-->

29 Ocak 2018 Pazartesi

Halim ve Selim 11: Her teizm ateizmdir


HALİM – Tarih boyunca insanoğlunun ürettiği güzelliklere bakın. Süleymaniye camiini ve Avrupa’nın katedrallerini düşünün. J. Sebastian Bach’ı sevdiğinizi söylüyorsunuz, Dede Efendi’ye de duyarsız değilsiniz. Eski Yunan sanatını, Hindu tapınaklarını, Ermenistan’ın dağlarında beraber gezdiğimiz manastırları aklınıza getirin. Her birini insanlar Allah’ı – ya da ilah zannettikleri putlarını – yüceltmek adına yapmışlar. Öyle görünüyor ki insan, büyük bir ruhsal cömertlik ifadesi olan eserlerini ancak dini bir motivasyonla yaratıyor. O inanç sayesinde şu fani dünyadaki sefil var oluşunu bir nebze olsun aşacak gücü ve bakış açısını buluyor. Dini inanç olmasa ne Göbeklitepe’deki tapınaklar olurdu, ne Mısır’daki piramitler. Bırakın yüksek sanat eserlerini bir yana, yaşadığınız adada insanların Pazar günü en güzel giysilerini giyerek kiliseye gitmesinde, ya da Kudüs’te dindar Yahudilerin Cuma akşamüstü Ağlama Duvarı’na koşmasında güzel ve soylu bir şey olduğunu itiraf ediyorsunuz.
Bir de Allah inancını terk ettiğimiz dünyada yarattıklarımıza bakın: otoyollar, alışveriş merkezleri, banka binaları, insanın gözüne diken gibi batan toplu konut siteleri.
Manevi odağı olmayan bir dünyada yaşama fikri size cazip geliyor mu?
SELİM – Beni can evimden vurdunuz. Ne cevap verebilirim ki size? Haklısınız.
Dinlediğiniz şu “Herr, unser Herr, dessen Ruhm in allen Landen herrlich ist” çığlığının[1] güzelliğine gölge düşüren her şey cinayettir. Tahammülü zor çirkinliktir. Günahtır.
HALİM – Şaşırttınız beni. Günah?
SELİM – Ve düşünün, o çirkinliği, o günahı şu içinde yaşadığımız dünyada en çok besleyen güç hangisidir diye.
HALİM – Modernizm? Materyalizm? Kapitalizm? Pop kültürü?
SELİM – Onlar da var bir ölçüde. Ama asıl büyük düşman onlar değil dindir. Başkalarının tanrılarına – özür dilerim, güzellik ve aşkınlık arayışına – insanın gözünü kör ve kalbini sağır eden en güçlü etkendir din. Düşünün: her teizm, özünde ateizmdir. Kuran’ın Allah’ına inanıyorum demek, Zeus’a ve Rab Şiva’ya ve Tevrat’ın tanrısına inanmıyorum, onları lanetliyorum ve reddediyorum demektir. Başka insanların tanrılarına küfrdür.
Başka insanların, başka kültürlerin, gözlerini şu dünyanın çamurundan yukarı kaldırma çabasını sizce kim daha iyi kavrar? Aklını ve kalbini dini kimliğin kısıtlayıcı kalıbından kurtarmayı başaran mı, yoksa vicdanını kendi tanrısının kıskanç ufkuna teslim etmiş olan mı? Bamiyan’daki Buddha’ları ateistler mi imha etti? Modernistler mi? Popçular mı?
Modernistler de çok iyi demiyorum bakın. Yıkmazlar belki ama önünden otoyol geçirirler. Gişe yapıp bilet keserler. Bunlar da ağır yaralar. Ama hangisinin kalbindeki nefret ve cehalet daha ağır, siz karar verin.
HALİM – Sanki var olan dinlerin üstünde bir din önerir gibisiniz.
SELİM – Din demeyelim, insanın dışındaki tanrıları reddeden, buna karşılık insanoğlunun tanrı arayışına kulak kabartan bir çeşit radikal hümanizm belki. Hümanizm kelimesini burada “insandan başka gerçek yok” anlamında söylüyorum. İnsanoğlunun bilgi arayışına saygım var. Ama güzellik arayışına da bir o kadar hayranlığım var. İlkiyle bazen çelişse, akla ve olguya zıt hayaletler peşinde bazen yolunu kaybetse de.
*
HALİM – Her şeye rağmen, tanrıya inanmanın inanmamaktan daha akılcı bir tercih olduğunu düşünüyorum. Eğer varsa ve inkâr ediyorsanız ceza kaçınılmaz, üstelik risk almaya değmeyecek kadar ağır. Yoksa ve boşuna inandıysanız kaybedeceğiniz şey çok fazla değil.
SELİM – Hangi tanrıya?
HALİM – Tabii tek ve evrensel olan Allah’a. Yoktur demeyin, “ya varsa” diye düşünün.
SELİM – Sizin hatırınız için inanayım, peki, de hangisine? Zeus’a mı? Krişna’ya mı? Yahudilerin tanrısına mı?
Pascal dahil o kadar çok kişi bu sorunun tuzağına düşmüş ki hayret ediyorum. Farzedin ki Pascal’ın hesabına kandım, Hıristiyanların – hatta Katoliklerin, hatta Pascal gibi Jansenistlerin – tanrısına inandım. Öldüm, karşıma Yüce Rabbimiz Krişna hazretleri çıktı. O zaman hapı yutmaz mıyım? Yanlış tanrıya inanma riskini almaktansa bence en güvenli yol hiç birine inanmamak. O zaman hesap günü karşıma hangisi çıkarsa çıksın, “ya rabbim, yalan tanrıların hiç birine inanmadım” diye kendimi savunma şansım olur. Yüz tanrı adayı varsa doksan dokuzunu doğru bildim demektir.
Kaldı ki “kaybedecek bir şey yok” doğru değil. Hakikati kaybediyorsunuz, işkence ve azaptan daha korkunç bir şey bence. Hakikati kişisel konfor ve güvenlik hesabı üzerine inşa etmek gibi utanç verici bir hataya Pascal gibi akıllı bir adam nasıl düşer, şaşılacak şey.
Ben tanrı olsam, ceza korkusuyla ya da çıkar saiki ile bana inanan ya da inanır görünen birine çöp kadar değer vermezdim. Sıdk nedir bilirsiniz: sadakat, yani hakikate sırf hakikat olduğu için bağlı olmak, sonuçlarını zerrece umursamamak. İnandığı şey yanlış da olsa, bu niteliğe sahip biri daha değerlidir benim gözümde. Tanrı da eğer dürüstlüğe önem veren biriyse böyle düşünecektir, ödül ve ceza ihtimali üzerinden iman hesabı yapanı direktman cehenneme atacaktır.
HALİM - Çarpılacaksınız.
SELİM - Ceza ve zulümden korktuğu için hakikati inkâr edenin durumu daha riskli bence. Allah sevmez öylelerini.


[1] J. S. Bach, Johannes-Passion, n. 1.

26 Ocak 2018 Cuma

Halim ve Selim 10: Kuran ahlakı (3)


HALİM – Hz. Muhammed’in tebliğinin tüm insanlığa şamil bir davet olduğu şüphesiz. Getirdiği Yasa da şu veya bu kavmi değil, tüm insanları, hatta tüm alemleri kucaklayan bir yasa. Mekke’de risalet yoluna girdiği günden itibaren insanlara dar aşiret ve kavim bağlarını aşmayı telkin etmiş, tek ve evrensel bir yargı merciine işaret etmiş. Sizin Enfal suresi analizinizde çizdiğiniz çatışmacı, dışlayıcı, partizan tablo ile bu temel mesajı nasıl bağdaştırabiliyorsunuz? Yoksa siz de Mekke öğretisi ayrı, Medine öğretisi ayrı diyenlerden misiniz?
SELİM – Bir mantıki çıkmazla karşılaşmış ve bunun sonucunda dönüşüm geçirmiş bence. Enfal’deki radikal vazgeçişin ipuçlarını, ondan bir önceki sure olan A’raf suresinde bulabiliriz. İpuçları Kuran metninin her yerine serpilidir, ama en derli toplu ifadesini Araf’ta bulur. Mekke’de “indirildiği” rivayet edilen surelerdendir. Medine’de din kılıcını eline almadan önceki Muhammed’in inançsızlarla giriştiği polemikte kapıldığı öfkeyi ve belki çaresizlik duygusunu çok iyi ifade eder.
Şöyle okuyorum ben A’raf suresini.[1]
İlk on ayet Allah teorisini özetler. Emredici ve uyarıcıdır (2, 3). Karşı koyamayacağınız kadar güçlüdür, emir ve uyarısına boyun eğmeyeni cezalandırır (4, 5). Her şeyi bilir (7), adildir (8), size verdiği nimetler için şükretmenizi ister (10). Sizi o yaratmıştır (11).
Bunu seslendirilmemiş bir soru izler: O halde insanlar niye kötü? Cevap: Çünkü şeytan onları yoldan çıkarır (11-27). Bu cevap, yanıtladığından fazla soru doğurur. Şeytanı Allah yaratmadı mı? (11) Şeytanın kötülük iradesi eğer Allah’tan neşet ediyorsa Allah kötüdür, Allah’a rağmen meydana gelmişse Allah acizdir (12). Allah şeytanı cezalandırdı ise neden tam cezalandırmadı, kötülüğe devam etmesine izin verdi (13-15)? Tanrı adil ve gafur ise şeytanın kendi iradesine karşı gelmesine neden müsamaha gösterdi (16-17)? Eğer insanları yoldan çıkaran şeytan ise neden şeytanı değil insanları cezalandırıyor (18)? İnsanı Allah yarattıysa, fıtratındaki zaaftan o sorumlu değil midir (19)? Şeytan Adem’i kandırdı ise Allah neden zamanında müdahale etmedi (20-22)? Geç mi fark etti? Neden yarattığını ıslah etmek yerine cezalandırma yolunu seçti (24-25)? Şeytanı Allah mı görevlendirdi (27)? Şeytanın işi insanı yoldan çıkarmak mıdır, yoksa yoldan çıkmış insanı Allah adına cezalandırmak mıdır?
Özetle: Kötülüklerin olduğu bir dünyada Allah hem adil hem kadiri mutlak olamaz. Eğer adil ise acizdir, eğer muktedir ise zalimdir.
Bir başka itiraz, bu sefer belki Gnostikler cephesinden: Bu dünya eğer Adem’in günahı yüzünden mahkum olduğumuz bir ceza diyarı ise, o zaman dünya nimetlerinden tamamen el çekmek gerekmez mi (32)? Cevap: Allah bu dünyayı şükretmemiz için yarattı. Sadece fuhşu (yani aşırılığı), bağyi (isyanı) ve hakka aykırı olanı yasakladı (33). Kafanıza göre kural uydurmayın, Allah’ın elçisine kulak verin (35). Resullere karşı gelenler ve onları yalanlayanlar cezalandırılacaktır (36).
Kilit geçiş işte burasıdır. Bu dünya Adem’in günahının, ya da şeytanın isyanının cezası mıdır? Yani problem insanın yaratılışındaki bir zaaf mıdır? Yoksa tek mesele iman ve itaat midir? Bir başka deyimle, insanın ruhundaki ateşle, yahut bilgi açlığıyla, yahut edep yerinin hassasiyetiyle ilgili derin ve ebedi ve belki Allah’ın bile çözüm bulamadığı bir sıkıntı mı var? Yoksa Allah’ın elçisine boyun eğip namazını kılar, cihadını yapıp beşte birini ödersen mesele çözülüyor mu?
Medine’ye ve ahlaki tükenişe giden yolun ilk taşı döşenmiştir.
Sessiz soru: Eğer kurtuluş yolunu bizzat Allah değil senin gibi bir ölümlü gösterecekse, neden ecdadımızın yolundan gitmeyelim (38)? Onlar da senin gibi ölümlü ama bilgeydiler. Cevap: Onlar cehennemde yanacaklar, hem sizi de yanlışa sevk ettikleri için çifte kavrulacaklar. Bize inanmayan zalimdir, cayır cayır yanacak, müthiş işkenceler çekecek, müminlerin rahatını görünce kahrolacak, yalvaracak, rezil olacak, biz de onlara gününü göstereceğiz, zerrece merhamet etmeyeceğiz, al sana (40-51).
Burada Allah’ın sözcüsünün öfkeye kapıldığını görüyoruz.
Soru: Şu hayatta senden bize zarar gelmez, içimiz rahat; öldükten sonrası da karanlık, dirileceğimiz ne malum (53)? Cevap: Altı günde alemleri yaratan, gök cisimlerini yöneten (ki bunları siz de Yahudi-Hıristiyan öğretisinden biliyorsunuz) elbette son Yargıya da muktedirdir (54). Yağmur yağdırıp ölü toprağı dirilten, ölüleri de canlandırır (57-58).
Soru: Senin elçi olduğun ne malum? Cevap: Nuh’u yalanladılar (59-64), Hud’u da (65-72), Salih’i de (73-79), Lut’u da (80-84), Şuayb’i de (85-93), Musa’yı da (103 vd.). Allah hepsini kahretti, kavimlerini helak etti. Sizin sonunuz da onlar gibi olacak (93-100).
Bu cevap mıdır, çaresizlik patlaması mıdır?
Dönüp dolaşıp aynı soruya geri dönülür. Eğer Allah’ın elçileri apaçık delillerle (beyyināt) geldi ise insanlar neden inanmadılar (101)? Cevap: Çünkü Allah onların kalplerini mühürledi. Peki Allah neden böyle bir haksızlık yaptı? Çünkü onlar nankördü, fasıktı, müfsitti (101-103). Peki onlar nankör vb. oldukları için mi Allah kalplerini mühürledi, Allah mühürlediği için mi nankör oldular? Cevap: Akıbetiniz kötü olacak, cehennem, ateş, azap vb.
Soru: Resuller Allah’la bizzat muhatap oluyor mu? Cevap: Allah asla görünmez, maddi sıfattan münezzehtir (143). Peki ne biliyorsun? Cevap: Dolaylı kanıtlar her yerde, şu dağlar, kuşlar, yıldızlar vb. Soru: Demek ki Allah’ın delilleri muğlak, beyyinattan değil. Cevap: Dilerse mucize de gösterir; dağ parçalanır (143), Musa’nın asası yılan olur (106-107), yerden on iki pınar fışkırır (160), firavunu deniz yutar (136). Öyleyse sen niye mucize göstermiyorsun? Cevap: Göstersem de fayda etmez, çünkü onların adeti budur, gafildirler, görseler de inanmazlar (146), cezalandırılacaklar (147). Allah dilerse gözlerini açardı (176). Fakat onlar köpek gibidir, çirkindir, zalimdir, delalet içindedir (177-178), hayvan gibidir, şaşkındır, sapıktır; onları cehennem için yarattık (179). Allah onları yoldan çıkardıysa bir daha doğru yola kimse getiremez (186).
Mantıki çıkmazdan öfke krizine giden yolu burada açıkça görmekteyiz. Cevap veremezsen bağır.
Kritik bir soru: Madem Allah’ın onları helak edeceği belli, ne uğraşırsın ya Muhammed (164)? Boşuna çaba değil mi? Bırak Allah kendi işini görsün, senin işlevin ne? Allah aracısız iş göremeyecek kadar aciz mi? Cevap iki şıklıdır ve her ikisi de son derece ilginçtir. Bir, Allah’a mazeret olsun (164), yargı günü “biz bilmiyorduk, haberimiz yoktu” demeyesiniz diye (172). İki, belki aranızdan kulak verip doğru yola gelen olur diye (164). Çünkü Allah cezalandırıcı (seriü’l ikab) olduğu gibi merhametlidir de (167). Bana kulak verir, doğru öğretiye sarılır ve namaz kılarsanız ödüllendirileceğiniz kesindir (170).
E hani Allah mühürlemişti, ceza kesindi, ne yapsan boştu? Cevap: Beni İsrail de buzağı yapıp ona taptı, Allah’ın gazabı sonsuzdu (152). Ama Musa Allah’a yalvardı, şefaat diledi, birkaç akılsız yüzünden ümmeti helak etmemesini istedi (155). Bunun üzerine Allah onlara birtakım şartlar koştu (156). Tevrat ve İncil’de müjdelediği ümmi nebiye itaat etmelerini emretti (157-158). Kurtuluşun tek yolu benim peşimden gelmektir.
Fakat bu cinnet, sen deli misin? Hayır deli değilim, size tehlikeyi haber veriyorum (184).
Niye tek yol sen olasın? Başka yol göstericiler, başka öğretiler de var. Cevap: Çünkü onlar ölü, ben hayattayım. Onlar size yol gösteremez, ben gösterebilirim (192-195, 197-198). Çünkü Allah benim dostum, bana kitap verdi. Salihlerin dostudur, ben salihim (196). MAdem hakikatin tek kriteri sensin, kafana göre ayet uydurmadığın ne malum (203)? Cevap: Ben sadece aracıyım, Allah konuşuyor.
HALİM – Sonuç ne peki? Ne demek istiyorsunuz?
SELİM – İman yolu IŞİD’e çıkar. Sonsuz tevekkül ve tevazuyla, hoşgörüyle ve belki bir ironi duygusuyla donatılmışsanız belki o akıbetten kaçınabilirsiniz. Aksi halde gideceğiniz başka yer yok.

Dipnotu
[1] http://www.kuranmeali.org/kuran/araf-suresi/

25 Ocak 2018 Perşembe

Halim ve Selim 9: Kuran ahlakı (2)


HALİM – Hoşunuza gitsin veya gitmesin savaş, insanlık durumunun değişmez koşullarından biri. Mantığı ve ahlakı da maalesef çağdan çağa çok değişmiyor. Kuranı Kerim’in Enfal suresinde o mantığı yansıtmasında sizce rahatsız edici olan nedir? “Tokat atarlarsa öbür yanağını çevir” dese daha mı iyiydi?
SELİM – Mesele burada sadece savaş, çatışma, öldürme, esir alma, ganimet ve yağma meselesi değil. Çok daha derin düzeyde bir ahlaki vazgeçiş söz konusu[1]. Etik yargının nihai dayanağı ortadan kaldırılmış. Önerilen dayanak bireysel vicdan değil. “Hak” duygusu değil. Töre de değil, aksine yerleşik törenin ilkeleri açıkça iptal edilmiş. Bir ilke ya da öğreti, mesela On Emir ya da bir felsefi prensip de değil. Ya ne? “Allah ve onun Resulü”, yani önderliğe sadakat. Tarafgirlik, takım ruhu. “Biz” iyiyiz, “öteki” kötü. Ötekine empati yapalım diyen bizimkiler de kötü. Onları öldürebilirsin, hatta öldürmeye mecbursun. Esir alıp satabilirsin, malını yağmalayabilirsin, akraban ve dostun dahi olsa sözleşmeni lağvedebilirsin. Hatta tüm medeni insanların tanıdığı Beytullah harîmine sığınma hakkını göz ardı edebilirsin (Bakara 190-191). Ötekilerle aranda insan olmaktan ileri gelen asgari moral bağı çözüyoruz.
Ürpertici bir noktadır bu, Allah’ın bittiği yerdir. Ahlakı mutlak ve tanrısal temeller üzerinde yeniden inşa etme iddiasındaki bir öğretinin vardığı yere bakın!
HALİM – Aşirete, klana, kavme sadakat: Antik çağ toplumlarının ortak bakış açısıdır bu. Eski Yunan’da, Roma’da ahlaki öğretinin temeli bundan ibarettir. Hatta Tevrat’ın tüm mesajını böyle özetleyebilirsiniz.
SELİM – Haklısınız, antik toplumların hemen hepsinde bu bakış açısı egemendir. Tevrat’ta da, özellikle Babil Esareti öncesine ait kitaplarında, Beni İsrail dışındakileri kapsayan evrensel bir tanrının izi yoktur. 137. Mezmur gibi dehşet verici bir metni düşünün, Enfal suresi onun yanında masum kalır.
Ama istisnaları ve karşı akımları da düşünün. Homeros’un İlyada’sı belki o aşiret mantığının en katıksız ifadesidir. Ama dikkat ederseniz, “bizim” tarafın kahramanlığını yüceltirken öbürlerinin de onurunu ve insanlığını vurgulamaktan geri durmaz; Priam’a yahut Hektor’a “Ebu Cehil” diye aşağılayıcı bir lakap takmaz. Tarihi gerçeğe aykırı da olsa, Helenlerin tanrılarını Troyalılara yakıştırır; böylece Olympos tanrılarını bir tür kavimler-üstü hakemlik mertebesine yükseltir. Kuran’dan 1400 yıl daha eski olduğu halde Homeros’u bugün daha çağdaş ve daha anlaşılır kılan yönü bu yanılmıyorsam. Kuran’ın tanrısı bir tarafın tanrısıdır. Apollon da taraf tutar gerçi, ama kardeşi Athenē öbür tarafı tutar; yenişemediklerinde baba Zeus hakemdir. Demek ki son kertede bir evrensel yasaya referans var, Muhammed’in Medine aşamasında kapıldığı mutlak anominin aksine.  
Roma’nın ilkel dini bir kavim ve ecdat tapkısıdır, evet. Ama Roma iktidarı yayılmaya ve yurttaşlık bazı genişlemeye başladığı andan itibaren, müthiş bir esneklikle, başka kavimlerin tanrılarını panteonuna dahil etmekte zorluk çekmemiştir. Tarihin karanlık çağlarında Sabin ve Etrüsk tanrılarıyla başlar o süreç, Yunan tanrılarıyla devam eder, Anadolulu Cybele’yi zorlanmadan bağrına basar, Mısırlı İsis ve Osiris ile İranlı Mithra’ya kadar dayanır. İmparatorluk devrinde Stoikler, kavim ve devleti aşan bir insanlık ideali inşa etmek için uğraşırlar. Nihayet 4. yy’da Hıristiyanlığın kabulüyle, kimlik ve aidiyet bağlarını aşan bir ahlakı kavramsallaştırma yönünde büyük bir adım atılır.
Tevrat’taki evrimi de göz ardı etmeyin. Musa yasaları ile Yehoşua, Krallar, eski Nebi’ler dar bir kavmi mantığın eseridir. Ama Ezra ve Nehemya çağında, ve muhtemelen o devirde son şeklini alan Yaratılış kitabında, uzun listeler halinde Beni İsrail’in komşu kavimlerle akrabalık ilişkileri vurgulanır. Bu olguyu, MÖ 6. yy sonundan itibaren Pers İmparatorluğu içinde yer almanın getirdiği kozmopolitlik eğiliminden ayrı düşünemeyiz kanımca. “Biz Allah’ın seçilmiş kavmiyiz” tezinin yanına, “ama öbürleriyle akrabayız” karşı-nağmesi neden gelsin öbür türlü?
Verili aşiret bağlarını parçalamaya yönelik bir tür evrensellik Kuran’da da var, peki. Ama bu eğilim, eski Roma’daki gibi aşiretler-üstü bir konfederalizme, yahut Stoiklerde ve Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir bireysel vicdan öğretisine götürmez. Aksine, eski aşiretlerden daha katı ve dışlayıcı yeni bir gruplaşma yaratır. Daha katıdır, çünkü aşiretler dünyasında geçerli olan akrabalık, sözleşme, velayet gibi “insanileştirici” bağları reddeder. Müminler ile kafirler arasında insani bir ilişkinin zemini yoktur. Müminin görevi cihat etmektir. Ancak – bir tür zorunlu istisna olarak – kafir eğer boyun eğer ve “aşağılayıcı” bir cizye ödemeyi kabul ederse, tahammül gösterilecektir. O da ancak yazılı bir sözleşme bağlamında, ikinci sınıf insanlık statüsüne razı olması koşuluyla.



[1] Ahlaki feragat mi desem? İngilizcesi abdication, Almanca Versagen.

24 Ocak 2018 Çarşamba

Halim ve Selim 8: Kuran ahlakı (1)


HALİM – Kuranı Kerim’in Enfal suresini “ahlaken sıkıntılı bir metin” olarak nitelendirdiniz. Bu ifadenizi şaşkınlıkla karşıladım. Ne demek istiyorsunuz?
SELİM – Kutsal bir mesaj olma iddiasında bir metin,[1] ve ilk cümlesi savaş ganimetinin (enfāl) nasıl pay edileceğini anlatarak başlıyor: “Siz ona karışmayın, Allah ve Resulü karar verir” (1).
Geleneksel anlatı eğer doğruysa M 627 yılında, Hendek Savaşı ile ilk Yahudi katliamını izleyen günlerin mahsulü olan bir suredir. İman, sadece sadakate indirgenmiştir: namazını kıl, rızkına razı ol, yeter (2, 3). Savunulan şey bir ilke değil bir hiziptir: Allah müminlerle beraberdir (19). Onların kâfirlere karşı savaşmasını talep eder (5, 7). Kafirlerin duygularını umursamaz (8). Onların yüreklerine dehşet salınmasını, kafalarının vurulmasını, parmaklarının kesilmesini ister (12). Onları – adeta ünlü Auschwitz fotoğraflarındaki gibi – üst üste yığarak cehenneme atacaktır (37). Melekler düşmanı yüzlerine ve kafalarına vurarak öldürürken “alın bakalım yakıcı azabı” diyerek hakaret edeceklerdir (50).
Düşman sadece kafirler değildir, onlarla savaşmaktan şu veya bu nedenle imtina eden zayıf imanlılar da düşmandır (16). Bunlar, yeryüzündeki canlıların Allah indinde en kötüleridir (22). Allah onlarda hayır görse doğru yola getirirdi (23). [Demek ki Allah, yarattıklarının doğası/tıyneti karşısında çaresizdir; kudreti mutlak değildir.] Zayıf imanlıların zararı sadece kendilerine değil, ümmetedir. Çünkü Allah onları cezalandırmakla kalmayacak, bütün ümmeti cezalandıracaktır (25, 57). Nasıl ki firavunla beraber halkı da ceza görmüştür (54). Demek ki ümmet, Allah’ın müdahalesini beklemeden, cihada katılmakta tereddüt eden zayıf imanlıları cezalandırma hakkına ve görevine sahiptir. Aksi halde sonuçlarına katlanır.
Allah onları neden hemen cezalandırmıyor diye soran şüpheciler yanılgı içindedir. Çünkü Resul onlar arasında olduğu sürece Allah zayıf imanlılara bir şans tanımıştır (33). Resul’e itaat ederlerse kurtuluş umudu olabilir. [Burada net bir pazarlık mantığı görüyoruz. “Sizin işiniz bitti, kurtuluşunuz yok. Ama hele boyun eğin bakarız.”]
Savaşta aldığınız ganimetin beşte biri Allah’a, yani onun Resulüne aittir. Kuşkunuz olmasın ki yetimlere, yoksullara ve yolculara harcanacaktır (41). Cihat için atlarınızı ve diğer değerli mallarınızı feda etmekten çekinmeyin; hepsi size ileride tam olarak ödenecektir, kaybınız olmaz (60). Savaş esirlerini fidye karşılığında satabilirsiniz (67). Buna günah diyenler yanılıyor. Neden? Çünkü Allah ve onun Resul’ü izin verdi (68). Ganimet helaldir (69). Günah bile olsa, kalbiniz temiz ise Allah bağışlar (70).
“Mümin” tanımı nettir, maddeler halinde sayılır ve birkaç kez tekrarlanır. Bir, Allah’a ve Resul’üne iman edenler; iki, onunla beraber hicret edenler; üç, emrettiği cihada katılanlar; dört, (Medine’de) onlara yardım edip barınak sağlayanlar (72, 74). Bunların asli görevi birbirine yardım etmektir. Ümmet dışında kalan kafirlere, hatta kendi aşiret ve ailelerinin mensupları ile dost ve yakınlarına vermiş oldukları sözler geçersizdir (72). Çünkü kafirlerin aralarında dayanışma vardır (73); size verdikleri sözü tutmazlar (56). Ancak, ümmet dışında sözleşmeli olduğun birinden kuşkulanırsan önce sözleşmeyi fesh ettiğini ona bildir, öbür türlü fazla haince olur (58).
Özetlersek. Ahlakın ilkesel ya da evrensel bir dayanağı yoktur. Bizimle olanlar dosttur, olmayanlar düşmandır. Bizimle olmanın ölçütü lidere sadakattir. Düşman olmanın ölçütü lideri tanımamak, ve daha kötüsü tanıdığını söyleyip kalben ona muti olmamaktır. Evrenin Yaratıcısı ve Yargıcı bizden yanadır. Kendi aramızda güven ve dayanışma olmalıdır: birbirinizi kırmayın, kibirli olmayın, cömert olun (46-47). Düşmana karşı her şey serbesttir (ama sözleşmeyi bozacaksanız önceden haber verin).
Kusura bakmayın, bu bir ahlak öğretisi ise ben almayayım.
HALİM – Savaş, kıtal, ganimet, esir, fidye... Bunlar bugünkü anlayışımızda kınanan şeyler. Ama o günün koşulları çerçevesinde düşünürseniz anlayışla karşılamak lazım.
SELİM – Kitabınızın önerdiği ahlak genel ve evrensel bir öğreti mi, yoksa sadece “o günün koşullarında” mı geçerli? Eğer ikincisi ise problem yok. Olaya antropolog gözüyle bakarız, ilkel bir toplumun ahlak ve töresini yansıtan bir metin olarak değerlendiririz. Homeros destanlarına ve Ramayana’ya da öyle bakıyoruz, gerçi edebi değer açısından kıyaslanamazlar ama olsun.
HALİM – İnsanlara hitap eden bir kitabın, muhatabı olan toplumun güncel koşullarından bağımsız olmasını bekleyemezsiniz.
SELİM – Tamamen aynı fikirdeyim. Ama bu kitabın diğerlerinden farklı olduğunu söyleyen ben değilim sizsiniz. Eğer Allah yazdı veya dikte ettirdi ise, biraz daha geniş bir bakış açısından bakması yakışık almaz mıydı?
İçinde yaşadığı dünyanın cahil ve zalim olması, ahlaki önderlik iddiasındaki biri için gerekçe olamaz. Temel ahlaki aksiyomlar insanlık için birdir, çağdan çağa ve toplumdan topluma değişmez. Hele evrensel ve tanrısal olma iddiası güden bir mesaj, “günün koşulları” bahanesine asla sığınamaz, sığınmamalıdır.
Kaldı ki “günün koşullarını” abartmayalım. İsa’dan altı yüz yıl, Buddha ve Sokrates’ten bin yıl sonra yazılmış bunlar. İnsanoğlu henüz ahlaki ve felsefi derinliği tatmamıştı diyemezsiniz. Augustinus'un İtiraflar'ı Kuran'dan iki yüz, Boethius’un Felsefenin Tesellisi yüz yıl eskidir. İkisi de fevkalade derin ve nüanslı eserlerdir, üstelik kanın gövdeyi götürdüğü kargaşa içinde bir dünyada kaleme alındılar. Yani isteseniz, kalbinizi ve aklınızı açsanız, aklı başında birkaç kişiye danışsanız, insancıl bir ahlakın prensiplerine varmak o gün için dahi zor olmasa gerek.

(devamı var)


[1] Surenin Arapça aslı ile kırk kadar Türkçe çeviri denemesini şuradan izleyebilirsiniz: http://www.kuranmeali.org/kuran/enfal-suresi/

22 Ocak 2018 Pazartesi

Halim ve Selim 7: Ölümden sonra hayat


Halim – Ruhun ölümsüzlüğüne, cennet ve cehenneme de inanmıyorsunuz siz. Bu sizi korkutmuyor mu?
Selim – Neden korkutsun? Kedim de öldükten sonra bir yere gitmiyor, çok dert ettiğini sanmıyorum.
Halim – İnsanı kediyle eşitleyemezsiniz. Sizin bilinciniz var, geleceği tahayyül etme yetisine sahipsiniz. Bilincin ebediyen sönmesi fikrini kavramak ve bunu kabullenmek insan için imkânsız bence.
Selim – İnsanla hayvanı o kadar ayırmayın derim. Ölüme karşı refleks halinde bir korku tüm hayvanlarda var. Solucanda da, sinekte de, kedide de var. Ölüm tehlikesiyle karşılaşınca nasıl telaşla kaçıyorlar görmediniz mi?
İnsandaki ölüm korkusunun kaynağı aynı refleks olmalı. Niteliği mi farklı? Niceliği mi daha fazla? Bu konuda ampirik veri var mı bilmiyorum. Benim gözlemlerim o yönde değil. Ölümden sonraki yaşama inansın veya inanmasın insan bir şekilde normal yaşamını sürdürüyor, o açıdan kedilerden ya da solucanlardan bir farkımız yok. Ara sıra belki insanın sinirleri bozuk olduğu zaman kalbine abartılı bir ölüm korkusu girebilir, ama başka hayvanlarda böyle bir şey yoktur diyebilir miyiz ve neye dayanarak diyebiliriz bilmiyorum.
Ayrıca insan kavrayamadığı veya tahayyül edemediği bir şeyden neden korksun? Daha doğrusu tahayyül yeteneğimiz var diye neden tahayyül edemediğimiz ve edemeyeceğimiz bir şeyden özel olarak etkilenelim, benim anlayabildiğim bir şey değil. Faraza insana özgü öyle ekstra bir korku varsa da bunun birtakım masallarla telafi edilebileceğini hiç sanmıyorum. Cennet ve cehennem inancı sayesinde ölüm korkusunu aşmış kimseye rastlamadım. Aştığını iddia eden birinin, çocuğunun öldürülmesine özgür iradesiyle razı olduğunu görsem belki inanırım.
Halim – Hz. İbrahim...
Selim – Masaldır. Doğru olsa her normal toplumda deli veya katil muamelesi görürdü.
İbrahim ve İshak meselinin Tevrat’taki işlevi sanırım ukba alemine gerçekten (yani sözde değil kalben) inanan kişiye örnek olmasıdır. Demek nadirattanmış ki anlatma gereğini duymuşlar.
Halim – İshak dediniz.
Selim – Ben demedim Tevrat demiş. Yaratılış 22:1-14.
Halim – Cennette ebedi yaşam vaadi insan için büyük bir teselli ve umut kaynağı değil mi sizce?
Selim – Özellikle İslami cennet öğretisinin hangi yaraya merhem olabileceğini anlamaktan acizim doğrusunu isterseniz. İçinden dere akan bir bahçede trilyonlarca yıl oturuyorsunuz. Tek lüksünüz istabrak kaplı bir döşek, tek eğlenceniz birtakım kokmaz bulaşmaz lolitalar. Dünyada zulüm, adaletsizlik, günah gırla, o da eğer trilyon yıl sonra dünya hala duruyorsa. Sevdiğiniz insanların yarısı cehennemde tarifsiz acılar içinde. New York Times’a abone olamazsınız, sabahları Nutella isteseniz muhtemelen bulamazsınız. Allah yazdıysa bozsun, bunun nesi teselli edici ki? Düpedüz kâbus.
Halim – Cennetten böyle terimlerle söz etmenizi rahatsız edici buluyorum. Kuranı Kerim’in vadettiği Cennet hiç şüphesiz düz anlamıyla bir dünyevi zevkler bahçesi değil, mecazlarla anlatılmış bir saadet halini ifade eder. Nitekim bir ayette, cennetteki mutlulukların gözlerden saklı olduğu belirtmiş.[1] Peygamber Efendimiz bir hadisinde Cennette gözün görmediği kulağın işitmediği şeyler olduğunu müjdeliyor. Kastedilen şey şüphesiz maddi hazlar değil, deruni ve manevi bir mutluluk.
Selim –  Sanmam. Standart mübalağa deyimleri bunlar, “görülmemiş lüksler, işitilmemiş atraksiyonlar” anlamında. Kuran müellifinin en dar anlamda maddi zevkler dışında bir cennet tahayyülü olduğuna dair ben bir ipucu göremiyorum. Hurilere defalarca değinmiş, her seferinde edindiğimiz izlenim alabildiğine naiv bir cinsel haz nesnesinden söz edildiği. Hadislerde bedensel özelliklerini, bacaklarını, memelerini, kıllarını, çeşitli ifrazatlarını ayrıntılandırmış. Gerisi de hep Bedevilikten yerleşik hayata yeni geçmiş bir toplumun hayal dünyasından çıkma şeyler: akarsular, pahalı kumaşlar, egzotik baharatlar, şerbetler, kolayca dalından koparılan meyveler, mücevherat, altın ve gümüş eşya, kristal pencereli evler ve benzeri.
Mecaz olabilir mi? Olabilir elbette, niyet ettikten sonra her şey mecaz olabilir. Ama apaçık bir dille yazıldığını iddia eden bir kitap neden bunların mecaz olduğuna dair tek bir ipucu getirmemiş, göz kırpmamış, “ben böyle söylüyorum ama siz anlayın” gibi bir sinyal vermemiş, muamma olarak kalıyor. Ayrıca bu eğer mecaz ise daha başka nelerin mecaz olduğunu düşünmeliyiz. Mesela Cennet ve Cehennem mecaz ise Kıyamet ve ilahi Yargı da mecaz mıdır, ölümden sonraki yaşam bütünüyle mecaz mıdır, melek ve şeytan, Adem ve Havva, Nuh Tufanı, Musa’nın mucizeleri, Yusuf ve Firavun, Bedir savaşına katılan melekler, şarap ve domuz yasağı, İslamın şartları, Kâbe, kıble, namaz, oruç, miraç hepsi mecaz mıdır? Öyleyse vahiy ve risalet neden mecaz olmasın? Allah neden mecaz olmasın? Belki de yok öyle biri, şiirsel bir metafordan ibaret? Belki “biz alemi altı günde yarattık” derken Darwin teorisinden söz ediyor? Sonuçta bu kadar radikal bir mecaz teorisine baş vurursanız metnin kendisini esastan reddetmiş olursunuz. Elinizde elle tutulur bir öğreti kalmaz.
Müslümanlar bana sorarsanız Kuran’ın Cennet öğretisindeki kaba materyalist dilden çağlar boyunca rahatsız oldukları için ısrarla tevil yoluna gittiler, kitabın ve peygamberin apaçık sözünü başka türlü yorumlamayı denediler. Beyhude çabadır. O taşı çekerseniz bütün bina yıkılır.
Halim – Peki tüm dinlerin bir ahiret öğretisine yer vermesini neye yoruyorsunuz? Belli ki insanların derin bir ihtiyacını tatmin eden bir öğreti, yoksa bu derece geniş, neredeyse evrensel bir kabul görmezdi.
Selim – Bu da doğru değil. Tarihin belli bir döneminde belli bir kültürel gelenekte doğmuş bir inançtan söz ediyorsunuz. Eski Mısırlılarda gelişkin bir inançmış, fakat bugün Yahudi-türevi dinlerde bildiğimiz şekliyle ancak Milat dolayında Orta Doğu toplumlarında şekillenmiş bir mit. Yahudi ve Hıristiyan inançlarına sonradan entegre edilmiş. Tevrat metninde henüz böyle bir kavram  yok; Yeni Ahit’te olup olmadığı da pek şüpheli. Tam teşekküllü bir anlatı olarak ancak İslam kitabında yer almış.
Tek tanrılı olmayan antik dinlerde Cennet ve Cehennem yok, varsa da pek cılız ve marjinal bir hayal düzeyinde var belki. Halen dünyanın çeşitli yerlerinde Orta Doğu kökenli dinlerden etkilenmeden kalabilmiş olan inanç sistemlerinin çoğunda da yok. Özellikle Hindistan ve Doğu Asya’nın yüksek dinlerinde eşdeğer bir şey yok. Yani ölümden sonra ulaşılan bir paralel evren düşüncesi insanlığın büyük bölümüne yabancı bir fikir. Buna rağmen o insanların Ortadoğu dinlerine mensup olanlardan daha mutsuz ya da umutsuz yaşadıklarına dair bir belirti göremiyorum.
Halim – Ölümden sonra ruhun yaşamaya devam ettiği inancı Eski Yunan’da da var, ilkel kabile inançlarında da var. Budizm ve Hinduizmde haydi haydi var. Bence inkar etmiş olmak için inkar ediyorsunuz, ya da farklı şeylerden söz ediyoruz. Ne demek istediğinizi lütfen açıklar mısınız?
Selim – Hindu ve Budist inançlarından başlayalım. Bildiğim kadarıyla bunlarda, ölümden sonra ruhun ulaştığı ayrı bir alem ya da ayrı bir gerçeklik düzlemi yok. Reenkarnasyon var, öldükten sonra günahıma ve sevabıma göre başka bir varlıkta hayata dönüyorum. Geldiğim yer gene bu dünya, başka bir yer değil. Bu yaşamda tecelli etmeyen ilahi adalet problemini sanırım böyle bir mekanizmayla aşmaya çalışmışlar. “Merak etme” demişler, “kötülüğün cezası ve iyiliğin ödülü var, bir dahaki hayatında hesap görülecek.”
O teoride anlamadığım şey, eğer bilincim sürekliliğini korumuyorsa bir sonraki gelişim beni niye ilgilendirsin? Ruhumu devralacak çakalın dağdaki herhangi bir çakaldan farkı ne? O çakalın beni hatırladığına ya da benim günahlarımdan dolayı pişman olduğuna dair inandırıcı bir belirti yok. Ortadoğu dinlerindeki ahiret öğretisi galiba bu probleme çözüm olarak tasarlanmış. “Ödülü ve cezayı başka bir varlık taşımayacak, bizzat sen yaşayacaksın” diyor, “ama bu dünyadaki bedeninle, gözünle, kulağınla, sinir sisteminle değil, mana aleminde ayrı bir varoluş modunda.” İyi hoş da, o ayrı varoluş modunun içini bir türlü dolduramıyorsunuz, doldurmaya kalkınca huriler ve istabrak kaplı döşekler gibi ucuz bir materyalizmden öteye geçemiyorsunuz. Sanki bütün o “mana alemi” vs. muhabbeti, “gerçek dünyada adalet yok, günahın cezası ve sevabın ödülü yok” demenin çok dolambaçlı ve süslü bir dille itirafından ibaret. Adalet var ama sanal dünyada var. Oh ne ala.
“İlkel” dediğiniz inançlarda ölümden sonrasına ilişkin görüşler için Pascal Boyer’in kitabını[2] ben çok aydınlatıcı bulmuştum, göz atmanızı öneririm. Öyle anlaşılıyor ki, ölümü hemen izleyen günler ya da haftalarda ruhun bir tür gölge yaşamı sürdürdüğüne dair bir inanış hemen her toplumda mevcut. Ama teselli edici ya da ödüllendirici bir şey değil, genellikle karanlık ve kederli bir var oluş, belki bir uzvunu kaybeden insanların hissettiği hayalet uzuv gibi bir şey. Belli bir süre (mesela yedi gün, kırk gün, elli iki gün, bir yıl...) sonra geride kalanların yapacağı özel bir törenle ruh azat edilip ebedi istirahatgahına tevdi ediliyor, unutuluyor. Uzun vadede, yani istirahat ayininden sonra da gölge-yaşamını sürdüren bir ruh fikri çoğu kültürlere yabancı. Sadece yabancı değil, ürkütücü. Eğer istisnaen bir ruh yokluğa intikal etmeyi başaramamışsa bir problem var demek; özel tedbirlerle yatıştırılması ve istirahatinin sağlanması gerekir. Eski Yunan dininde de aşağı yukarı bu fikirleri görürsünüz – Oidipus’un babası Laios’u, Antigone’nin ağabeyi Polynikes’i düşünün. Gerekeni yapmazsanız ruh yaşayan insanlara musallat olur, o karanlık berzahta acı çekmeye devam eder. Sonra? Sonrası yok. 
Yunan edebiyatında, belki Yakın Doğu’dan esen rüzgarların etkisiyle, Ölüler Diyarına ilişkin birtakım öyküler anlatılmış – Odysseus’un ölüler diyarına yolculuğu, ya da Persephone, Orpheus ve Eurydike öyküleri mesela. Ama bunlar derli toplu bir öğreti oluşturmaz, daha ziyade edebi birer fantezidir. Her halükarda ölüler diyarı daima karanlık ve kederli bir yokluk alemi olarak canlandırılır. Yer altında zindan ya da mağara gibi bir yerdir, soğuktur, rutubetlidir. Besbelli Antik çağ insanı kabirdeki cesedin düşünce ve duyguları zihinde canlandırmaya çalışmış. “Ebedi alem var, oh ne güzel, korkacak bir şey yok” gibi bir fantastik düşünce henüz akıllarına gelmemiş.
Halim – Tevrat’ta ve İncil’de de Cennet ve Cehennem yok dediniz. Bu şaşırtıcı görüşü neye dayandırıyorsunuz?
Selim – Birtakım cüretkar tefsir cambazlıklarına başvurmazsanız Tevrat’ta ölümden sonraki yaşama ilişkin bir ibare bulamazsınız. Tevrat’taki Cehennem, yahut Gei Hinnom, Kudüs yakınında bir vadidir; Beni İsrail Allah’a isyankâr olunca Allah onları cezalandırır, cesetleri o vadiye atılır. Latinceye infernum, İngilizceye hell diye çevirdikleri şe’ol besbelli bu hayata ait bir ceza makamıdır, “ölüm”, “yıkım” ya da “kahır”dan öte bir anlamı olduğunu sanmıyorum. Peygamberlerin haber verdiği Mesih yine bu dünyada Beni İsrail’i selamete erdirip dünyaya adalet getirecek hükümdardır.[3] Yahudi inancında ceza ve ödül makamı olan bir öteki dünya fikri ancak Rabbiler çağında, yani Kutsal Kitap’ın telifinden yüzyıllar sonra belirmiş.
Keza İsa’nın öğretisinde ölümden sonrasına dair belirgin bir tez yoktur. İsa cennet ve cehennemden söz eder, ancak bunların ölümü izleyen ayrı bir alemde ya da reel dünyadan ayrı bir gerçeklik düzeyinde olduklarına dair bir ifade veya ima bulunmaz. “Ölülerin dirileceği” müjdelenmiştir; ancak kast edilen büyük olasılıkla manevi bir diriliştir, maddi dünyanın bağlarını manen terk ediştir. İsa müritlerini dünya nimetlerinden ve dünya kaygılarından vazgeçmeye çağırır; karşılığında “göklerin egemenliğini” vaat eder. “Yargı Günü” pek yakındır. Ancak sözü edilen Yargı, dünyada kurulacak yeni bir düzene ilişkindir. Önceden ölmüş olanların ilahi Yargı’dan nasiplerini nasıl alacaklarına dair Yeni Ahit’te herhangi bir bilgi bulunmaz.
Halim – Çarmıhta son nefesini verirken yanındaki suçluya “bugün benimle birlikte cennette olacaksın” dememiş mi?[4]
Selim – “Öleceğiz” dememiş anladığım kadarıyla. Son dakikaya kadar ilahi bir müdahale beklemişler. “Sen hiç merak etme, Göklerdeki Babamız duruma hakim.”
Hıristiyan öğretisindeki ölüm-sonrası yaşama ilişkin beklenti sanırım tam o noktada yaşanan büyük hayal kırıklığının bir çeşit telafi mekanizması. İsa çarmıhta ölüyor ve kıyamet kopmuyor. Hüsrana uğrayan müritlerini yatıştırmak için, Mesih’in pek yakında yeniden geleceğine ve onun gelişine dek geçecek olan (kısa) sürede ömrü vefa etmeyip ölenlerin de zamanı gelince geri çağrılacaklarına dair güvence vermek gerekmiş. “Ölsen de üzülme” demişler, “bekle, yerin garanti.” Süre uzadıkça işin rengi değişmiş, tüm müminlerin öldükten sonra uzunca bir süre Mesih’i bekleyeceği anlaşılmış. Derken Mesih’in gerçek zamanda gelmeye acelesi olmadığı görülünce, ebedi saadet umudu bu kez soyut ve manevi bir zamana transfer edilmiş, kabir karanlığında bir dakika bile beklemeden ruhlar Tanrının Krallığına kanat açmaya başlamışlar.
Sizin evrensel bir inanç olduğunu düşündüğünüz ya da insan var oluşunun olmazsa olmazı saydığınız şey işte o telafi çabasının edebi ürünüdür. Tarihin belli bir aşamasında, belirli kültürel koşullarda doğmuş bir anlatı.
Halim – Yahudiler ile Hıristiyanların ilahi hakikate ilişkin görüşlerinin muğlak olduğunu söylüyorsunuz. Nitekim Kuranı Kerim de onların itikatlarının muharref olduğunu yazar. Kurani gerçeği Cenabı Hak Adem’den (AS) Peygamber efendimize (SAS) kadar tüm nebilere bildirmiştir. Cennet ve Cehennemin asıl gerçeğini Kuran dışındaki bir kaynakta aramak beyhude çaba.
Selim – Diyelim ki dediğiniz gibi olsun. Bu sizin tezinizi çürütmez mi? Demek ki Kuran’dan önceki devirde insanlar doğru dürüst bir ahiret öğretisine sahip olmadan yaşamış, yaşayabilmiş. Oysa siz insan olanın öyle yaşayamayacağını iddia ediyordunuz. Sizi bilmem ama Sokrates ya da Aristo kadar yaşamak bana yeter, varsın öte taraftan bir beklentim olmasın.
Kuran yazarı bence o anlatıyı Talmud hocalarının spekülasyonlarından ve erken dönem Hıristiyan kilise literatüründen aldı, Arap toplumunun hayal gücüne hitap eden maddi ödül ve ceza imgeleriyle zenginleştirdi, kozmolojisinin merkezine yerleştirdi. Bir bakıma Tevrat ile başlayan bir kavramsal evrimin son aşamasıdır. Başta soyut ve belirsiz bir adalet vaadi vardır; son noktada, kumaş cinslerinden mobilya detayına, meşrubat seçeneklerinden hurilerin memelerine kadar her şeyi tanımlanmış bir tatil köyü konseptine ulaşırız.
Varılan yerin akli ve ahlaki açıdan isabetsizliği, ta baştan beri kavramın yanlış olduğunu düşündürüyor bana. Ölümden sonra gidilecek istasyonu hayal etmeye çalışırsanız varacağınız yer ya eski Mısırlıların erzak listesidir ya hurilerin bedensel teferruatıdır. Bence temelde o sevdadan vazgeçmek daha iyi.






[1] Secde 17.
[2] Pascal Boyer, Religion Explained: The Evolutionary Origins of Religious Thought, Basic Books 2001. Özellikle 6. bölüm.
[3] İşaya 2, 11, 51-52; Ezekiel 16, 39; Amos 9;
[4] Luka 23:43

21 Ocak 2018 Pazar

Halim ve Selim 6: Ne fark eder



HALİM – Allah hakkında söylenenler, insan kavrayışını aşan birtakım gerçekleri dile getirmek için kullanılmış simgesel ifadelerdir. Allah bu dünyanın olgularından ve kavramlarından münezzehtir. Kavrayamayacağımız ve ulaşamayacağımız bir düzlemde vardır. O düzlemde, bizim dünyamıza ait bilgiler ve akıl yürütme kriterleri geçmez. Orada gözsüz görme, beyinsiz bilme, parmaksız el, muhatapsız söz, harfsiz yazı, hepsi mümkündür. Burada bildiğiniz hiçbir şey orada geçerli değildir. Akli ve tecrübi kanıtlarınız orada işe yaramaz. Orada hiçbir şey göremezsiniz, meğer ki gönül gözünüz açık olsun.
SELİM – Olur. “Allah” adını verdiğiniz olgu hakkında söylediğiniz her sözün, bu son söyledikleriniz dahil olmak üzere, anlamsız olduğunu itiraf ediyorsunuz. Haklısınız, ben de aynı kanıdayım.
“Gönül gözü” deyimiyle ifade ettiğiniz şey insanın bazen akli kriterleri bir kenara koyup duygularıyla hareket etme eğilimi olmalı. Ona da itirazım yok, güzel bir şey. O bakış açısından kazanacağımız çok şey olabilir. Ama gönül gözüyle gördüğünüz şeyleri normal gözle de görebildiğinizi iddia etmeye başlarsanız korkarım kendinizi kandırmış ya da beni kandırmaya teşebbüs etmiş olursunuz.
HALİM – Gönlün galip geleceği bir sahada akli itirazlarınızın ne kıymeti var? İnananların pek çoğu aslında değindiğiniz paradoksların farkındadır. Buna rağmen, hatta tam da bu yüzden Allah’a inanmayı tercih ederler. Hıristiyan kilisesinin kurucu babalarından Tertullianus ne demişti? “Credo quia absurdum – iman ettim, çünkü akla aykırı.” İmanın özü bu nefes kesici atılım değil midir? Gözünü kapatıp o muazzam boşluğa kendini bırakmakta büyük bir lezzet olabileceğini görmüyor musunuz?
SELİM – Tabii ki gözünüzü ve kulağınızı aklın verilerine kapatıp, sübjektif yaşantınızı mutlak gerçek kabul ederseniz size ulaşmak için yapabileceğim çok şey yok. Duygusal dünyanız sizin için önemli olabilir, buna saygı duyarım. Fakat duygusal dünyanızın mutlakları üzerinden ortak bir dil kurmakta zorluk çekeriz. Daha doğrusunu şöyle ifade edeyim. Ontolojik gerçeklik, sizin ve benim öznel dünyamızdan bağımsız olarak var olan veya var sayılan şeydir. Dolayısıyla siz “gönül gözü” adını verdiğiniz öznel dünyanıza çekilmekle aslında inandığınızı iddia ettiğiniz şeylerin ontolojik gerçekliğinden geri adım atmış, ya da en azından onların ontolojik gerçeğini umursamadığınızı beyan etmiş oluyorsunuz. “Tanrı var” iddiasından vazgeçip “benim tanrım var” tezine geri çekiliyorsunuz. Eğer bunda ciddiyseniz tartışacak bir şey kalmaz, “olabilir” der geçerim. Duygusal dünyanız sizin bileceğiniz şey.
Fakat bence aklı küçümsemeyin. İnsanoğlunun aklı sayesinde biriktirdiği hazineleri bugün bin ya da iki bin yıl öncesine oranla olağanüstü boyutlara varmıştır. Bu çağda eğer rasyonel olmayan öykülere inancınız ayakta kalacaksa, aklın verileriyle yüzleşmek ve onlara rağmen ya da onlarla birlikte direncini koruyabildiğini göstermek zorundadır. Duygusal ya da etik ihtiyaca işaret etmek yetmez, aklın egemenlik sahasında bunların hangi zemine oturduğunu, ne kadar yer tutabildiğini görmek gerekiyor. Tertullianus iyi hoş, ama o kafayla Mars’a gidemezdi. Bırakın Mars’ı, Sosyal Sigorta idaresiyle baş edemezdi.
HALİM – Diyelim ki akli itirazlarınız doğru olsun. Diyelim ki Allah’ı kavrayışımızda mantıki tutarsızlık olduğunu gösterdiniz. Bunun inanan insanları etkileyecek bir başarı olduğunu düşünüyor musunuz? Siz Allah kavrayışımızdaki zayıf noktalara işaret edince “aa haklıymışsın” deyip inanmaktan vazgeçecek kaç kişi olur sizce?
SELİM – Tamamen haklısınız. Mantıki ve ampirik bazda tanrının varlığı ve yokluğu tartışması bugüne dek milyonlarca defa yapılmış, çok da verimli bir sonuca ulaşılamamış. En net kanıtlarla sonuca bağlasanız dahi, inanmaya karar vermiş insanları etkileme olasılığı düşük. “Ee, hepsi bu mu?” diye soranları şimdiden duyar gibiyim.
Bundan ne sonuç çıkar? Demek ki insanları tanrıya ya da tanrılara inanmaya iten şey akli bir çıkarım değil, belki a) psikolojik, veya b) ahlaki, veya c) toplumsal bir ihtiyaç. O ihtiyaçları tatmin etmek için tanrı(lar)ın yalnızca mit ya da varsayım düzeyinde değil, fiilen ve hakikaten var olduğunu iddia etmek gereğini duyuyorlar. Yani psikolojik, ahlaki veya toplumsal bir ihtiyaçtan bir gerçeklik türetiliyor. Biz o gerçekliği sorguladığımızda işin özüne dokunmuş olmuyoruz. Sadece kafa karıştırıyoruz. İşin özü psikolojik-ahlaki-toplumsal ihtiyaçtır. Asıl o konulara geldiğimizde meselenin can alıcı yerine geleceğiz. Buraya kadar izlediğimiz ontolojik tartışmayı bir saha temizliği olarak görün. Akli sahayı antik efsanelerin kalıntılarından temizlemeliyiz ki, o efsaneleri insanlar neden uydurmuş, neden inanmış, neden inanmakta ısrar ediyor sorularını sorabilelim.
Ontolojik tartışmanın galibi bence bellidir, o konuda şüpheye yer yok. Tanrı(lar) tezi akli ve tecrübi sahada ayakta duramayacak bir iddia. Ama mesele bundan ibaret olsa dünyada çoktan beri ne din kalırdı ne tanrı. Mesele bundan ibaret değil demek ki, başka bir güdü ya da kaygı var altta, öyle ki insanlar bunca akli kanıta rağmen tanrı(lar)dan vazgeçmiyor ya da geçemiyor.
HALİM – Peki ne kazandırıyor bize ontolojik eleştiriniz, kısır ve amaçsız bir zeka gösterisi dışında? Doğrudan ana meseleye girmek daha dürüst ve daha verimli olmaz mıydı?
SELİM – Ontolojik tartışmayı ben açmadım siz açtınız. Siz var dediniz, ben de bu iddianızın mesnetsiz ve anlamsız olduğunu kanıtlamak zorunda kaldım. Bu adımı atmadan diğer adımlara geçemezdik. Tanrı veya tanrılar eğer iddia ettiğiniz gibi varsa, insanların buna neden inandığı meselesi Frenklerin trivial dediği türden sathi bir mesele haline gelir: kedinin varlığına neden inanıyorlarsa aynı nedenle inanıyorlardır. Olmayan bir şeye inanıyorlarsa mesele esas o zaman ilginçleşiyor, değil mi?
Tanrının varlığı ve yokluğu meselesi sizin için ilginç olmayabilir, ama ilginç meseleleri tartışmaya açmak için bana sorarsanız vazgeçilmez bir adımdır.
Bir şey daha ekleyeyim. Ontolojik tartışmayı açmakla kalmadınız, tartışmanın merkezine de siz çektiniz. Eski zamanların tanrı anlayışında masalla gerçek, mitle teoloji iç içe geçmiştir. Anlatı örgüsü o kadar zengindir ki “gerçekten var mı” sorusunu sormak aklınıza gelmeyebilir. Oysa siz ve sizin gibi modern çağda tanrı fikrini ayakta tutmaya çalışanlar, tanrının varlığını mantıki ve bilimsel verilere dayandırma gayretiyle, ontolojik meseleyi olduğundan da daha ciddi bir mesele haline getirmektesiniz. Modern bilimin kahredici verileri karşısında, modern kozmolojinin ve modern biyolojinin açtığı engin ufuklarda ayakta kalabilecek bir tanrı inşa etmeye teşebbüs ettiniz. Hiper-ontolojik bir tanrıdır sizinki, mitolojik ve ritüel köklerinden uzaklaşmış, dağlarda insanlara görünmeyen, genç kızları iğfal etmeyen, Ganj nehrinde yıkanmayan bir tanrı; polemik makaleler diyarında yaşayan bir Varlık. O cihette bir çıkış yolu bulabileceğinizi zannediyorsanız, o yolun da kapalı olduğunu belirtmek gereği duydum öncelikle.
Bir de işin pop-kültürel cephesi var. Özellikle “ılımlı” denilen orta karar İslam dünyasında son yıllarda çok yaygınlaşan “bizim dinimiz akıl dinidir” hezeyanını kastediyorum. Bilirsiniz, hani “atom fiziğinin sırları Kuran’da yazılıdır”, “sünnetin sağlığa faydasını Amerikalı bilim adamları da itiraf etti”, “Cebelitarık’ın suları karışmıyor, ateistler bunu da açıklasın” türü safsatalar. Bu zihniyet bana çok zararlı geliyor, hatta Selefilerin ahlaki radikalizminden daha tehlikeli görüyorum. Çünkü insanoğlunun en değerli hazinesi olan aklını, bir daha kolay kolay düzelmeyecek şekilde dejenere ettiği duygusuna kapılıyorum. Bu açıdan da, öncelikle akli zeminde bir temizliğin yararlı olacağını düşündüm.



19 Ocak 2018 Cuma

Halim ve Selim 5: Ahlakın temelleri

HALİM – Bazı değer yargılarımızın fıtri olduğunu kabul edelim. Sizin içgüdü ya da genetik donanım dediğinize ben müsaadenizle fıtrat diyeceğim. Bu yargıların vicdan dediğimiz içsel duygu, ya da sizin deyiminizle “davranış algoritması” aracılığıyla tezahür ettiğini ve insanlar aleminde oy birliğine yakın kabul gördüğünü belirttiniz; buna da itirazım yok. O halde ahlakın, bir boyutuyla, organik bir temeli olduğuna hükmedebiliriz.

Fakat olay bundan ibaret değil ki? Değer yargılarımızın tümü böyle fıtri (ya da organik ve evrensel) bir temele dayanmaz. Dayandığını iddia eden Kant ve diğer liberal düşünürler bence bariz bir hata içinde idiler. İnsan yaşamında yer tutan ahlaki yargıların çok büyük bir bölümü “töresel” ya da “konvansiyonel” diyebileceğimiz davranış normlarıdır. Evrensel değildir, belli bir topluma ya da ümmete özeldir. Ecdattan tevarüs edilir; “ötekiler”e karşı “biz”i tanımlar. Öyle oldukları gayet iyi bilinir ve vurgulanır. Mesela Hintliler ineğe saygı gösterir; Türkler ekmeği ayak altına almaz; Müslümanlar için kadının örtünmesi ahlakın gereğidir; Zerdüşt töresinde yakın akrabalar evlenebilir; antik Yunanlar için ailenin ve klanın tanrılarına sadakat, ihmal edildiğinde cezası ölüm olan bir ahlaki yükümlülüktür. Oysa başkaları bu normları saçma, yanlış, geri, hatta ahlaksızca bulabilir.

Bence bu töreler olmadan toplum olmaz. Kimliği ve toplumsal aidiyet duygusu olmayan insan yaşayamaz; yaşasa bile, göçten geri kalmış leylek yavrusu gibi pek sefil, pek zavallı bir mahluk olur.

Şimdi işin can alıcı noktasına geliyorum. İnsanın ahlaki bünyesinin önemli bir bölümünü oluşturan töresel normların kaynağı vicdan değilse, akıl değilse, içgüdü değilse nedir? İçsel olmadığına göre besbelli dışsal bir kaynak olmalı. Nitekim bugüne kadarki tüm toplumlar törelerinin ilahi bir kaynaktan neşet ettiği inancında birleşmişler. Eski Yunanlar olsun, putperest Hindular ve Mecusiler olsun, Yahudi ve Hıristiyanlar olsun, nihai yasa koyucunun Cenabı Hak olduğu hususunda ittifak ederler. Toplumsal kimliğin temeli olan törelerini inandıkları tanrı veya tanrıların adıyla anarlar. Tanrı inancı, töreye dayalı değer yargılarının ilki ve kilididir. Mutlak bir yasa koyucuya iman olmadan bu yargılar ayakta duramaz; toplum çil yavrusu gibi dağılır; onunla birlikte birey de dağılır.

Hz. Musa’nın On Emri’ne bakın. On emrin altısı evrensel niteliktedir; bir başka deyimle Kant’ın kategorik buyruğundan türetilebilir: anana babana saygı göster, öldürme, çalma, zina etme, iftira etme, komşunun malına ve karısına göz dikme. Fakat diğer dört emir öyle değildir, ve başa onlar değil bunlar konulmuştur. Bir, Rabbinden başka tanrıya tapmayacaksın. İki, put yapmayacaksın. Üç, Rabbin adını boş yere anmayacaksın. Dört, Şabat yasağına riayet edeceksin. Bunlar soyut olarak insanı değil belli bir inanç topluluğunu, Beni İsrail’i ilgilendiren normlardır. Ve esas vurgulanan ötekiler değil bunlardır. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Musa, ahlak felsefesini Kant’tan ve liberallerden daha iyi anlamış.

Kuranı Kerim Allah’ın her cemaate kendi meşreplerince peygamber ve vahiy gönderdiğini bildirir. Ne yazık ki Cahiliye çağı toplumları kendilerine tebliğ edilen vahyi çeşitli şekillerde tahrif ederek yanlış yola düşmüşler, nihayet Hatem-i Enbiya olan efendimiz Hz. Muhammed vasıtasıyla ilahi kelam son ve açık şekliyle beşeriyete beyan edilmiş.

Tekrar size sorayım. Sizce ilahi bir mesnede dayanmadan insanlar salt vicdanlarının sesini dinleyerek gerçek bir ahlaki düzen kurabilirler mi? Allah inancı olmadan o kurdukları düzen yaşayabilir mi?

SELİM – Antropolojik bir ihtiyaçtan ve sübjektif bir inançtan hareket ediyorsunuz. Sonra nefes kesici bir sıçrayış yapıp sübjektif ihtiyaca objektif (ya da ontolojik) bir statü atfediyorsunuz. Toplumlar tanrıya ya da tanrılara inanmış çünkü bunun için belli sebepler varmış diyorsunuz. Eyvallah, sizinle aynı fikirdeyim. İyi de, bundan tanrıların var olduğuna dair bir karine çıkmaz; sadece tarihin bir döneminde faydası görülmüş bir mit olduğu sonucu çıkar.

Ayrıca, tarihin bir döneminde yaşamış belli bir kavmin mitolojisini diğerleri pahasına yüceltip veri kabul etmek nasıl bir iştir anlamadım.

Önemli konulara parmak bastınız, kabul edelim. Özellikle liberal ahlak öğretilerine getirdiğiniz eleştiri yabana atılacak bir şey değil. Gerçekten de insanların yaşamında içgüdüsel/evrensel normların yanı sıra töresel ya da konvansiyonel normlar büyük yer tutuyor. Aydınlanma Çağı felsefesi bu normları yok saydı. Bir kısmını birtakım mantıki zorlamalarla akli bir temele oturtmaya çalıştı (Descartes’ın tanrıyı rasyonelleştirme çalışmasını düşünün); geri kalanını “hurafe” sayıp çöpe attı. Oysa ki, evet, insanlar ecdattan miras aldıkları birtakım kültürel değerleri “kutsal” sayma eğilimindeler. Onları seviyorlar; benliklerinin bir parçası sayıyorlar; onlara uymaktan onur duyuyorlar. Ahlaki yaşamın temel taşları olarak görüyorlar ve o normlara uymayan yabancıları “ahlaksız” kabul ediyorlar. Misal: “Almanlar domuz yediği için karılarını kıskanmaz”, “Müslümanlar kadınları köleleştirir”, “Hindular taşa tapar”, “Beyaz Adam yerin ruhlarına saygısız” vb.

Fakat bu olguları, demin anlatmaya çalıştığım organik ahlak teorisi çerçevesine oturtmak bence zor değil. İnsanın genetik yapısından kaynaklanan bir grup-kurma güdüsünden söz ettik. Bu güdüden türeyen normlar bir değil iki çeşittir. Bazı normlar, genel anlamda grup oluşumunu mümkün kılan yönergelerdir (örneğin sözünü tut, yaşlıları say, zina yapma); diğerleri ise, spesifik bir grubu tanımlayan yönergelerdir (örneğin “bizde babanın yanında sigara içilmez”, “Katolik kızları böyle davranmaz”, “Şabata riayet etmeyen kafirdir”). Ahlakı elbette sadece genel anlamda güveni ve işbirliğini mümkün kılan normlara indirgeyemeyiz. Kant’ın hatası budur. Altyapıyı kurduk diyelim, sonra ne olacak? O altyapının üzerine bina nasıl kurulacak? O binanın da kendine göre usulleri, normları, bir edep ve töresi olması lazım.

Töre, tanım gereği evrensel olamaz. Çünkü kurduğumuz binanın işlevi “biz”i “öteki”nden ayırmak, “biz”e bir kimlik ve tanım getirmek. “Biz” iyiyiz. Neden? Çünkü erkek evladımızın pipisinin ucunu keseriz, çünkü Çeroki’ler gibi hain değiliz, çünkü kadınlarımız asla namahreme kıl göstermez, çünkü tapınaklarımızda kiraz ağaçları çiçek açar.

Bunların ahlaki normlar olmadığını söyleyemeyiz, çünkü insanlar eylem ve duygularını bu kurallar üzerine inşa ediyor. Bunlara gerek yok, iptal edelim de diyemeyiz, çünkü insanlar kendilerini grup aidiyetleriyle tanımlar. “Sen kimsin” diye sorduğunuzda önce mensup oldukları çeşitli grupları, yani töre birliklerini sayarlar; bununla gurur duyarlar, bunla kendilerine değer biçerler. Ortalama insan “kimsin” diye sorulduğunda “ben”i değil “biz”i söyler. Bireysel kazanımlarıyla övünen insan pek enderdir; daha çok modern çağın bir ürünüdür.

Tıpkı dil gibi düşünün. Dil yeteneği insanlarda evrenseldir; derin yapıları, Noam Hocanın gösterdiği gibi, genetik donanımımızın parçasıdır. Ama diller birbirine uymaz. Hatta dilin esas işlevi, Babil Kulesi meselinde gördüğümüz gibi, ayrıştırmaktır. “Biz”den olanla anlaşıyorsun, “yabancı”yı dışlıyorsun. Büluğ çağından sonra yabancı bizim dilimizi öğrenip konuşsa bile kimseyi kandıramıyor. “Yabancı, güvenilmez, potansiyel düşman” damgasını her kelimesinde, her hecesinde taşıyor. [bkz. nisanyan1.blogspot.com/2017/10/dillere-dair-bir-not.html]

Özetle söylemek gerekirse, bir, içerik bakımından evrensel olan normlar var – çocuğu koru, borcunu öde gibi. İki, içeriği ümmetten ümmete değişen ama yapısal özellikleri benzeşen normlar var – ecdadın tanrılarına saygı göster, cenaze törenine katıl, bayramlarda el öp, mambo jambo ayini yapmadan sevgilinle sevişme, milletin yiğitleri hangi sakalı bırakıyorsa sen de öyle yap, eşcinsel görürsen taşla gibi.

HALİM – Peki bu kuralları kim koymuş? Bir Allah inancı, tartışılmaz ve aksiyomatik bir iman olmadan bu kurallar yaşayabilir mi?

SELİM – Bir kere o kuralları Allah koymuş olamaz. Pardon, eğer Allah sizin iddia ettiğiniz gibi evrensel ve tarih-dışı ise o koymuş olamaz. Evrensel bir Allah koyduysa neden her kavme ayrı töre verdi, hatta neden her kavmin ayrı töresi olmasını insan varoluşunun temel kaidelerinden biri haline getirdi? Her birine ayrı töre verdiyse bir tanesinin – MS Yedinci yüzyılda Hicaz Araplarına verdiği törenin – tek ve evrensel olduğu fikrine nasıl kapıldı? Yeni Zelanda Maorilerinin ne günahı vardı?
Nasıl ki biyolojik evrim için tanrı fikri lüzumsuz bir hipotezse, ahlaki evrim için de aynı derecede lüzumsuz varsayımdır. Toplumlar nasıl kuşaktan kuşağa kendi dillerini oluşturuyorsa, kendi kutsallarını oluşturamamaları için bir mantıklı sebep yok.

O normları insanlar koymuş. Ali önermiş, Veli düzeltmiş, ötekiler de var olan inanç ve önyargılarına uygun geldiği için, ya da o anki problemlerine makul bir çözüm getirdiği için, ya da kural koyanı sevdikleri ve ona güvendikleri için, ya da o kuralları dayatan zümreye karşı koyamadıkları ve mecbur oldukları için boyun eğip benimsemişler.

Ancak o noktada enteresan bir mekanizma devreye girmiş. Herhangi bir Ali ile Veli’nin belirlediği toplumsal normlar kutsal olamaz, keyfi olur, fırsat bulunca herkes itiraz eder. Ortalığı “benim Ali ve Veli’den neyim eksik” diyenler sarar. Normların kutsal sayılması için zaman ve mekan ötesi bir yerden neşet etmesi lazım. Doğum izinin belli olmaması lazım. Tanrı ya da tanrılar dediğiniz şey, işte o iz silme operasyonunun adıdır. Flulaştırıcı filtredir. Ali yapmadı, Veli yapmadı, kim yaptı? İlahi bir kudret!

Gerçek dünyada kutsalları adım adım insanlar inşa ederler. Bazen milyonlarca insanın küçücük tercihleriyle, bazen toplumları aniden saran büyük sarhoşluk anlarında, bazı davranış normları genel kabule mazhar olur. Hemen peşinden bir amnezi süreci devreye girer, hafıza silinir. Kutsalın inşası işte o unutuşun hikayesidir. Tarih ilminin en büyüleyici konularından biridir. Gerçek tarih hırsla, kanla, entrikayla, iktidar ve biatle yazılır. Hemen peşinden anlatıcılar devreye girer. Bazı detaylar silinir; anlatılar olguya, tahminler dogmaya dönüşür; öykü mitleştirilir. Musa yasası “unutulmuşken” kral Yoşiya zamanında Süleyman tapınağının inşaat molozu içinde nüshası “keşfedilir” (2 Krallar 22:8-13). Kuran’ın Emevi halifesi Abdülmelik ile veziri Haccac zamanında nasıl derlendiği “unutulur”, insanlar “yok canım derlenmedi, sadece telaffuzu düzeltildi” öyküsünü inandırıcı bulmaya başlarlar. Aziz Francis’in stigmaları kendisi hayattayken pek konuşulmaz, ölümünün ertesi günü “hatırlanır”. [bkz. http://nisanyan1.blogspot.gr/2017/03/cemaat-ve-tarikatler-tarihinden-bir.html]

İlahi tarih işte o unutuş ve hatırlayışların tarihidir. Toplumsal hafızanın kıvrımlarında yeşeren küftür. İlahi irade, insan eylemlerinin ayrıntısı ve gerekçesi unutulduğunda kalan boşluğu dolduran mit örgüsüdür.

HALİM – Allah lazım mı değil mi, net bir cevap vermediniz.

SELİM – Verdim sanıyorum. Reel bir aktör arıyorsanız boşuna ararsınız. Kullanışlı bir araç ve faydalı bir hipotez derseniz, evet, tarih boyunca önemli bir amaca hizmet etmiş. Ama iki soru var. Bir, şart mıydı. İki, bugün, yani 21. yüzyılda bu işlevini sürdürebilir mi. Bunları ayrıca tartışalım isterseniz.

Dillerin etkileşimi


Komşu diller arasında sadece kelime alışverişi olmaz. Morfoloji (kelime yapım ve çekim yöntemleri), fonoloji (telaffuz özellikleri), sözdizimi (cümle kurma usulleri), deyimler ve diğer dil katmanlarında da etkileşim görülür. Böylece, kökeni farklı dahi olsa bir bölge dilleri uzun vadede benzeşebilir, hatta ortak yapısal özellikleri olan bir grup oluşturabilir. Bu şekilde oluşan öbeklere modern dilbilimin pirlerinden Trubetzkoy ve sonra Jakobson Sprachbund ("dilbirliği"?) adını verdiler.
Mesela Ermenicede, diğer HAvr dillerin çoğu gibi, geniş zamandan ayrı bir şimdiki zaman yok iken, güncel Batı Ermenicesinde (Türkçe +yor etkisiyle) +gor şimdiki zaman eki türemiştir. Aynı şekilde Eski Ermenicede çoğullar son derece karmaşık bir büküm (inflexion) sistemine sahip iken, modern dilde Türkçe +lAr ekine eşdeğer  +(n)er çoğul eki egemen olmuştur.
Alışveriş yönü hemen her zaman "yüksek prestij" dilinden "düşük prestij" diline doğrudur. Bu normaldir, çünkü dil etkileşimi iki yabancı zümre arasında paslaşma yoluyla olmaz, her iki dili iyi konuşan ve sık kullanan zümreler aracılığıyla olur. Oysa genel kural olarak "yüksek prestij dili" sahipleri "düşük prestij dilini" öğrenmez. Tersi olur, "düşük dil" sahipleri "yüksek dili" öğrenir ve bazen kendi aralarında dahi kullanırlar.
Bu kuralın istisnalarından ikisini sayalım. Biri, en "düşük prestijli" dil katmanı olan argodur. Argoda akım yönü genellikle düşük dilden yüksek dile doğrudur. İkincisi literatürde substratum etkisi adı verilen hadisedir. A dilini konuşanlar bir tarihte topluca B dilini benimsediğinde, eski dilin nispeten bilinçli olan ögelerini (özellikle "resmi" kelime hazinesini) terk ederler, buna karşılık nispeten bilinçsiz ögelerini (mesela cümle yapılarını, hane halkı ve uşaklarla konuşma dili deyimlerini) koruyabilirler. Örneğin İngilizcenin atası olan Anglosaksoncadaki Kelt substratum etkisi üzerine çok esaslı çalışmalar var. Türkiye Türkçesi için de keşke birileri öyle bir çalışma yapsa.

17 Ocak 2018 Çarşamba

Ermeni tarihçileri


Ortaçağda Ermeniler çok yazı yazmış diye dün belirttim. O yazıların önemli bir bölümünü vakanüvisler, yani yıl be yıl siyasi olayları kayda geçiren eski zaman tarihçileri oluşturur. İngilizcesi chronicler.
Aşağıda Ermeni vakanüvislerinin en tanınmışlarından bir kısmının listesini çıkardım. Sizin işinize yarar mı bilmem; benim işime yarayacağı kesin. Hemen hepsini çeşitli vesilelerle okudum da, kafamda bir sıraya koymayı denememiştim.
Rakamlar yaklaşık olarak vekayinamenin kapsadığı tarihler. Parantez içinde > ile gösterilen sayı, eser o tarihten sonra yazılmış olmalı demek. İsmin yanına parantez içinde yer adı belirtilmişse, vekayiname sadece o diyarın tarihine dair – Taron yani Muş, Vaspurakan yani Van, Ağuan yani şimdiki Azerbaycan’ın Gence tarafı.
İlk baştaki dört metin hayli problemli eserler. Agathangelos ve belki Pavstos Yunancadan çeviri olabilir; Zenob çok sonradan yazılmış veya aktarılmış bir metin; Khorenatsi güvenilir bir kaynak değil. Sonrakiler, zaman geçtikçe kalite ve güvenilirlik kazanmış.   
Hemen hepsinin İngilizce çevirileri şu adreste var: http://www.attalus.org/armenian/index.html . Tovma’nın Vaspurakan tarihi (copyright meselelerinden dolayı olmalı) yazık ki yok. Oysa Van-Hakkari bölgesel tarihi açısından hazine değerinde bir eserdir.
Agathangelos                                        250-330 (>450)
Zenob Glak                                             300-330 (>450)
Pavstos Buzant                                      319-384 (>450)
Movses Khorenatsi                               ...-428 (>450)
Ğazar Parpetsi                                       387-485
Sebeos                                                    572-660
Yovhan Mamikonian (Taron)              600-680 (>900)
Ğevond                                                   632-788
Tovma Artsruni (Vaspurakan)             851-904
Hovhannes Episkopos                          850-924
Ukhtanes                                                850-985
Movses Daskhurantsi (Ağuan)            ...-988
Stepanos Asoğik                                   888-1004
Aristakes Lastiverttsi                            1000-1072
Matteos Urhayetsi                               1000-1136
Mkhitar Goş (Ağuan)                            1130-1162
Kirakos Gandzaketsi                             1190-1241
Smbat Sparapet (Kilikya)                     951-1262
Antik Yunan ve Latin yazarlarından Armenia hakkında kapsamlı bilgi verenlerden birkaçını aşağıda saydım. Hepsinin modern dillere çevirileri internetten bulunabilir.
Herodotos (MÖ 5. yy), Ksenofon (MÖ 4.) Polybius (MÖ 2.), Strabon, Eski Plinius, Plutarkhos, Tacitus (MS 1.), Josephus, Appianus, Cassius Dio (2.), Ammianus Marcellinus (4.), Sozomen (5. yy), Prokopios (6. yy), Theophylaktos Simokatta (7.)...

16 Ocak 2018 Salı

Kavim isimleri kaygandır, yakaladım sanırsın kaçar


1129 senesinde yazmış bir Ermeni vakanüvisinin eserinde “1064 senesinde Taçikler Տաճիկք Urfa’ya akın etti” diye bir ifade görürsen ne sonuç çıkarırsın?
Bilgi no. 1: Pehlevice Taçik, Yeni Farsça Tacîk/Tazî, İranlıların Araplara ve özellikle Bedevi Araplara verdiği isimdir. Nitekim en erken Türkçe metinlerde de Tazik ve Tazî “Arap” demektir. Mesela 14. yy’a ait Orta Asya kaynaklı Kuran mealinde “Muhammad yalavaç tazi tili aytır erti” diye bir ibareye rastlarsan “M. peygamber Arapça konuşurdu” diye tercüme edebilirsin.
Bilgi no. 2: Modern devirde Tacik, “Türkistan’ın şehir ve kasabalarında yaşayan ve çoğu İrani asıllı olmadığı halde Farsça konuşan Müslüman halka verilen ad”dır. Stalin zamanında başka unsurlarla harman edilip ayrı bir ulus olarak tanımlanmışlardır. Bu Tacikler 1080 yılında Urfa’ya saldırmış olabilir mi? Zor.
Bilgi no. 3: Ermeniler en az 11. yy’dan beri Türklere Taçik (modern Batı Ermenice telaffuzu Dacig) adını verirler.
Urfa’yı yağmalayanlar (muhtemelen) bu üçüncüsü.
O Tacik ile bu Tacik arasında ilişki var mı? Bir bakıma var. Farsça Taçik/Tazik adı önce “Arap” demek iken 7. yy’dan sonra “Arap dinine mensup kişi, Müslüman” anlamını kazanmış. Anlaşılan 11.-12. yy’larda Müslüman olan ve Acem kültürünü benimseyen Asya Türklerine de bu etiket uygun görülmüş. Daha derine inersen muhtemelen enteresan şeyler keşfedersin, geçenlerde “Türkler nece konuşurdu” yazısında konu ettiğim mevzular. Ama şimdi bu kadarla yetinelim.
*
Roma biliyorsunuz İtalya’da bir kent. MÖ 700 küsurda kurulmuş, dili Latince imiş, Milattan hemen önceki yüzyıllarda dünyaya egemen bir imparatorluk olmuş. İmparatorluğun son kalıntısı Doğu Akdeniz havzasında 1453’e dek ayakta kalmış.
Bilgi 1: Doğu Roma imparatorluğunun Latince değil Elence konuşan halkına eski İranlılar ve Süryaniler Rom, Araplar ve onları takliden Türkler Rum adını verir.
Bilgi 2: İran terminolojisinde Osmanlı İmparatorluğu Rum, Osmanlı Türkçesi Rumî (“Romalı”) olarak adlandırılır. “Türkî” tabiri genellikle Orta Asya Türkçesi (Çağatayca) için kullanılır.
Bilgi 3: Osmanlı kullanımında an azından 17. yy sonlarına dek Anadolu coğrafyasına (İstanbul’dan Fırat’a kadar olan alana) Rum adı verilir. Mesela Evliya Çelebi bu coğrafyadan daima “bizim Rum diyarı” ve benzeri ifadelerle söz eder. Buna karşılık İstanbul’un batısı Rum Eli/İli’dir. Mantıksız mı? Mantıksız.
Bilgi 4: Modern Yunanca kullanımda Yunanistan halkına Romaiós (“Romalı”) demek caiz değildir, ancak Türkiye göçmeni Elenlere bazen aşağılayıcı bir tınıyla bu sıfat yakıştırılır. Modern Türkçe kullanımda Kıbrıs Elenleri de Rum’dur, fakat Kıbrıslı Elenler bu sıfatı kabul etmez.
Bilgi 5: Balkan Yarımadasında Latinceye benzer bir dil konuşan Ortodoks halk modern dönemde kendine Romın (“Romalı”) adını yakıştırmıştır. 1856’da kurulan ülkeye Romanya (“Romalılar Ülkesi”) adı verilir.
Bilgi 6: İsviçre dağlarında yaşayan ve İtalyancadan farklı bir tür Latin dili konuşan köylülere komşu Almanlar Rumunç (Romanisch, yani “Romalı”) adını verir.
Bilgi 7: Batı Avrupa Ortaçağlarında edebi “yüksek” Latince yerine bu dilin avam lehçelerini konuşan halkın diline Romantz, Romance, Romans adı verilirdi. Bu dilde ortaya çıkan ve çoğu aşk öyküleri ile kahramanlık menkıbelerinden oluşan sözlü edebiyata da, aşağılayıcı anlamda, aynı isim verildi. Daha sonra bu tür edebiyat “kültürlü” sayılan çevrelerin de ilgisini çekmeye başladığında, 16. yy’dan itibaren önce Fransızcada sonra komşu dillerde benzer tarzdaki “yüksek” edebiyat ürünleri de roman ve romans olarak adlandırıldı. 19. yy başlarında Ortaçağ halk edebiyatının aşk ve kahramanlık öyküleri yeniden moda olduğunda, bu tarza özenenleri ukelâ takımı romantik diye nitelendirdi.
Bilgi 8: Türkiye’nin batısı ile Avrupa’da yaşayan “Çingene” halkı kendini Rom veya Roma olarak nitelendirir. Bu ismin yukarıdakilerle herhangi bir ilgisi yoktur. Bir Hint dili olan Çingenece’de “adam” demektir.
*
Şimdi soralım. Ksenofon’un MÖ 401 tarihinde Şırnak civarında rastladığı Kardukh’lar Kürt müdür, değil midir?

(İpucu: Bu kelime Ksenofon’da yedi sekiz sayfa, ondan 400 yıl sonra yazan Strabon’da bir cümle olarak geçiyor. Başkaca birincil kaynak yok. Nece konuştuklarına dair bilgimiz yok. Dillerine dair elimizdeki yegane – olası – veri Strabon’un Pinaka, Satalka ve Sareisa diye aktardığı üç yer adı. Bunları da bildiğimiz bir dilde çözümleyebilmiş kimse yok.)

15 Ocak 2018 Pazartesi

Hassas konulara neden değinir insan


Dünkü yazıya başlarken niyetim Türk, Ermeni ve Kürt kolektif kimliklerinin ilk ortaya çıkış öykülerini kıyaslamaktı. Başlık da kafamda hazırdı, “Kim daha uzağa işer”. Sonra Kürt maddesi çok uzadı, öbür ikisine vakit ve yer kalmadı.
Bilen biliyor, kimin ne kadar işediği beni zerrece ilgilendirmiyor. Fakat kolektif kimliklerin oluşma süreci yıllardır ilgimi çekiyor. Esrarengiz yönleri olan bir süreç. Mitolojiden bağımsız olarak düşünülemeyen, belki düşünülemeyecek bir süreç. Belki de “resmi tarih” dediğimiz kolektif oto-delüzyon (topluca kendini kandırma) mekanizmasının ana damarı. Milletler yalan söylemeden asla “biz” olamıyorlar.
Bu olgu tabii bizi “milletler yalandır, çağımızda yok öyle şey, bak elalem aya gitti” neticesine getirmiyor. Aksine milletlerin oluşum öyküsünü büsbütün ilginç bir kültürel, felsefi, filolojik konu haline getiriyor.
*
Kavimlerin hiç biri diğerinden “daha eski” değil, olamaz da. İstediğin kadar geri git, kimliksiz ya da kavimsiz yaşayan, kendine ait bir dili olmayan bir insan güruhu bulamazsın. “Türkçe mi eski Kürtçe mi eski” sorusu, ancak küçük çocukların ve aklı tarihe veya herhangi bir ciddi konuya ermeyenlerin sorabileceği bir soru. İkisinin de kökü Adem ile Havva’ya – pardon, Afrika’dan çıkan ilk homo sapiens kabilelerine – gider.  
Geçerli sorular şunlar. Bir, bu kavim/dil ilk ne zaman kayıtlara geçmiş? Adı ne zaman anılır olmuş? Adı değişmişse nasıl, ne zaman değişmiş? Esasen bir filoloji (metin analizi) çalışmasıdır, ama dilbilimden, mitolojiden, arkeolojiden de beslenir. İki, ne zaman siyasi bir kimlik edinmiş? Yani devletçilik oyununa girmiş, aynı dili konuşan veya konuşmayan aşiretleri yutma sevdasını veya becerisini edinmiş, egemenlik iddia etmeye başlamış? Bu ikincisi çoğu zaman yazı kültürüne geçişle eş zamanlıdır, ama her zaman öyle değildir. Yazısız devlet zor, belki imkansız; ama yazı illa senin yazın olacak diye bir kanun yok, başkasının yazısıyla ve başkasının diliyle de devlet olunabilir. Bkz. Türkler, Persler, ilk Ermeniler vb.
Kürt dilinin kökeni hakkında yeterli bilgim var. İndo-Aryan anadilinin ayrışması genellikle MÖ 3. binyıl sonu ile 2. binyıl başına tarihlenir. İrani kavimlerin Mezopotamya sınırlarında belirmesi MÖ 2. binyıl sonları olmalı. Kardukh ve Gordu/Gordy boylarına ilişkin Yunan kayıtlarını elbette biliyordum, Ksenofon’u hatmedeli tam otuz sene olmuş. Ama doğrusu bunlarla güncel “Kürt” olgusu arasındaki irtibatın zayıf olduğunu düşünmüştüm. Strabon’daki Kürti (Kyrtioi) meselesi dikkatimi çekmemişti. Biri uyarınca fark ettim, konunun tahmin ettiğimden daha çetrefil olduğu kanısına vardım. Sizinle de paylaştım.
Kürtlerin siyasi sahaya çıkışı 10. yy dedim. O görüşümü değiştirmeye daha karar vermiş değilim, ama sarsıldığını itiraf edeyim. Dünkü yazının sonlarına doğru belki yorulduğum için fazla vurgulamadığım, ama ilgi çekici bir tema var. Kardukh’lar eğer “Kürt” ise bunların yurdu avuç kadar bir yer, Şırnak merkez ile Güçlükonak ve belki Eruh, o kadar. Ama onların adını taşıyan Gordyenê ülkesi Batman, Siirt, Hakkari ve belki İran’da Salmas illerini kaplamış; yüzlerce yıl az çok bütünlük arz eden bir siyasi birim olmuş; zaman zaman Yunan kaynaklarında basileús (“kral”) unvanıyla anılan liderleri de olmuş.
Bu bir siyasi varlık mıdır? Öyle görünüyor. Bilmiyorum. Bir bilene sormak iyi olurdu, ama yazık ki bilen yok. Bildiğini söyleyenlerin çoğu harıl harıl mitoloji üretmekle meşgul.
*
Dünkü yazıyı bitirip yayınladıktan beş dakika sonra aklıma bir hınzırlık geldi. Edit kutusunu açtım, ilk bölümün sonuna “Demek ki Kürdistan Türkiye’den kırk yıl daha eski” cümlesini ekledim. Maksat ne? Maksat eğlence olsun, tosunlar kudurup saçmalasın, biz de seyredip çekirdek çıtlayalım.
Ortalık karıştırmak dışında anlamı olan bir cümle mi? Bence öyle sayılır. Demek ki, 12. yy’da bir Ermeni vakanüvisi (Mateos titiz ve güvenilir bir tarihçidir, Türkçeye çevrilmiş ve TTK tarafından yayınlanmıştır), 11. yy’da oralarda hüküm süren Mervani hanedanının egemenlik sahasını “Kürdistan” diye adlandırıyormuş, ya da vakıf olduğu tarihi kayıtlarda bu ibare kullanılmış. İmdi, Anadolu ve Mezopotamya’da 1071’den eski birtakım Türk izleri olduğunu elbette biliyorum. Ama ülkenin herhangi bir yerinin Türk egemenliğine girmesi 1080 küsurlardır; Turchia adı ilk 13. yy ortalarında İtalyanlar tarafından telaffuz edilir; Türkçe metinlerde “Türkiye” adına bildiğim kadarıyla 1860’lardan önce rastlanmaz; resmen ve alenen “Türkiye” adının benimsenmesi ise önce 1915, sonra 1921’dir. Demek ki neymiş? Kürdistan Türkiye’den daha eskiymiş. Var mı aksini söyleyecek bir babayiğit?
Peki bundan ne sonuç çıkar? Memlekette “Kürdistan” adını yasaklamaya ya da yok saymaya kalkışanların cahil olduğu sonucu çıkar. Başkaca da önemli bir sonuç çıkmaz. Yani vaktiyle birileri oraya Kürdistan dermiş diye bugün de Kürdistan olmalı mıymış, olmamalı mıymış, bunlar komple tıraş. Kimse kimseye Ortaçağda bir Ermeni papaz öyle yazdı diye memleket vermiyor bu devirde.
*
Kürt ve Ermeni meseleleri sanırım “çağdaş” Türk insanının zihninde alabildiğince unutulması istenen tabu kavramlar. “Türk” ulusal kimliğinin kökenleri de, ister istemez bunlarla alakalı olduğu için, tabunun da tabusu bir konu. Bunlara dokunduğun zaman pek çoğu sanki mahrem yerine el atmışsın gibi irkiliyor. Ne dediğin hiç önemli değil, duymuyor bile ne dediğini. Konuya değinmiş olman yeter. Haykırmaya, ağzından köpük saçmaya başlıyor.
Ermeni ve Kürt dostlarımız içinde de benzerleri yok diyemem. Burada Türkçe konuştuğumuz için, o taraf daha ön plana çıkıyor sadece.
Doğru mudur el atmak, inanın bilmiyorum. Eskiden kafam daha netti, bu mevzuları deştikçe akılcı düşüncenin güç ve yaygınlık kazanacağına, tabuların sorgulanacağına, yeni bir ulusal konsensusa doğru bir adım da olsa yol alınacağına inanırdım. O yerleri geçeli şimdi yıllar oldu. Memleketten bir bok olmayacağı anlaşıldı. Daha ne uğraşırsın be adam diye sorarlarsa verecek cevabım yok.
Alışkanlıktır belki. Huy olmuş, bu saatten sonra değişmez.