5 Temmuz 2017 Çarşamba

İki tarihi roman

Mayıs ve Ağustos 2016’da Menemen Cezaevinden yazdığım iki mektuptan.

Marguerite Yourcenar, Hadrian’ın Anıları. Uzun zamandan beri okuduğum en iyi kitaplardan biri. Püf noktası: akıl. Akla hayranım. O kadar nadir bulunan bir şey ki, nesli tükenmiş varlıklar gibi, paha biçilmez bir şey. Beni duygulandırıyor. Akılla yoğrulmuş bir paragraf okuduğumda gözüme yaş geliyor.

Yourcenar berrak bir akla ve büyük bir kültür havuzundan damıtılmış dile sahip biri. 1981’de Fransız Akademisine seçilen ilk kadın oldu. Çevirmeni ve sevgilisi Grace Frick ile birlikte ABD’nin Maine eyaletinde deniz kıyısındaki bir köyde otururdu. (Benim eski kaynanamın yazlıktaki komşusu ve dostuydu, o da Fransızdı, biliyorsun.)

Kitapta birkaç konuyla mücadele ediyor. Bir, iyi eğitimli bir entelektüel siyasi iktidarla (mutlak iktidarla) nasıl başa çıkar? İki, öbür dünya, tanrı manrı gibi ucuzluklara kapılmadan akıllı bir insan nasıl dindar olur? Üç, aşkı ve güzelliği hayatın merkezine koyan biri, aşkın ölümüyle (ve genelde ölümle) nasıl yüzleşir?

Hadrianus, malum, Edirne’ye adını veren zat, 117-135 yılları arasında Roma imparatoru. Atina’da felsefe okumuş, siyasete atıldıktan sonra da geniş bir entelektüel çevreyle dostluğunu ve yazışmalarını sürdürmüş. Belki Roma’dan kaçmak için, yirmi yıl boyunca durmadan seyahat etmiş. Bolu’lu Antinous adlı 15-16 yaşında bir gence sırıl sıklam aşık olmuş. Üç dört yıl birliktelikten sonra Antinous intihar edince mahvolmuş. Oğlanı tanrı ilan edip çeşitli şehirlerde tapınaklarını inşa ettirmiş, rahipler atamış.

Yourcenar ciddi bir klasikçi. Hayal kurmuş tabii, ama inanılmaz derecede geniş ve detaylı ve disiplinli bir akademik altyapı üzerine kurmuş. Metni Hadrianus’un halefi olan Marcus Aurelius’un (gerçek) hatıratı üzerine modellemiş. Dönemin diline, üslubuna ve düşünce biçimine hakim; Romalı bir aristokrat ve filozofun aklıyla düşünebiliyor. Sonuçta şaşılacak kadar “hakiki” bir insanla karşılaşıyorsun. Mesela bir Osmanlı sultanında tahayyül edemeyeceğin kadar insani ve akılcı bir kişiliği algılayabiliyorsun. Sardinya’da yağmura tutulup Antinous’la birlikte bir köylünün evine sığınmaları ve orada Antinous’un herkes için balık pişirmesi sahnesi var mesela, gerçek bir olaymış. Yavuz Selim’i ve hatta bugünküleri böyle bir sahnede düşünemiyoruz.

*

Son zamanlarda pek pek övülen bir tarihi roman, Hilary Mantel, Wolf Hall. 1530 civarı, İngiltere’de 8. Henry sarayının entrikaları, Anne Boleyn, Thomas Cromwell, Thomas More vb.. Tarihi romanları neden sevmediğimi bir daha hatırlama fırsatı buldum. Tarihi roman dediğin şey sonuçta siyasetin ve iktidarın romanıdır. Güç mücadelesini ciğerinde hissetmemiş ve onu felsefi bir tefekkürle harmanlama fırsatına sahip olmamış bir yazar neyin tarihi romanını yazacak ki? Yüz tanede biri belki başarmıştır, başarsa. (Yourcenar’ı geçenlerde söyledim, Gore Vidal da müthiştir.)

Yazar dersini iyi çalışmış, detay veya atmosfer veya dil ve üslup hatası yok gibi. Konu da az çok sürükleyici. Ama dönem ve mekân hangisi olursa olsun, gerçek tarih o kadar ilginç ki, avamın elinde romanlaştırılınca yolunmuş tavuğa dönüyor.

2 yorum:

  1. Wolf Hall'un devam kitabı varmış: Bring up the Bodies

    Her iki kitap da Man Booker Prize kazanmış, şimdi 2019'a doğru 3. kitap yoldaymış: The Mirror and the Light

    https://www.theguardian.com/books/2017/jul/05/hilary-mantel-says-final-wolf-hall-book-unlikely-to-come-out-in-2018-as-planned

    YanıtlaSil
  2. Hocam, güzel bir inceleme olmuş ama konu biraz daha açılabilirdi.

    YanıtlaSil