27 Mayıs 2017 Cumartesi

Amerikan Liberalizmi Başka

Dünyanın hiçbir yerinde “piyasalar serbest olsun, devlet ticarete karışmasın” platformu üzerinden yüzde birin üstünde oy alan siyasi hareket görülmemiştir; bundan sonra görüleceğini de sanmıyorum.


Bir arkadaş Amerika’da neden sosyal demokrat parti yok, neden Amerikalılar sola “liberal” diyorlar, bizim liberal dediğimiz onların libertaryeni mi diye soruları sıralamış. Cevap yazdım.
Avrupa’da sosyal demokrasi ve/veya sosyalizmin maddi temeli sendikal harekettir. 1870-80’lerde doğdu, 1980’lere dek Avrupa siyasetinin en güçlü aktörlerinden biri oldu. Sendikalar çöktüğünden bu yana Avrupa'da sol partiler bence uzatmaları oynuyorlar. Gerçek bir varlık nedenleri kalmadı. Bürokratik-liberal düzenin ötekilere oranla biraz daha şehirli, biraz daha din-dışı varyantının temsilcisi oldular.
ABD’de sendikalar hiçbir zaman siyasi düzenin belirleyici bir parçası olamadı. Neden? İki şey geliyor aklıma. Bir, Avrupa proletaryasının, kökü köylülüğe dayanan bir sınıfsal kimliği/geleneği vardı. Kendilerini ayrı bir kültür, ayrı bir zümre, ayrı bir aksan, ayrı mahalle, ayrı aile yapısı gibi unsurlarla tanımlayabiliyorlardı. ABD’de öyle bir temel yok. ABD işçileri hiçbir zaman gerçek bir sınıf olmadılar. Olsa olsa ayrı etnik kökenlerle tanımlandılar (İrlandalılar, Yahudiler, Zenciler, Hispanikler vb. ). Proleter dayanışması ABD kültüründe önemli bir yer tutamadı.

İkincisi, tabii, acımasızca uygulanan devlet şiddeti. 1920-30’larda ABD'de sendikal hareketler kanla bastırıldı. 1950’lerde sol ve sosyalizm üzerinde muazzam bir siyasi terör yaratıldı. New York’un, Baltimore’un, Boston’un köklü sosyalist örgütlenmeleri vardı. Ama ulusal düzeyde asla örgütlenemediler, marjinal kaldılar.
Bundan dolayı ABD’de “sol” ve sendikal hareket, 1930’lardan itibaren, ancak Demokrat Parti yoluyla siyasi temsil imkânı bulabildi. “Liberal” kisvesi altında siyaset yapabildi. Sonucunu görüyorsun. Avrupa’da Liberal siyaset 1918 sonrasında izi kalmamacasına çökmüşken ABD’de hâlâ (en azından ismen) siyasi söylemin iki ana kanadından biri olmaya devam ediyor. Keza Kanada ve Avustralya’da.
ABD liberalizminin atası olan İngiliz liberalizminin öteden beri birbiriyle bağlantılı iki platformu vardı. Biri serbest ticaret, yani tacir ve yatırımcı sınıfının mümkün mertebe devlet müdahalesinden muaf olması. Öbürü dini taassuba itiraz, ki buna 19. yy sonlarında milli taassuplara karşı olmak da eklendi. Seçmen nezdinde asıl ağırlığı olan bu ikincisiydi. İnsanlar kiliseye tepki duydukları için, ya da “ezilen” halklara (özellikle İrlandalılara, daha sonra tüm dünya mazlumlarına, mesela Türk esareti altındaki Yunanlılara, Bulgarlara vb.) sempati duydukları için Liberal partilere yandaş oldular.
Bugünkü Amerikan Liberalizmi bu ikinci boyutu, yani dini taassuba ve milli zorbalıklara karşı olma tavrını ön plana çıkarmıştır; bu sayede Avrupa'da Liberal siyasi akımlar çökerken Amerika'da ayakta kalmayı başarmıştır. Az önce dediğim, sol/sosyalist hareketin Liberal cepheye iltihakı da bu dönüşümde rol oynadı elbette.
Liberalizmin birinci platformunu -- yani ticaret özgürlüğünü -- öne çıkarmakta ısrarcı olanlara ABD’de, senin de belirttiğin gibi, Libertarian adı veriliyor. Marjinal bir harekettir. Dünyanın hiçbir yerinde “piyasalar serbest olsun, devlet ticarete karışmasın” platformu üzerinden yüzde birin üstünde oy alan siyasi hareket görülmemiştir; bundan sonra görüleceğini de sanmıyorum.
Libertaryenizmin heyhey günleri 1980’lerdi, Reagan, Thatcher, Milton Friedman, Chicago ekolü vb. 1945’ten veya 1932’den bu yana süren sosyalizan politikaların Batı dünyasını ekonomik ve sosyal çöküntüye sürüklediğini birçok aklı başında insan gördü ve karşı uca savruldu. Makul bir tepki hareketiydi. Ancak Libertaryenlerin vaatleri tutmadı; aksine daha beter bir çöküşe doğru hızla yol alındığı anlaşıldı. En önemlisi, serbest piyasa ekonomisi ile bürokratik tahakküm arasında yapısal bir dayanışma olduğu milletin kafasına dank etmeye başladı. Piyasa ilişkilerini yaygınlaştırdıkça, onları regüle edecek ve polis rolü oynayacak devasa ve gitgide kontrolden çıkan bir kamu bürokrasisi oluşturmak gerekiyor. Ve nitekim Thatcher-Reagen reformlarının net sonucu (keza Türkiye’de Özal çağının sonucu) bürokratik yapının ıslahı değil, tam tersine, daha önce eşi benzeri görülmemiş boyutlarda bir kanser gibi büyümesi oldu. Korkarım ki bu hakikat daha iyi anlaşıldıkça Libertaryen düşünce, zaten sınırlı olan kamu desteğini büsbütün yitirmek zorunda kalacak. Bütün dünyada neredeyse devrim boyutları kazanan bir kolektivist, organikçi, doğacı, anti-kapitalist hareket var ve tahmin ediyorum ki yakın gelecekte dinecek veya sinecek bir şey değil.
Bilmem sorularına cevap verebildim mi?


24 Mayıs 2017 Çarşamba

Distopyalardan bir demet

Ardarda üç roman okudum. Cormack McCarthy, The Road, yıl 2006. Dave Eggers, The Circle, 2014. Michel Houellebecq, Soumission, o da 2014. Üçü de dehşetli birer distopya. Bilhassa mı seçmişim diye düşündüm. Yok, son yılların iyi romanları faslından rastgele sipariş etmişim. Belli ki dünyada distopya modası var. Medeniyetin sonu geldi, battık, bittik, mahvolduk nidaları dört yandan yükseliyor.

Felaketin kimliği değişken: McCarthy’de savaş sonrası ekolojik kataklism, Eggers’te Google ve onun temsil ettiği dijital tahakküm, Houellebecq’te İslam. Ama altta yatan tema bir: Kapitalizmin, ya da modernizmin, tükenişi diyelim. Doğal kaynaklar ve insani ilişkiler kudurgan bir hırsla paraya çevrilmiştir. İnsan yaşamına anlam ve değer veren şeyler kaybedilmiştir. İnsanlar düşman bir dünyada yalnız ve çıplak kalmıştır. Acz içinde, başlarına geleceği beklemektedirler.

Karanlık bir tablo. Belki biraz abartılı. Ama yabana atılır bir argüman olmasa gerek.

*

MacCarthy üçünün en zayıfı. Fikir 2006’da belki yeniydi, ama o günden bu yana o kadar çok post-kıyamet filmi ve dizisi izledik ki sanırım biraz sıradanlaştı. Dünyanın başına ayrıntısını bilmediğimiz bir felaket gelmiştir. Şehirler ve bitki örtüsü yanmış, hayvanların nesli tükenmiş, milyarlarca balık leşi okyanus kıyılarına vurmuştur. Yeryüzü kara bir külle kaplıdır. Hava, soluk alınamayacak kadar kirli ve kasvetlidir. Sağ kalan az sayıda insan, korku ve yalnızlık içinde, yamyamlık ve ölü soyuculukla vakit geçirmektedir. Her şeyini kaybetmiş bir baba ile oğul, açlık, sefalet ve ölüm korkusu ile dolu uzun bir yürüyüşle deniz kıyısına varmaya çalışırlar. Onları hayatta tutan şey umut ve sevgidir. Nihayet ulaştıkları deniz leş kokulu ölü bir sahil de olsa, yürüdükleri yolun kendisi yaşamlarının gerçek ve mutlak anlamıdır.

Klasik dini referanslardan arındırılmış bir tür Amerikan post-protestantizmi sanırım. Seveceksin. Affedeceksin. Umudunu yitirmeyeceksin. Sevdiğin insan için (pardon: erkek evladın için) yaşamını feda etmeye hazırsan yaşamı hak edersin.

Haklı mı? Haklı. Asıl marifet bunları klişeye düşmeden anlatabilmek. Teksaslı yazarımız orada tekliyor. Modern Amerikan yaşamının kültürel dekorundan arındırılmış bir tür yabani brutalizmi seçince belki klişeden kurtulacağını, hakikatin yalın haline ulaşacağını sanıyor. İlk başından beri Amerikan edebiyatının – ve Hollywood sinemasının – en bayat klişesinin tam da bu olduğu gerçeğini göz ardı ediyor.

*

Eggers’inki çağdaş bir Orwell uyarlaması. Kaliforniya’nın kör taşrasında manasız bir işte çalışan Rachel, Silicon Valley’e benzeyen bir yerde, Google veya Apple’a benzeyen bir firmada iş bulur. Oradaki yaratıcılığa, zekâya, uçarılığa, insancıllığa, özgüvene, sınırsızımsı özgürlüğe hayran olur. Üniversiteyi yeni bitirmiş yetenekli bir genç kadın için cennet burasıdır. Madalyonun öbür yüzü yavaş yavaş kendini gösterir. Özel hayat iptal edilmiştir. Networkleşen yaşamlarda birey, kitlesel akıl karşısında yalnız ve acizdir. Networkün sahipleri, kavuştukları olağanüstü gücü para ve iktidar hırsına alet etmişlerdir – alet etmişler demeyelim, iktidarın mantığına kaçınılmaz olarak teslim olmuşlardır. Rachel bir iki direnir, beyhude olduğunu anlar, teslim olur. En yakınlarını satarak yükselir.

Zevkle okunan bir roman. Dili kıvrak ve kaslı; bazı temaları geliştiremeden bıraksa da, kurgusu sürükleyici. Entelektüel derinlik zayıf, sonuç olarak San Francisco’dayız. Kültürel referans Hollywood filmleri, bilemedin college müfredatından akılda kalan üç beş isim (Sokrates, Shakespeare, Nietzsche). Ama Eggers zeki biri, ironi duygusu gelişkin, bariz bayağılıklara düşmeyecek kadar edebiyata aşina. Muhalifliği insana iyi gelen cinsten. Okunmalı.

*

Asıl sürpriz Houellebecq. Hatırlarsınız, bu zat Charlie Hebdo’nun saldırıya uğradığı hafta kafasında bir huniyle kapaktaydı. Huniyi görünce insan ister istemez önyargılı oluyor, bir medya soytarısı bekliyor. Değilmiş. Sansasyonu araç olarak kullanan, ciddi ve derin bir roman çıktı karşıma.

Fransa’da 2022 seçimlerini sol partilerle ittifak kuran İslamcılar kazanır. Karizmatik ve iş bitirici Muhammed ben Abbes başkan seçilir. İslamcılar kilit bakanlıkların çoğunu koalisyon ortaklarına bırakmayı kabul eder, ancak eğitimde ısrarcı olurlar. Laik devlet okulları kapatılır. Körfez sermayesi kesenin ağzını açınca kısa sürede son derece başarılı İslami okullar ağı kurulur. Sorbonne Üniversitesi kapatılır ve İslami Sorbonne adıyla yeniden kurulur. Etekler uzar, başörtüsü zorunlu olmasa da norm haline gelir. Şer’i hukuk gereği Müslüman olmayanların (Katolik okulları haricinde) ders vermesi yasaklanır. Fransız inteligensiyası durumu önce kibir ve küçümseme ile karşılar. Sonra yavaş yavaş çağa boyun eğer. Kelime-i şahadet getirip yüksek maaşla üniversitedeki kürsülerine dönenlerin sayısı artar. Eskiden kız öğrencileriyle kaçak aşk yaşayanlar, ikinci ve üçüncü eşlerine kavuştukça İslamiyete olan inanç ve sevgileri pekişir. Kısa bir müzakere süreci sonunda önce Tunus, ardından Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye Avrupa Birliğine katılırlar.

Romana asıl derinliğini veren boyut başka. Kahramanımız, Huysmann uzmanı bir edebiyat profesörüdür. Joris Huysmann önceleri Emile Zola’nın müridi ve liberal modernizmin önde gelen bir sözcüsüyken dönüşüm geçirmiş, dini keşfetmiş, 20. yy başlarında sağ-Katolik reaksiyonun bir çeşit Necip Fazıl’ı ya da Nurettin Topçu’su haline gelmiştir. Kahramanımız Huysmann’ın yaşamındaki belli başlı mekânları ziyaret eder. Çeşitli boyutlarıyla modern toplumun manevi tükenişini tartışır. Yahudi olan genç öğrenci sevgilisinin Fransa’da yükselen antisemitizm karşısında ailesiyle İsrail’e göçmeye karar verip orada yeni bir idealizmle tanışmasını buruk bir kıskançlıkla izler. Sonunda kaçınılmaz adımı atar.

Yani mesele İslam değildir, modern toplumdur. Fransız entelektüeli yüz yıldan beri bu probleme çarpmakta ve kaçmaktan başka çözüm bulamamaktadır.

*

Bunlarla aynı günlerde okuduğum öbür kitap bu vurguları kafamda daha şiddetlendirdi sanırım. Charles Eisenstein, Sacred Economics [teşekkürler Elif]. Yok, bu yaştan sonra dünya görüşümü baştan kuracak değilim. Ama gene de temel soruları ara sıra baştan sormakta yarar var.

Özel mülkiyet ve para ekonomisi insanları zenginleştirmedi, feci bir şekilde fakirleştirdi diyor. Doğal kaynakların ve kültürel varlıkların metalaşması sahiplenme değildir, öteki’nin dışlanmasıdır. Başkasının yararlanma haklarına set çekmektir. Özel mülkü tanımlayan işaret “Girilmez” levhasıdır. Bir toplumda para ekonomisinin yaygınlaşmasının net sonucu, gitgide artan sayıda insanın, gitgide kapsamı büyüyen alanlardan kapı dışarı edilmesidir. Ekonomik kalkınma diye tanımladıkları şey, bir fakirleşme sürecinin adıdır. İnsanların parasal geliri artmakta, buna karşılık parasız yararlanabilecekleri değerlerin (çayır, çimen, boş vakit, av, masalcı dede, çocuk bakıcısı komşu, arka bahçedeki keçi, akrabalık ve yardımlaşma ağları) kapsamı daralmakta, insanlar gitgide daha muhtaç ve çaresiz hale gelmektedir.

O çaresizlik hissi midir insanları “yandık, bittik, medeniyet batıyor, elimizden bir şey gelmez” duygusuna sevk eden, ister istemez akla gelen soru bu.

Eisenstein ayrıca faiz ekonomisinin sürdürülemez bir fasit daire olduğunu savunuyor, yüksek enflasyon ve eksi faize dayalı yeni bir para sistemi öneriyor. Fikirler ilginç, ama var olan sistemin neden yüzlerce yıldan beri insanlara bu kadar cazip geldiğini açıklamaya teşebbüs etmedikçe son tahlilde fantezi olmaktan ileri geçebilecekleri şüpheli.

Dipnot: McCarthy'nin kitabı 2011'de Türkçe'ye Yol diye, Eggers ise 2017'de Çember olarak çevrilmiş.   




21 Mayıs 2017 Pazar

Üniversite nasıl doğdu


Batının üniversitesini Doğunun medresesinden farklı ve üstün kılan bir şey var mı? Avrupa’nın büyük atağında üniversite belirleyici bir rol oynamış mı? Eskiden bu sorulara evet deme eğilimindeydim; simdi baktığımda pek öyle görünmüyor. İki taraf arasındaki benzerlikler, farklardan kat be kat daha güçlü.



Hastings Rashdall, The Universities of Europe in the Middle Ages. İlk basım 1895, revize edilmiş basım 1936. Üç cildin birincisi Bologna ve Paris üniversitelerinin (ve ucundan biraz Salerno Tıp Okulunun) oluşumu, 600 sayfa. İkinci cilt çeşitli Avrupa ülkelerinde 15. yy’a dek kurulan kırka yakın üniversitenin hızlı özeti, 350 sayfa. Üçüncü cilt Oxford ve Cambridge imiş, o elime geçmedi.
Anıtsal bir eser. Ortaçağ tarihçiliği 19. yy İngiliz tarih yazımının zirvesi ve göz bebeğidir, bu da o geleneğe yakışır bir çalışma. Sadece ilk ciltte 2200 kadar dipnotu, her biri ufak bir makaleye konu olacak nitelikte – Padua Üniversitesinde öğrencilerin askeri hizmetten muaf tutulması meselesi, yatılı kolejlerin ücreti meselesi, Paris’te öğrencilerin meyhane kavgalarına ilişkin mahkeme kararları, 1245 tarihli tüzük değişikliğinin anlamına dair farklı görüşler, Salerno’da okutulan tıp kitaplarının hangileri zorunlu idi, Floransa Üniversitesinin diplomalarına şehir idaresinin mührü hangi tarihte basılmaya başlandı, kitapçılar ve yazmanlar loncasıyla üniversite arasındaki fiyat ihtilafı nasıl çözüldü, bakalorya sınavlarında yapılan yolsuzluklara dair soruşturma raporları ve saire. Mesela 1290 küsur tarihinde hukuk hocası Odofredus’un ders ücretlerini ödemeyen öğrencilere dair şikâyeti (“quia scholares non sunt boni pagatores; scire volunt omnes, mercedem soluere nemo.”) Mesela Paris üniversitesi şansölyesine karşı Papalık nezdinde açılan temyiz davasının masrafları için öğrencilerden para toplamanın yasa dışı olduğuna dair karar.
Alıntı metinlerinin tamamına yakını Latince, bir kısmı üstelik kötü imlalı Ortaçağ Latincesi. Bilmiyorsan işin zor.
*
Universitas, yani “birlik, bir-araya-geliş”; Arapçası vahdetten ittihad. Bir tür sendika da diyebiliriz. Paris’te en erken 1208 civarında, Bologna’da 1215’te yazılı kaydına rastlanıyor, ama her iki kentte bu tarihlerden bir müddet önce örgütlenmiş olduklarına dair belirtiler var. İlki muhtemelen Bologna; Paris oradan fikir çalmış. 1200 yılında Paris’te bir Alman öğrencinin hizmetçisinin meyhanede dövülmesi üzerine çıkan ve haftalar süren büyük kargaşalıkta ilk kez üniversitenin bir hukuki temsil organına ihtiyaç duyduğu anlaşılıyor. Salerno belki ikisinden de daha eski, ama “üniversite” statüsünün belgesine ilk 1231’de rastlanıyor. Bu mühim, çünkü Salerno Güney İtalya’da ve Arap kültürel etkisinin Avrupa’daki en önemli kapılarından biri. Yani Salerno eğer ilk ise, bundan çıkarılacak sonuçlar var.
Bologna ve Paris iki ayrı model. Bologna’daki universitas bir öğrenci birliği olarak başlamış, Paris’teki bir hocalar sendikası, ama zamanla ikisi aynı yöne evrilmiş.
Bologna 12. yy’ın ilk çeyreğinden itibaren Avrupa’nın en seçkin hukuk hocalarını barındırmasıyla ünlü bir kent; aynı zamanda Papalığa karşı Alman imparatoru yandaşlarının İtalya’daki en önemli dayanak noktalarından biri. Avrupa’nın dört köşesinden buraya akın eden öğrenciler, şehir ahalisine karşı haklarını korumak için önce bir, sonra iki universitas kurmuşlar. Biri Cismontane, Bologna hariç İtalyalıların, diğeri Tramontane, “dağ ötesinden” gelenlerin, yani çoğunlukla Almanların birliği. Enteresan olanı, Bologna’nın yerlisi üniversiteli olamıyor, çünkü onların hukukunu ve güvenliğini korumak için ayrıca bir yapılanmaya gerek yok, zaten şehirli oldukları için yasaların güvencesinden yararlanıyorlar. İki üniversitenin toplam üye sayısı binleri bulmuş. Kent komününe rakip birer tüzel kişiliğe dönüşmüşler.
Zamanın usulü gereği her iki cemiyet birer rector (başkan) seçip ona itaat ve sadakat yemini etmiş. Başkan prensip olarak bir öğrenci, ama rektörlük masraflı bir iş olduğundan genellikle en zenginleri seçilmiş; zamanla işi profesyonel yöneticilere yükleyip törensel pozisyona çekilmişler. Öğrencilerle ilgili her türlü hukuki ihtilafta rektöre neredeyse sınırsız yargı yetkisi tanınmış. O yetki şehir otoriteleriyle çatışma noktasına vardıkça üniversiteler şehirden taşınma (secessio) tehdidini kullanmışlar; 1215’te topluca Arezzo’ya, 1222’de Padua’ya taşınmışlar. 1245’te şehir idaresi pes edip cinayet vakaları dışında rektoryal yargıyı en geniş şekilde tanımış.
Aynı yıl hocaların da rektöre bağlılık yemini etmesi şartı getirilmiş. Hocaların salaria’sını şehir ve üniversiteler ortaklaşa ödemeyi kabul etmişler. Üniversite tüzüğü derse geç gelen, belli sürede belli dersleri tamamlamayan, izinsiz şehir dışına çıkan hocalara para ve hapis cezaları öngörüyor. Üniversiteler ayrıca x tarihinde 39 üyesi olan kitapçılar ve yazmanlar loncasını ve şehir meydanında her hafta kurulan seyyar kitap pazarını regüle etmiş; öğrenci pansiyonlarını ve kira evlerini kontrol etmiş; fahiş kira alan veya öğrenciye kötü muamele eden ev sahiplerini bir yıl veya daha uzun süre ile yasaklamış; kötü ve yanlış nüsha yazan kitapçılara para cezası kesmiş.
Bu Bologna modeli. Padua, Pisa ve Güney Fransa’daki Montpellier üniversiteleri bu modeli izlemiş. Paris’te ise şartlar farklı. Bologna’nın aksine Paris bağımsız bir şehir devleti değil, bir kraliyet kenti. Papayla sürekli kavgalı olan Bologna’nın aksine Paris’te kilise krallığın iktidarına karşı bir melce, bir sığınak. Paris’teki okullar her zaman kilisenin koruması ve kontrolü altında olmuşlar; Paris Başpiskoposuna ve onun tayin ettiği şansölyeye (cancellarius, chancelier) boyun eğmişler, veya eğmemişler; onlarla kavga etmişler; onlara karşı koymak için universitas kurma gereğini duymuşlar. Nihayet 1215’te, kendisi de Paris ve Bologna üniversitelerinden doktor unvanına sahip Papa 3. Innocent’in fermanıyla rector seçme yetkisi kazanmışlar.
Paris’te ilk dönemde artes, ilahiyat, tıp ve hukuk olmak üzere dört fakülte var. Artes sözcüğünü “aşağı sanatlar” diye çevirelim. Aşağı Sanatlar mektebi öbür üçüne hazırlık okulu olarak düşünülmüş; gramer (yani Latin dili), retorik (yani düzgün yazma ve konuşma) ve diyalektik (yani doğru dürüst tartışma) sanatlarını – trivium, yani "üç yol"u – öğretmiş. Bu bölümden mezun olanlar bacalarius (“bekâr”) unvanını almışlar; yüksek fakültelerde okutman ve hoca yamağı olma yetkisini kazanmışlar. Ama üniversiteye üye olabilmek için üç yüksek fakültenin birinden magister (“usta”) ya da doctor (“hoca”) unvanı almak gerekmiş.
Magister ve doctor önceleri hocalar sendikasına kabul edilme anlamına gelen ve bununla sınırlı birer unvan. Ancak 1230’lardan itibaren sayıları artan bir dizi Papalık fermanıyla, önce Paris ve Bologna’nın, sonra diğer üniversitelerin hocalarına ius ubique docendi (“her yerde hoca olabilir”) beratı verme yolu açılmış. Böyle olunca hocalığın, ve dolayısıyla hocalık unvanı veren kurumların, bir üst resmi makam tarafından resmen ve alenen tasdik edilmesi yolu açılmış. Bürokrasinin ölümcül çehresi ucundan görünür olmaya başlamış.
*
Kurumsallaşmanın öncesinde elbette bireysel öncüler var. Ortaçağın büyük eğitim devrimini başlatanlar onlar.
  • Salerno’da Constantinus Africanus. Tunus doğumlu bir hekim, 1080 dolayında siyasi mülteci olarak İtalya’ya gelmiş. Arap, Yunan ve İspanyalı Yahudi hekimlerin eserlerini Latinceye çevirmiş; kısmen İspanyalı Ali b. El-Abbas’tan çevirerek Ortaçağların standart tıp ders kitabını yazmış. Tilmiz yetiştirmiş. Onun döneminde şekillenen Salerno tıp ekolü, altı yüz yıl boyunca Avrupa’da tıp eğitiminin çifte kaleleri olan Padua ve Montpellier üniversitelerinin anası sayılıyor.
  • Bologna’da Irnerius, ya da Guarnerius, Yrnerius, Varnerius: aslı Werner olmalı. 1110 civarında hukuk dersleri vermeye başlamış, tam o sırada eski Roma hukukçularının içtihatlar derlemesi olan Digesta’nın tam nüshasının Amalfi’de keşfedilmesi üzerine başlayan Roma medeni hukuku uyanışına öncülük etmiş. Sivil hukukun yüzlerce yıl üniversitelerde okutulacak olan klasik ders kitabını yazmış. Skolastik hukukun iki ağır topu Dr. Bartolus ile Dr. Baldus’u yetiştirmiş. Bu iki adı Molière ve Beauharnais’in komedilerindeki ukala profesör rolünden tanırsınız.
    Bologna sivil hukukçuların, dolayısıyla emperyalistlerin (yani Almancıların) akademik odağı olunca, karşı uçtaki Papacılar da mecburen gidişe ayak uydurup, şehirde sivil hukukun yanında kanon hukuku (yani kilise hukuku) kürsüsü açılmasına önayak olmuşlar. Kanon hukukunun mecellesi olan Decretum yazarı Gratian, çeşitli yerlerde hocalık yaptıktan sonra 1150’lerde Bologna’ya yerleşmiş. Yani 1110’larda tek bir hocanın açtığı yolda kent, kırk yıla kalmadan, hukukun iki dalında Avrupa’nın akademik odağı haline gelmiş.
  •  Paris’te hepsinden daha ilginç bir figür, Abélard: gerçek bir anarşist, bir entelektüel maceracı, hayatı boyunca otoritenin her şubesiyle çatışmış ve bedel ödemiş biri. 1100 civarında Bretanya’nın taşrasından Paris’e öğrenci olarak gelmiş. Zamanın mühim meselesi olan realistlerle nominalistler arasındaki felsefi çatışmada yer almış. Namlı hocaları münazarada rezil etmiş. Notre Dame katedrali yönetimiyle kavga ettiği için şehir surları dışında, Seine nehrinin sol yakasında, sonradan Paris Üniversitesinin nüvesi olan Ste. Genéviève mahallesine yerleşip orada ders vermiş.  Öğrencisi olan Héloise ile aşk yaşadığı için kızın ailesi tarafından yakalanıp hadım edilmiş. Bir süre taşraya sürgün edildikten sonra dönüp Paris İlahiyat Okulunun temellerini atmış. Skolastik felsefe metodunun başlangıcı sayılan Sic et Non’u yazmış. Sonunda ölünceye kadar Cluny manastırına hapsedilip yazı yazması engellenmiş. Halbuki en sadık öğrencisi olan Petrus Lombardus Katolik ilahiyatının yüzyıllarca el kitabı olan Sententiae’yi yazacak, 13. yy’ın aziz (saint) ilan edilen büyük ilahiyatçılarının hepsi Abélard’ın açtığı yolda yürüyecektir.
*
Sic et Non (“Evet/Hayır”), geleneksel diyalektik – yani münazara – tekniğini Batı’da felsefe ve ilahiyata uyarlayan ilk önemli eserdir. Felsefi tez bir dizi önerme halinde sunulur. Her önermeye karşı, akla gelebilecek bütün karşı-tezler sayılır, teker teker ele alınır, aklî kanıtlarla çürütülür. Tabii bu arada ortalama mümini şoke edecek karşı görüşlere de (tartışmak ve çürütmek maksadıyla da olsa) yer verilir. Misal: “Derler ki tanrı yoktur, ve bu yönde yedi adet iddia ileri sürerler… imdi, bu dedikleri doğru olamaz, çünkü…” 
Bu yöntemin şahikası, 1260-70’lerde Paris Üniversitesinde hoca olan Thomas Aquinas’ın Summa’sıdır. Lisedeyken okumuştum; sonradan merak edip Abélard’a da göz gezdirdim. Akıl yürütme ve yazı yazma üslubumu epeyce etkilemişlerdir sanırım. Yanlış Cumhuriyet’te bunu net görürsünüz. Ayrıca, olur olmaz her konuda birincisi şu, ikincisi şu, üçüncüsü şu diye listeler yapma alışkanlığım da kısmen oradan geliyor olabilir.
Şimdi merak ettiğim mesele başka. Abélard ve öğrencileri bu yöntemi kendileri mi keşfettiler, yoksa tam o dönemlerde benzeri münazara yöntemlerine pek meraklı olan İslam/Arap müderrislerinden fikir mi devşirdiler? Yazarımız (Rashdall) maalesef bu konuda suskun. Daha doğrusu bir 19. yy İngiliz medievalistinden, Ortaçağ Arap skolastizmi konusunda bilgi ve fikir sahibi olmasını beklemek haksızlık olur. Ah, diyor insan, bir oryantalist (yani Şarkiyatçı) da şu konuya bir ucundan el atsaydı! Geç 19. yy’ın engin global vizyonuyla 20. yy’ın kültürel çoğulculuğunu ve 21. yy’ın detay ve bilgi hakimiyetini bir araya getiren bir eser yazsaydı, Yüksek Ortaçağda Akdeniz’in iki ucu arasındaki kurumsal ve entelektüel etkileşimleri irdeleseydi.
Heyhat, yok artık öyle tipler. Bugün çıksa çıksa, Rashdall’ın 2200 adet dipnotundan birini tutup şişirip kitap yapacak biri çıkar, “Early Responses to Gratian’s Decretum: A Semi-Structural and Post-Annalist Cross-Cultural Perspective” gibi bir isimle yayınlar. Biz de okumayız.
*
Afrikalı Konstantin, Almandan bozma İtalyan Irnerius ve Parisli Abélard: üçü de üniversite kurumunun belirmesinden iki veya üç kuşak önce. Onlar bir yol açmışlar. O yol o kadar popüler olmuş ki, bir süre sonra hukuki ve kurumsal çözümlerle desteklenmesi gerekmiş. İşin içine beratlar, unvanlar, yetkiler, Papalık mühürleri, komiteler, içtihatlar, ceza çizelgeleri, iptal davaları girmiş.
Üniversite dediğin şey o. Bilimin bürokratik kabuğu.
*
İslami paralelleri mutlaka birilerinin incelemesi gerekiyor. Monografik malzeme yok değil, özellikle İspanyollardan bu konuyu çalışanlar olmuş. Ama genel bir sentez, bildiğim ve bibliyografilerden çıkarabildiğim kadarıyla, pek yok. Belki de vardır, ben bilmiyorumdur.
Elimin altında Ortaçağ İslam eğitim kurumlarına ilişkin eşdeğer bir kaynak yok. Onun için şimdi ne desem kulaktan dolma yorum/bilgi olacak. Gene de aklımda kalanları not edeyim.
  • Önce sosyal yapı. 12. yy ortalarını izleyen iki-üç yüzyıl İslam diyarında muazzam bir şehirleşme ve kozmopolitlik çağıdır. En şahane örneğini İbn Battuta seyahatnamesinde bulursunuz. Yanılmıyorsam 1320’ler olmalı, İbn Battuta Fas’ın Tanca şehrinden çıkar, namını duyduğu bir hocanın talebesi olmak için Kahire’ye gider. Orada bir süre kaldıktan sonra başka hocaların peşinden Şam’a geçer. Oradan, gene akademik referansla Konya’ya, İsfahan’a ve nihayet Hindistan’a yol alır. Her gittiği kentte kendisi gibi dünyanın dört ucundan gelmiş, aynı dili konuşan, benzer akademik konularla meşgul olan, yoğun bir tanışıklık ve dedikodu ağına sahip olan (“Hoca Falanüddin Şeyh Filanullah ile bozuşmuş, şimdi Tunus’taymış diye duydum”) alimler ve talebelerle karşılaşır; saygı ve dostluk görür. Kent yöneticileri ilim erbabına hürmet eder, sık sık sohbet ve işret için bir araya gelirler. Fakat talebelerle kent halkı arasında kavga ve gerilim eksik olmaz; suhte ayaklanmaları bazen kanlı sonuçlanır.
  • İspanya ve Sicilya’daki, hatta Tunus ve Mısır’daki medreselere Hıristiyan Avrupa’dan giden talebe sayısı hakkında en ufak bir bilgimiz yok. Ama gidenler olduğunu biliyoruz. En ünlüsü 999 yılında 2. Sylvester adıyla papa olan, çağın ünlü alimlerinden Gerbert d’Aurillac. Dört yıl Barselona’da bir manastırda okuduktan sonra, ilmi menbaından tahsil etmek üzere Müslüman hakimiyetindeki Toledo ve Sevilla’ya gittiğini vakanüvis Monmouth’lu Geoffrey belirtiyor. (Mamafih bunu  Gerbert’i karalamak amacıyla yazmış olması da mümkün. “Kökü dışarıda” olmak o çağda da etkili bir çamur atma yöntemi.)
  • Skolastik çalışmanın üslubu, metodu ve konuları bakımından arada çarpıcı bir benzerlik var. Batının gramer, retorik, diyalektik trivium’una karşı beri tarafta eğitimin temelini Arapça sarf, nahiv ve iştikak (morfoloji, sentaks, etimoloji), i’caz (retorik) ve cedel (münazara) oluşturmuş. Aristoteles külliyatı ile birlikte geç antik Neo-Aristocular, özellikle Porphyrios’un Isagogê’si her iki tarafta mantığın ve felsefenin çerçevesini tanımlamış. Bizde 19. yy’a dek medreselerde Gelenbevî Mehmed Efendinin İsâgucî  Şerhi’nin okunduğunu biliyorum;  Paris’te Abélard’ın felsefeye giriş noktası da Aristo’nun Kategorileri (Arapçası: makulât) ile Porphyrios.
  • Aristoteles külliyatındaki kilit eserlerin ilk kez 1200’den hemen önceki yıllarda Latinceye Arapçadan çevrildiğini, bu meyanda Liber de Causis ve De Differentia Spiritus et Animae gibi Arapça telif eserlerin de yanlışlıkla Aristo’ya atfedildiğini, 13. yy’ın ilk yarısında İspanyol filozof İbn Rüşd’ün – Averroes adıyla – Paris ve Oxford’da Aristocu felsefenin ana direği sayıldığını hepimiz biliriz. Ama mesela şu (benim için) yeni: Batıda diyalektiğin temel referans kitabı sayılan Rum alimlerinden Şamlı Yohannes (John of Damascus), adı üstünde, Suriyeli imiş. 9. yy’da Abbasi egemenliği altında yaşamış ve şüphe yok ki eseri Arap cedelcilerinden çeviri ya da uyarlama.
  • Keza Geç Antik çağın en orijinal düşünürlerinden olan (muhtemelen Suriyeli) Pseudo-Dionysios’un iki eseri, De Hierarchiâ Cæli (Semavi hiyerarşiye dair) ve De Nominibus Dei (Allahın adlarına dair) 12. yy’ın son çeyreğinde ilk kez eksiksiz olarak Latinceye çevrilmişler. Bunların, mesela, tastamam aynı yıllarda yazan Muhiddin el-Arabi’nin sudur (emanation) ve esmayı hüsna öğretilerinden farkını bilen varsa beri gelsin.
  • 1245 yılında Bologna’da (matematiği de içeren) astroloji kürsüsünde okudukları on bir kitabın en az altısı Arapçadan çeviri görünüyor. İlki tabii Algorismi de Minutis et Integris, yani El-Hwarizmî Kitab-ı Cebr ve Mukabele. Sonra Ptolemaios’un Almagest’inin Arapça çevirisinden çevrilen Theorica Planetarum, İspanyalı Yahudi alim Mesalaha yahut Maşallah’ın Usturlap Risalesi, İbn Sina’nın Kanon’undan seçmeler, Alcabitius adlı birinin yine Arapçadan çeviri Hukuki Astrolojiye Giriş kitabı, ayrıca Kastilya kralı X. Alfonso’nun yıldız tabloları ki onlar da şüphesiz Arap nücum (yıldızbilim) erbabının zîc tablolarından aktarmadır.
  • Bologna’da astroloji kürsüsü tıp okulunun şubesi olarak kurulmuş. Bu bir Arabizm, çünkü astrolojinin insan sağlığı üzerindeki etkisi meselesi Arap tıbbına has bir saplantı, eski Yunan tıbbında yok. İsteseniz “hurafe” deyip geçebiliriz. Gel gör ki mesela Copernicus öyle düşünmemiş. Polonya’dan kalkıp Bologna’ya kilise hukuku okumaya gelmişken astrolojiye de merak salmış, gezegenlerin yörüngesine ilişkin hesapları sadeleştirme fikrine ilk burada kapılmış.
  • Bologna’da oluşturulan hukuk öğretisinin içeriğinin Arap kaynaklarından bağımsız olduğuna şüphe yok. Ama biçim ve prensip açısından aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bütün hukuku bir içtihatlar ve yorumlar sistematiği olarak rasyonelleştirme çabası, 9. yy’da Bağdat’ta dört Sünni fıkıh mezhebinin oluşmasından bu yana İslam hukukunun karakteristik özelliği ve hatta İslam kültürünün belirleyici ögesi olmuş. Batı dünyası 11. yy ortalarından itibaren İspanya ve Sicilya’da, ardından Haçlı seferleri sayesinde haşır neşir olduğu Levant’ta İslam hukukuyla yakından tanışma fırsatını bulmuş. Bu hadiselerin üstünden daha birkaç yıl geçmişken birden bire eski Roma sivil hukukunun keşfi ve sistematik bir hukuk öğretisi kurma sevdasına düşülmesi, hemen peşinden bin sene keyfe keder yürüyen kilise hukukunun kanon (= kanun) adı altında kodlaştırılması, acaba “onlarda var bizde neden yok” sorunsalıyla alakalı olabilir mi?
Araştırmak lazım. Bilmemek kötü. Çok şey var öğrenecek, insan bazen ümitsizliğe kapılıyor.
*
Her iki skolastiğin püf noktası nedir diye sorarsanız, benim bile hiç beklemediğim bir cevap verir, sizi şaşırtırım.
Text kavramıdır. Daha doğrusu text ve context; Arapçası metn ve şimdi bir türlü dilimin ucuna gelmeyen öbür terim.
Text mesela Kutsal kitap ayeti, yahut Aristo metni, yahut ferman veya yasa maddesi. Context onun altına veya üstüne veya sayfa marjına çoğu zaman başka mürekkeple veya başka yazı tipiyle yazılan şerh, tefsir, tercüme, zeyl ve kenar notudur. “Hoca burada demek istemiş ki,” “Filan mahkeme şu tarihte yasayı şöyle yorumlamış ise de,” “Bazı yazmalarda bu ifade şöyle kayıtlı olup,” ve saire. İnsanoğlunun düşünsel evriminde yeni bir aşamadır. Antik çağ bunu bilmez. Rönesansın büyük editörlerini, tarih ilminde 17. yy’da başlayan büyük devrimi mümkün kılan düşünsel temel budur.
Şöyle diyelim: Bugün Türkiye’de halâ, misal, Hüseyin Rahmi’nin aslıyla uyarlamasını ayrıt edebilecek yayınevi sayısı bir elin parmaklarından az ise, skolastiğin bin sene önce ulaştığı düşünsel mertebeye henüz bizim buralar erişmemiş olduğundandır.
*
Batının üniversitesini Doğunun medresesinden farklı ve üstün kılan bir şey var mı? Avrupa’nın (1500’den sonra başlayacak) büyük atağında üniversite belirleyici bir rol oynamış mı?
Eskiden bu sorulara evet deme eğilimindeydim; hatta Kelimebaz’da çıkmış bir iki yazıda o yönde fikir beyan etmişliğim vardır. Şimdi baktığımda pek öyle görünmüyor. İki taraf arasındaki benzerlikler, farklardan kat be kat daha güçlü. Avrupa’daki üniversite özerkliğinin İslam alemindeki karşılığı var mıdır ve nedir, bir fikrim yok. Her halükârda entelektüel üretimin niteliği açısından iki taraf arasında 1400’lerin sonuna dek ciddi bir fark tespit etmek zor.
Aslına bakarsanız Batı’da üniversite kurumunun kendisi 1600’lere, hatta belki 1700’lere dek Ortaçağ skolastiğinin pek ötesine geçmiş görünmüyor. Luther ve Erasmus gibi istisnaları var elbette, ama Rönesansın ve Reformasyonun büyük düşünsel devrimleri, Galileo ve Newton’ın bilimsel keşifleri, Descartes ve Leibniz’in felsefi atılımları üniversite dışında, üniversiteden bağımsız ve hatta üniversiteye düşman mahfillerde gerçekleştiler. 
Nasıl oldu, neden oldu? Üniversite ortaçağda takılı kalsa da, üniversite eğitiminin 15. yy’da kazandığı büyük yaygınlığın toplumun genel kültürü üzerinde olumlu etkisi var mıydı? Bir ara o soruların da cevabını arayalım isterseniz.

18 Mayıs 2017 Perşembe

Neden Herkes Küfrediyor

Yüzüne baktığın insanın nerede kızdığını, neyi söylersem dayak yiyeceğini az çok kestirebilirsin. O disiplinden hazırlıksız azat edilen insanın bir müddet saçmalamasını çok görmemek lazım.

İki ayrı problem var, biri Türkiye’ye özgü, öbürü dünyanın konusu.

Türkiye’deki malum, isim telaffuz etmeye gerek yok. Kaba bir tehdit ve aşağılama dili, korkunç haykırışlar ve kan dondurucu terbiyesizlikler eşliğinde, günlük bir diyet halinde yıllardan beri televizyonlardan toplumun üstüne boca ediliyor. İki saat konuşup hiç kimse ve hiçbir şey hakkında iyi bir söz söylememek gücün gereği sayılıyor. Vatandaşın bundan etkilenmemesini bekleyemeyiz. Bir yerden sonra milli spor haline gelecektir. En şoke edici küfrü, en ürkütücü tehdidi düşünüp dile getirmek bir zekâ ve beceri belirtisi olarak algılanacaktır. Hayret edecek bir şey yok, normal.

Dünyadaki problem sosyal medya. Eskiden kamuya hitap etme şansı olmayan yüz milyonlarca insan şimdi aniden fikir meydanına döküldüler. Eskiden yüz yüze ilişkilerin disipliniyle sınırlıydılar. Yüzüne baktığın insanın nerede kızdığını, nerede sıkıldığını, neyi söylersem dayak yiyeceğini az çok kestirebilirsin. O disiplinden hazırlıksız azat edilen insanın bir müddet saçmalamasını çok görmemek lazım.

Kamuya – yani yüzünü görmediğin ve adını bilmediğin insanlara – hitap etmenin de bir disiplini vardır. Onun mekanizmaları farklıdır; yüzyılların tecrübesiyle bir dizi kamusal çerçeve oluşturulmuştur. Neyin nerede nasıl söyleneceği önce okulda, sonra dernekte, camide, yayınevinde, gazete yazı işlerinde öğretirler. Yanlış yaparsan yerine göre kaş göz ile, yerine göre tekme ve tokatla hatırlatırlar. Hayatında yayınlanacak yazı – makale, kitap, haber, reklam metni, beyanname, iddianame, sağlık raporu – yazmışsan, ya da radyo ve televizyonda konuşmuşsan bilirsin. Farkına bile varmayacak ölçüde içselleştirmiş olursun. Bir feedback loop’u* olmayan iletişim olmaz.

O yüzden sosyal medyanın bugün içine düşmüş olduğu anarşiyi bir geçiş dönemi olarak görmek lazım. Yüz milyonlarca insan birden bire bilmedikleri bir alana savruldular. İletişimi keşfedinceye kadar bir müddet hırıltı ile havlama arası sesler** çıkarmaları çok da yadırganacak bir şey değil; insanîdir. Mutlaka birtakım normlar oluşacaktır. Ama o güne dek kolektif öfke nereye kadar birikir, biriken öfke hangi global patlamalara yol açar, onu henüz bilmek mümkün değil.

Türkiye’deki hadise de aynı şeyin bir başka düzlemdeki paraleli midir? Evvelce kamu ile muhatap olmamış, aile-mahalle-kahvehane çemberinin dışına çıkmamış olan milyonlar, sembolik bir sözcü vasıtasıyla da olsa kamusal arenaya çıkıyorlar, iletişiyorum zannederken hırlamalarının sebebi acaba o mudur? Frankenştayn canavarının ilk iniltilileri midir duyduğumuz sesler? Zamanla alışırlar mı insan gibi konuşmaya?

Belki. Muhtemeldir. Tarihte ne barbarlar adam olmuş, bunlar neden olmasın, yeterli süre tanırsan.

*Geri besleme döngüsü imiş, pardon.
**Bkz. bu blogda Ahmet Altan yazısına gelen yorumlar.


15 Mayıs 2017 Pazartesi

Yazarımız Rölantidedir

Binbir zahmetle geliştirdiğim tükenmez kalemle yazı yazma yeteneğimi pat diye kaybettim.


Son yazıyı 12 Mart’ta yazmışım. Ondan önceki haftalarda üzerime bir hırs geldi, günde dört beş yazı döktürmeye başladım. Onların iletilmesi, temize çekilmesi, yayınlanması Nisan ortalarını buldu. Sonra şunlar bunlar oldu, düzen değişti, beklentiler değişti, yazamaz oldum. Bir buçuk aydır elime doğru dürüst kalem almış değilim.

25 Martta Foça Açık Cezaevine geçtim. Öncekilere oranla burası cennet bahçesi gibi bir yer. Daha doğrusu vasati Türk devlet memurunun hayalindeki cennet tatil köyü: çay bahçesi, kırık süs havuzu, güllü bordür, temiz hava, dağlar, uzakta deniz, çevrede yedi yüz tane sohbete hazır işsiz güçsüz adam. Daha ona tam adapte olamadan bir hafta izin kullandım; bir buçuk yıldan beri ilk kez dış dünyayla temasım oldu. Unuttuklarımı biraz olsun hatırladım.

Şimdi gene kürkçü dükkanındayım. Galiba bilgisayarım olacak, Çarli’nin emektar meleklerine daha az iş yükü düşecek. Ama bilgisayar beklentisi doğunca kötü bir şey oldu. Binbir zahmetle geliştirdiğim tükenmez kalemle yazı yazma yeteneğimi pat diye kaybettim. Şimdi aklıma bir yazı fikri gelirse kalemi ele almaya feci üşeniyorum, “dur, bilgisayar gelsin yazarız” moduna geçiyorum. Yaklaşık yüz tane yazı o yoldan embriyon halindeyken öldüler.

Arada çok kitap okudum. Az yazınca çok okunuyor. Houellebecq’in Soumission’u (“Teslimiyet” diye çevrildi galiba), Dave Eggert’in The Circle’ı, Cormac MacCarthy’nin The Road’ı roman faslından. Sonra Charles Eisenstein Sacred Economics (akıl sarsıcı ama nihai olarak fantezi), David Graber An Utopia of Rules (bürokratik egemenliğe dair parıltılı bir çalışma), Rashdall The Universities of Europe in the Middle Ages (anıtsal; bunu ayrıntılı yazacağım, sabredin), J.J. Norwich The Popes (papalığın tarihi, potboiler), Alastair Bonnett Off the Map (haritalarda yer almayan yerlere dair bir kitap; fikir ilginç, uygulama tıraş), bir de Cyprian Broodbank  The Mediterranean from the Origins to the Down of the Classical Age, Akdeniz havzası arkeolojisindeki en son her şeyi harmanlayan külliyatlı bir eser.

Hepsini birer birer yazacağım, söz. Şu bilgisayar gelsin…