kim verecek? Buradaki kayıplar nasıl telafi edilecek?
SELİM – Mesele şu ki, yukarıda öyle biri yok. Maddeten var olmadığı halde insan duyarlıklarına sahip ve üstelik sonsuz güçlü bir fail, akıl ve mantıkla bağdaşmayacak absürt bir fikirdir. Adı üstünde, akıl dışı.
HALİM – Akıl dışı olsun. Zaten işlevi o değil mi?
SELİM – Peki, o seviyede size cevap veremem. Aklı terk edince daha mutlu oluyorsanız ne güzel, yolunuz açık olsun. Çözümü akıl-bükücü maddelerde arayanlar da aynı şeyi söylüyorlar. Kokain sizi uçuruyor mu? Uçuruyorsa bana söz etmek düşmez, başkasına zarar vermediğiniz sürece buyurun uçun.
Benim gördüğüm bir iki problem var yalnız orada. Aynı problemin çeşitli yüzleri de diyebiliriz, uçmayı zorlaştıran. Birincisi: Aklımı büsbütün terk etmek istemesem, ya da anlam arayışımı var olan aklımla ve bilgi birikimimle bağdaştırmak istesem ne olacak? Herkeste az ya da çok vardır bu kaygı. Ama özellikle iyi eğitim almış, dolayısıyla aklının kapasitesine daha fazla güvenen ve insanlığın son yüz yıllardaki bilgi atılımına daha iyi vakıf olan  kesimde daha belirgindir. Bu insanların o masallara inanması artık mümkün değil. Ezici çoğunlukla inanmıyorlar da. Nobel ödülü alanların onda dokuzu sizin tanrılarınıza inanmıyor; inanırım diyenler de klasik teizmin dışında başka şeyler kast ediyor, ya da kavga çıkmasın diye alttan alıyor. Bu gerçekle nasıl yüzleşeceksiniz? En kültürlü, en nitelikli insanları dışlayan bir inanç sistemiyle nereye kadar yol alabilirsiniz? Cühela dışında kaç kişiyi ikna eder evrensel adalet öykünüz, ve arkasında nasıl bir ahlaki ve entelektüel ve hatta toplumsal boşluk bırakır?
İkincisi gene yer çekiminin gücüyle ilgili bir zorluk. Diyelim ki bir an için uçuş sarhoşluğuna kapıldık. Diyelim ki bundan dolayı bir özgürlük coşkusu yaşadık, “lanet olsun aklıma” deyip dünyevi zincirlerimizden kurtulduk. Bunun ertesi günü yok mu? Ayıldığımızda ne olacak? Aklımız hiç mi geri gelmeyecek?
Diyelim ki o ışık Pavlos’u atından devirecek kadar güçlüydü. Günü gelip Efes’te cemaati ihtilafa düştüğünde, ya da Girit’te kendi adına konuşan sahte peygamberler türediğinde aynı parıltıyla ışımaya devam edecek mi? Diyelim ki Francis derviş oldu. Etrafında bir dervişler cemaati oluştuğunda, o cemaatin iaşesi, güvenliği, sağlığı, disiplini, Clara’nın kızlarıyla ilişkisi sorun olmaya başladığında canından bezmeyecek mi?[1] Diyelim ki Buddha üç yılın sonunda huzura erdi. O mutlu gülümsemeyi yaşamının sonuna kadar koruyabildiğinden emin miyiz? Terki dünya iyi bir fikir gibi görünür bazen, ama kaç kişi terk edebilir? Herkes terk ederse bulaşığı kim yıkayacak?
HALİM – Elit bir zümreyi memnun edecek bir seçenekten söz ediyorsunuz. “Aklının kapasitesine güvenen ve yüz yılların bilimsel atılımlarına vakıf olan” dediniz. Sınıfsal bir söylem bu, seçkinler size inanmaz diyorsunuz. Oysa tarihin her çağında mütevazı insanlar somut, rahman, rahim, muktedir, adil ve alim bir tanrı inancını diğer her türlü alternatife tercih etmişler. Neden? Demek ki akıllarına ve gönüllerine daha yatkın bulmuşlar.
SELİM – Avamın neyi tercih ettiği bizi siyaset ve sosyoloji babında ilgilendirir belki, ama hakikat babında ilgilendirmemeli, değil mi?
Söylediğiniz doğru olabilir. Eğer doğruysa ne sonuç çıkar? Avamın hakikate ulaşmasının zor ya da imkansız olduğu sonucu çıkar. Belki avama hitap etmek için hakikatten taviz verilmesi gerektiği sonucu çıkar. Dikkat ederseniz bugün Türkiye’de belli bir kültür seviyesinde oldukları halde dinci söylemi savunan insanların birçoğunun da söylediği budur. “Teoride haklı olabilirsiniz hocam” diyorlar, “ancak halk anlamaz. Halkla konuşabilmek için onların dini inançlarına saygı göstermek lazım.” “Saygı göstermek” deyimiyle kastedilen şey sanırım riyadır. Yani aklınızla dilinizin aynı çizgide olmaması. İki yüzlülük.
Elbette “halkla konuşma” isteğinin siyasi, ahlaki, hatta epistemolojik gerekçeleri olabilir. Pekala denebilir ki a) siyaseten etkin olmak için, ya da b) insanlar alemiyle sevgi ve anlayışa dayalı güzel bir ilişki kurabilmek için, hatta belki c) insani gerçekleri layıkıyla anlayabilmek için şarttır. Yani geçerli ve makul gerekçelerle de insanlar hakikati avamın önyargılarına göre bükme ihtiyacı duyabilirler. Buna a priori itiraz edemem. Fakat bana üzücü geliyor bu yaklaşım. Özetle diyorsunuz ki, etik veya pratik zeminde doğru durmak için gerçeklik arayışından az veya çok vazgeçmek lazım. Öyle olsun diyelim. Bunun insan yaşamına getirdiği anlam kaybı, sizin bahsini ettiğiniz, tanrısızlıktan doğan anlam kaybından daha az değil ki? “Her şey boş” demenin bir başka modeli sadece.
HALİM – İnsanlar, ya da en azından insanların kahir ekseriyeti, her koşulda Allah fikrine meyledecekse eğer tezlerinizin ikna edici olma şansı çok düşük değil mi? Yenilgiye mahkum olduğunuz bir sahada oynamakta niye ısrar ediyorsunuz?
SELİM – Aşağı Güngören mahallesinin açısından baktığınızda kendinizi haklı sanabilirsiniz. Sanırım Hindistan’dan ya da Rusya’nın taşrasından bakınca da öyle görünüyordur. Lakin dünyada gücü ve bilgiyi elinde tutan toplumlar açısından baktığınızda görüntü hiç öyle değil. Geleneksel tanrılara olan inanç bundan yüz yıl önce elitler katında tükendi. Şimdi orta sınıflar arasında da pek rağbet görmüyor. Bu gidişle Alabama ve Texas kırsalı dışında Batı dünyasında Hıristiyan (ve Yahudi) mitolojisini ciddiye alan çok kimse kalmayacak.
HALİM – Gene elitizm, bu sefer global ölçekte! Mütevazı halkın eğilimi Allah’a iman etme yönünde ise, global seçkinlerin kendi dejenere inançlarını kendi toplumlarına ve dünyaya empoze etmeleri zorbalık değil midir? Güçlü oldukları için onlara boyun mu eğelim? Madem Batıda moda böyle, uymalıyız mı diyorsunuz?
SELİM – “Mütevazı halk” dediklerinizin eğilimi neymiş, bir daha düşünelim isterseniz.
Gerçekten yaşamı anlamlandırmak için İslam teorisyenlerinin tasarımındaki tek, alim-i mutlak ve kadir-i mutlak tanrının adaletine mi sığınıyorlar? Öyle olsa bütün dünya renksiz, tatsız, kokusuz bir İslam ütopyasında birleşmez miydi?
Bence yaptıkları başka bir şey. Soyut bir tanrısal adalete değil, mitik bir dünyanın kahramanlarına sığınıyorlar. Eğitilmemiş insan aklının soyutlama kapasitesi düşüktür. Buna karşılık tüm insanlar gerçek ya da hayali kahramanlarla sevgi, güven, yüceltme, itaat ilişkilerine girebilirler. Onlara kendilerini beğendirmeyi ahlaken yüceltici ve yol gösterici bir deneyim olarak yaşayabilirler. Düşünün: Ortalama Müslüman’a ölümle ve zulümle baş etme gücünü veren şey ne idüğü belirsiz bir tanrının ne zaman geleceği meçhul yargısı mı, yoksa somut bir kahraman figürünün – Allahın resulünün – sevgisi, emsali, himayesi mi? Onun ve tabii silsile halinde sahabesinin, evliyasının, hoca ve şeyhinin, salih kullarının? Hıristiyanlığın geleneksel mezheplerini düşünün. Ortodoks ve Katolik mezheplerinde Yargı gününün sahibi olan tanrı oldukça marjinal bir roldedir. Bebekli Meryem, çarmıhta acı çeken İsa, sonu gelmez bir azizler ve şehitler dizisiyle birlikte mütevazı insanların moral dünyasını besleyen bir paralel dünya oluştururlar. Daha eski toplumlara gittiğinizde sanırım ecdadın ruhları benzer bir işlevi yerine getirirler: bireyi dünyanın gaileleri karşısında yalnız bırakmazlar, teşvik ederler, ayıplarlar, konuşunca dinlerler, küstah zorbanın ve çamur saçan taksicinin haddini bildirme sözü verirler.
Bu gözlem bence önemli. Çünkü mütevazı insanların yaşamına anlam veren mitolojik kahramanlar illa geleneksel dinlerin repertuvarından çıkmalı diye bir kural yok. Deniz Gezmiş’i düşünün: işlevsel açıdan Hz. Ali’den ya da Hacı Bektaş-ı Veli’den bir farkı var mı? Ulusal kahramanları düşünün. Tarihten ve edebiyattan tanıdıklarımızı düşünün. Amerikan film ve müzik endüstrisinin yarattığı kahramanları düşünün. Yahudi-türevi dinlerin akıldışı teolojisini hiç devreye sokmadan da ortalama insanın hayal dünyasını tatmin edecek bir mitoloji oluşturmak pekala mümkün görünüyor.
Falanca hazret yaşamıma ışık tutabiliyorsa Voltaire niye tutamasın?
(devam edecek)

1 Şubat 2018 Perşembe

Halim ve Selim 12 - Nasıl kurtuluruz şu dertlerden? (1)


HALİM – Dünyamız acılarla ve haksızlıklarla dolu. Eğer bir ilahi hakem yoksa bu acılar nasıl telafi edilecek, haksızlıklar nasıl dengelenecek? Adaletin nihai güvencesi olarak adil ve alim bir Allah’ı kabul etmezseniz adalete inancınızı koruyabilir misiniz? Ve adalete inancınız yoksa yaşadığınız hayatı anlamlandırabilir misiniz?
SELİM – Hımm.
HALİM – Buyurun?
SELİM – Önemli bir soru sordunuz, cevabı basit değil.
Hayat haksızlıklarla ve acılarla dolu, evet. Bir kısmı insan yaşamını neredeyse imkansız kılan şeyler. Masum çocuğunuz kanser olup ölür. Zorbalar galip gelir, sonra karşınıza geçip gülerler. Taksi üstünüze çamur sıçratır ve buna karşı hiçbir şey yapamazsınız. Hayat boyu çaba sarf edersiniz, ödülü ne? Ölüp gitmek ve unutulmak.
Tanrısal adalet öğretiniz diyor ki: Tasalanma, bu haksızlıkların hepsi tamir edilecek. Yukarıda biri var. Her şey kontrol altında. Hayat saçma bir tesadüfler dizisi değil. Çocuğun iyi olacak. Zalimler son gülenin kim olduğunu görecek. O taksi şoförü cezasını bulacak. İçin rahat etsin.
En yalın biçimiyle kurgulandığında bu teori bir dizi mantıki sonucu beraberinde getirir. İsterseniz corollary diyeyim daha şık olsun. Bir, “yukarıdaki” alimdir. Her şeyi (ya da en azından, düşünemeyeceğin kadar çok şeyi) bilir. Benim gibi bir aciz kulun derdini görmezlikten gelmez. İki, muktedirdir. Görmekle kalmaz, en küstah zorbayı alt edecek gücü vardır. Üç, insani anlamda adil ve müşfiktir. Tanrısal muhasebe bizim aklımızı bir ölçüde aşabilir, ama çok da fazla aşamaz. Getirdiği tazminatın bizim mütevazı adalet duygumuzu tatmin etmesi, insan psikolojisinin küçük ihtiyaçlarını karşılaması gerekir. Dört, bu dünyada adalet olmadığına göre, tanrısal yargı bir başka ve paralel dünyada tecelli etmelidir. Çocuğum gitti gider. İyi olacaksa, başka alemde iyi olacak.
Dikkat ederseniz, bu öğretinin temelinde aklı terk ediş vardır. Reel dünyanın kısıtlayıcı çerçevesi içinde düşünen insan bu sonuçlara asla varamaz. Akıl ve gözlem bilir ki ölen çocuk geri gelmeyecek. Bazı zorbalar gülmeye devam edecek. O taksiciyi asla yakalayamayacağız. Sağduyu ve eleştirel akıl çerçevesinde ileri sürülecek hiçbir kanıt, makul bir insanı bu gerçeklerin aksine ikna edemez. Tanrısal adalet ihtimaline inanmak için aklı paranteze almak gerekir. Kendini irrasyonel inancın – imanın – karanlık uçurumuna fırlatma cesaretini göstermek gerekir. Bungee jumping gibi bir şey olmalı sanırım. Tüm içgüdülerine aykırı olarak, aklın “dur!” diye haykırdığı yerde kendinizi boşluğa salıyorsunuz; bilmediğiniz, tanımadığınız birilerinin aldığı önlem sayesinde çakılmaktan son anda kurtulacağınıza güveniyorsunuz.
Özgürleştirici bir duygu olmalı. Bir tür çakma Süpermen deneyimi. O taksici görecek gününü! Zalimler için yaşasın cehennem!
HALİM – Onaylıyor musunuz, alay mı ediyorsunuz anlamadım.
SELİM – Her ikisi. İroni desek? Mesafeli bir onaylama? Empatik bir eleştiri?
HALİM – İman iradesini gerek peygamberlerimiz, gerek filozoflar ve sıradan insanlar, bir özgürleşme olarak tarif etmişler. Baş döndürücü bir duygu, bir coşkunluk, aşk, sarhoşluk, ferahlama, kurtuluş, bir aydınlanma anı anlatmışlar. Sizce büsbütün yanılıyor olabilirler mi?
SELİM – Haklısınız, gerek İsa, gerekse Muhammed, gayb alemine imanla gelen kurtuluş hissini gayet kuvvetli bir şekilde ifade ederler. Buddha, bodhi ağacı altında üç yıl tefekkür ettikten sonra benzeri bir aydınlanma anına ulaştığını söyler. Daha çoğaltabiliriz örnekleri. Aziz Pavlos mesela Şam yolunda ilahi ışığı gördüğünde atından düşüp yere kapaklanır. İtiraflar’da Augustinus imanı bulduğu anı hayatının dönüm noktası olarak anlatır. İncil mütercimi Aziz Hieronymus yani Jerome, İsa ile tanışınca engin klasik kültürünü bir yana bırakıp çölde inzivaya çekilir ve cahil halkın dilini benimser. Aziz Franciscus yani Francis, mirasyedi yaşamını terk edip dilenci ve derviş olmaya karar verir. Tertullianus credo quia absurdum diye özetler o deneyimi: “inandım, çünkü akıl dışı”. Bir özgürleşme ve zafer ilanıdır bu. “Yer çekimini aştım” demektir, “uçuyorum.”
HALİM – Ne güzel anlattınız. Demek ki Cenabı Hak, İslam dini ile şereflenmemiş olan bazı kullarının da kalbinde iman ateşinin yanmasına izin vermiş.
SELİM – Haddizatında daha çok onlara vermiş, ama geçelim.
İnsan yaşamına anlam ve değer katmak için belli ölçüde akıl zeminini – yani ihtimal ve çıkar hesabını – terk etmek gerek diyorsanız sizinle aynı fikirdeyim. Bir çeşit manevi halastır, yani kurtuluştur diyorsanız ona da katılırım. “Burada ve şimdi” olanı yok sayma iradesi olmadan insan yerinden kıpırdayamaz. Delil ve kanıt görmeden yürümeyen insan yürüyemez; yeni kıtalara yelken açamaz. Var olanın boğucu anlamsızlığından, avamın sıradanlığından bir adım öteye geçemez.
Ama var olanı aşmanın tek yolu birtakım hayali Süpermenlere teslim olmak değil ki? Tarih boyunca insanların çoğunluğu öyle düşünmüş diyorsunuz. O dediğiniz cahil çağlar ve bilgisiz insanlardır, çocukça bir antropomorfizmin ötesine geçememişler ve hala geçemiyorlar. Bir mana alemi arayınca illa ki gözü, kulağı, aklı, fikri, hatta sakalı, bıyığı olsun istiyorlar. İnancı bir masal yaratığına sığınmak olarak algılıyorlar. Soyutlama yeteneğinin gelişmemiş olması dışında makul bir açıklaması var mı bunun?
HALİM – Allahsız yaşam nasıl anlamlandırılabilir? Adil ve alim bir yargıç yoksa ölüm gerçeği nasıl aşılır, zulüm ve zorbalık nasıl telafi edilir?
SELİM - En basitiyle başlayalım isterseniz, siyasi ve felsefi ütopyaların her çeşidi şu dünyanın acımasız realitesine karşı bir isyan çığlığıdır. Ne diyorlar? “Ölsem de gam yemem, hatta çocuğum ölsün fark etmez, çünkü Japon ulusu zaferi kazanacak.” “Varsın bugün adalet olmasın, çünkü Sosyalist Devrim yakın.” “Acılar beni korkutmaz, çünkü Atalarımızın Töresi bize yol gösteriyor.” Ve benzerleri. Hepsinde akıl dışı bir aksiyomatik inançtır, inanç sahibine dünyayı aydınlatan ve yaşanabilir kılan.
Siyasi ütopyaları geçin, her türlü felsefi ve kültürel idealizmde aynı akıl dışı inanma iradesini bulursunuz. Yaşama anlam verdiği söylenen her şey, “Töre”, “Edep”, “Erdem”, “Kardeşlik”, “Özgürlük”, “Sanat”, “Güzellik” – hepsi  maddi yaşamın acımasız gerçeğinden aklını ve ruhunu azat etme maceraları değil mi? Hatta size bir şey söyleyeyim, “Aydınlanmacı” adı verilen 18. yy rasyonalistlerinin yücelttiği Akıl da, tıpkı öbürleri gibi, akıl dışı bir inanç değil mi? Hepsinin amacı birdir: ölümün anlamsızlığını örtmek, zalimin gülüşünü dayanılır kılmak, üstümüze sıçrayan çamuru silmek. Hepsi maddi dünyanın herkesçe bilinen gerçeklerini ilga ve iptal etme iradesiyle çıkar yola. Hepsi bir şekilde ölümden sonra yaşam inancı içerir (“beni ileride anlayacaklar,” “yoldaşlar o günleri görecek,” “evlatlarım başı dik yürüsün”). Hepsinin kritik anlarında tıpkı deminki dini örneklerde değindiğimiz o aşk ve cezbe halini hissedersiniz. Çocuklar boşa ölmedi! Evrende adalet var! Çamur beni kirletmez! Yaşasın!
Evrende aklın ışımasına tanık olan Voltaire’in kapıldığı coşku, sizce Şam yolunda iman ışığını görüp attan düşen Pavlos’unkinden daha mı zayıftır?