23 Nisan 2017 Pazar

Dilin böyle pabuç gibi olmalı

Bir toplum düşün ki balta girmemiş ormana giderse ne yapar? Belediye parkındaki çocuk kaydıraklarını bulup onlarla oynar.


İngilizce neden lazım? Mesleki faydasını zaten biliyorsun, uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Bilgisayar programcılığından uçak tamirciliğine, turizmden narenciye yetiştiriciliğine kadar aşağı yukarı her sektörde vasıfsız elemanlıktan bir adım öteye geçmenin şartı sınır dışına elini ve aklını uzatmak, onun da ilk adımı dil bilmek. Yani İngilizce bilmek. Hem Mistır Bravn seviyesinde bilmek değil, elalemin yanında üst perdeden konuşabilecek kadar bilmek.

Yalnız bu değil. Türkçede üretilen yazı miktarı İngilizcede üretilenin küsuratı kadar. Tam rakamını okumuştum bir yerde, aklımda kalmamış, ama şoke edici bir sayı. E napalım, hepsini okuyacak değilim, bana yeter deme sakın. Mesele nicelik meselesi değil çünkü, niceliği biçince nitelik de başka bir boyuta düşüyor. Uçlar kesilince geriye vasat kalıyor. O uçlarda, vasata hitap etmeyen yayınlar vardır; herkesin bilmediği yerlerde gezen, öncü olan, yeni ufukları zorlayan, risk alan, yeni kıtalar keşfedenlerin yalnızlık ve cinnet dolu maceraları. Bunların Türkçeye gelme ihtimali sıfıra yakındır, konu isterse narenciye üretimi olsun, ister erken Wei hanedanı şiiri, ya da beyin mimarisindeki son keşifler. Dışarıda bin kişi okursa bunları, burada müşterisi bilemedin on kişidir, adam neden zahmet edip bassın? Dil bilmiyorsan mecburen bunlara fransız kalacaksın. Spesifik sınırları bırak bir yana, bizzat "sınırı aşmak" fikri sana uzak bir hayal olarak kalacak. Kristof Kolomb mu? Masal olmalı, bizde olmaz öyle şey. Hem gâvur ta oralara kadar zahmet etmiş gitmiş ne bulmuş? Bizim mahallenin camisini! Yeni kıtaymış, kıçıma anlat.

Bir toplum düşün ki balta girmemiş ormana giderse ne yapar? Belediye parkındaki çocuk kaydıraklarını bulup onlarla oynar.

Türkçede okuyabileceğin kitaplar da işte o kadar: Survivor kaydırağı.

Peki peki, tamam, istisnalar var, yılda bir ya da iki tane. Onları arayıp buluncasıya kadar İngilizce öğrensene?

15 Nisan 2017 Cumartesi

3 Mart 1924'te neler oldu? 1 - 2 - 3

Hiçbir diktatör ikinci bir iktidar odağına tahammül edemez. En nominal, en yetkisiz odak dahi diktatörün tırmanıcı iktidarına karşı zamanı geldiğinde bir muhalefet merkezine dönüşebilir. 


O gün çıkarılan üç yasayla cumhuriyet rejiminin rengi, şekli, rotası belirginlik kazandı. Yapılanları beş madde altında ele alacağız. Önce  halifelik ve hanedan, sonra şer’i kurumların kaldırılması, en son eğitimin birleştirilmesi.

3 Martta yazıyoruz ama bakalım bloga ne zaman yetişir.

1. Halifelik

Halifelik lağv edildi.

Pratikte bir anlamı olmayan boş bir unvandı. Atatürk’ün Nutuk’ta kullandığı ifadeyle “medlulü[1] kalmamış manasız bir lafz” idi. Saltanat kaldırılınca bir tür teselli armağanı olarak düşünüldü. Kemal’in gitgide tehlikeli hal alan diktatörlük eğilimine karşı emniyet freni olarak görenler vardı. Nitekim 29 Ekimde kişisel rejimin ilanından sonra, aralarında eski ittihatçıların ve Milli Mücadele önderlerinin bulunduğu muhalifler, Dolmabahçe sarayında fiilen ev hapsinde yaşayan halifenin etrafında birikmeye başladılar. Belki yaşlı Abdülmecit Efendi olmasa da, genç ve karizmatik oğlu Ömer Faruk Efendinin siyasette dengeleyici bir rol oynayabileceğini umdular.

Hiçbir diktatör ikinci bir iktidar odağına tahammül edemez. En nominal, en yetkisiz odak dahi diktatörün tırmanıcı iktidarına karşı zamanı geldiğinde bir muhalefet merkezine dönüşebilir. Halife, diktatör için tehditti. Giderildi. İslam mislam? Onlar hikâye, Halifenin dini bir yetkisi yoktu; İslami sembolizm kolayca nötralize edilebilecek nitelikteydi. Japon imparatoru Şinto dininde tanrı sayılır; İngiltere kraliçesi Anglikan kilisesinin başıdır: var mı bir sakıncası?

Kaldı ki vaktiyle halifenin siyasi yetkisi varken de İslam aleminde kayda değer bir etkisi görülmemişti. 1914’te cihadı ekber ilan edince ne oldu? Osmanlı sınırları dışında duyan olmadı. Mısır müftüleri “batıldır” diye fetva verdiler. Sözde Osmanlı tebaası olan Mekke Şerifi “sen değilsin asıl ben halifeyim” deyip ayaklandı.

Son halife, ayrıca, cumhurbaşkanı ve etrafındakilerin çoğundan daha “laik” ve Batı görgüsüne sahip bir zattı. Ressamdı. Sürgün edilince Paris’e gitti, yirmi yıl orda yaşadı.

2. Hanedan

Osmanlı ailesinin üç yüz küsur üyesi sınır dışı edildi. Acıklı bir olaydı, ama sanırım kaçınılmazdı. Düşen hanedanlar şansları varsa sınırdışı edilir. Şansları yoksa başlarına Rus hanedanının başına gelenler gelir, daha fena.

Ayrıca Boğaz kıyısında Beşiktaş’tan Kuruçeşme’ye kadar gerdanlık gibi dizili hanedan mülkleri meselesi vardı. Aileyi başından atmasan onları kime nasıl peşkeş çekeceksin? Reina’sından tut Galatasaray Adasına kadar o mülklerin 20. yy’daki tarihini izle, zaten Cumhuriyet rejimi hakkında başka bir şey bilmene gerek kalmaz.


3. Evkaf ve Şeriye
Evkaf ve Umuru Şeriye Vekâleti, yanlış hatırlamıyorsam 1921 veya 1922'de, Şeyhülislamlık makamı yerine ikame edilmişti. 3 Mart 1924'te çıkarılan 429 sayılı yasayla lağv edildi, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Daha çok simgesel bir adım gibi duruyor. Belki DİB'in siyasi inisyatif hakkı olmayan bir bürokratik daire olması hedeflendi. Sonuçta o hedefe varılamadı. Bakanlıktan farksız bir teşkilat kuruldu.

Ama o yasada asıl önemli olan madde bu değil, başkasıdır.

4. Şer'i hukuk
Tam metni elimde değil; o madde, özetle, Türkiye'de yasama ve yürütme yetkisinin münhasıran TBMM ve hükümete ait olduğunu söyler. Yani: İslam hukuku lağv edilmiştir, bundan böyle hukuki bir referas olarak ileri sürülemez. Filan yasa Kuran ayetine yahut İmam-ı Azamın içtihadına aykırı mıymış? Eh, uğurlar olsun, umurumuzdaydı sanki!

Prensipte büyük bir devrimdir. Önceki seksen beş yılda adım adım hayata geçirilmişti gerçi, ama gene de bu berraklıkta formüle edilmesi cesur adımdır. İslam ülkeleri tarihinde - belki Sovyet cumhuriyetleri dışında - bir ilktir; halâ da benzeri azdır. Alkışlamak gerekir. Yaşatılabilse ve kamu vicdanında yer etmesi sağlanabilse bugün bambaşka bir ülkede, hatta bambaşka bir dünyada yaşıyor olurduk. Olmadı, başka mevzu.

Prensipte böyle. Şimdi pratiğe bakalım.

Pratikte İslam hukuku birçok alanda çoktan yürürlükten kaldırılmıştı. En can alıcı mesele olan zimmi hukuku, yani gayrimüslimlerin statüsü alanında Kuran'a ve hadise dayalı hukuki düzen, 1839 ve 1856 fermanlarıyla tarihe karışmıştı. Ceza hukukunda şeri hükümlerin geçerliliği öteden beri muğlaktı; 1840 ve 50'lerdeki ceza kanunnameleri ile büsbütün kaldırıldı; Fransa'dan ceza ve ceza muhakemeleri usul yasaları ithal edildi. Özel hukuk alanında dahi İslami statüko çoktan sarsılmıştı. Mesela İslam hukukunun yerleşik kurumlarından olan kölelik ve cariyelik, 1840'lardan itibaren peyderpey yasadışı ilan edildiler. 1850 ve 60'larda çıkarılan yasalarla, İslam hukukunda yeri olmayan faiz, kambiyo senedi, anonim şirket, kamu tüzel kişiliği, belediye gibi kavram ve kurumlar benimsendi.

1924'te geriye ne kalmıştı? Adı üstünde, evkaf ve umuru şer'iye kalmıştı. Evkaf, yani vakıflar; vakfedilmiş mülklerin yönetimi ve özellikle satılabilirliği. Umuru şer'iye, yani özel hukuk işleri; nikâh, miras, velayet, vesayet, nafaka, borçlar, basit ortaklıklar vb.

Şer'i hukukun bu alanlardaki temel işlevi, özel mülkiyeti olağanüstü muğlak, içinden çıkılmaz bir içtihatlar, yorumlar, kıyaslar ve fetvalar labirenti içine hapsetmekti. Lağvedilmesi özel mülkiyetin yolunu açtı. Ekonomik değerlerin paraya çevrilmesi sürecini hızlandırdı. Şark mahallesinin eciş bücüş sokaklarına buldozer sokma etkisi yaptı. 1924 reformunun ve onun ayak izlerinden giden 1926 Medeni Kanununun net sonucu budur. Gerisi detay.

İyi bir şey miydi? İyiydi sanırım. Belki de kaçınılmazdı. Ucunun TOKİ konutlarına kadar dayandığını düşünsen yine de iyiydi diyebilir misin? Bilmem. Modern dünya iyi midir diye soruyorsun. Ne bileyim?

Mülkiyetin serbestleşmesi bir bakıma 8. Henry'nin İngiltere'de kilise mülklerine el koyması ayarında bir olaydı. Orada yüz yılda dünyanın en dinamik ekonomisini doğurdu. Burada belki yeterince güçlü bir kapitalist iradeden beslenmediği için kısa zamanda tıkandı; halkçılık, garibancılık, gelenekçilik ve bürokrasiden oluşan bir batakta yavaşça boğuldu. (Ancak 1980'lerde Özal'ın, 2000'lerde şimdikilerin çabalarıyla - çok geç - yeniden kıpırdayabildi.) İyi mi oldu, kötü mü? Tartışalım bir ara.

*

Şeri hukukun lağvının ikinci bir sonucuna da değinelim. İslam hukuku korunduğu sürece gayrimüslimler ve ülkedeki yabancılar için ikinci bir özel hukuk sitemine, dolayısıyla ikili yargıya, ikili hukuk eğitimine vb. gerek vardı. Bu ikinci sistemin hamiliğini ise, kaçınılmaz bir şekilde, Batılı devletler üstlenmişti; Lozan antlaşması altında da üstlenmeye devam edecekti. İslam hukukunun lağvı ve tekli sisteme geçilmesi bu zorunluluğu  ortadan kaldırdı. Kapitülasyon adı verilen uluslararası hukuki güvenceler ismen 1914'te ve 1923'te iptal edilmişti. Gerçek anlamda ancak 1924 ve 1926 hukuk reformlarıyla tasfiye edildiler.

*

Ya çok eşlilik, ''islam hukuku'' deyince feminist kardeşlerimizin ilk aklına gelen konu?

Öyle görünüyor ki Fırat'ın batısında hiçbir zaman yaygın bir kurum olmamıştı. Fırat'ın doğusunda ise 1924'ten sonra azaldığına dair bir belirti yok. Olsa olsa ikinci ve sonraki eşlerin hukuki güvenceleri yok edilmiş oldu; miras, nafaka ve velayet hakları kimvurduya gitti. Doğu illerinde medrese kurumunun tüm baskılara rağmen varlığını sürdürmesine yol açan etkenlerden biri de belki buydu. Reel dünyada bir sosyal kurum varsa, onun hukukunu öğretenler de elbette olacak.

Ayrıca, linç edilmek istiyorsan et buyur, ama önce beş dakika düşün: Eşcinsel evliliğin, sivil beraberlik statüsünün kaçınılmaz hale geldiği bugünün dünyasında, İslam hukukunun belki de tek işe yarar  maddesi hangisiydi sence?


5 Tevhid-i Tedrisat
Aynı gün çıkarılan 430 sayılı yasayla Türkiye'de eğitim tekeli devlete verildi. Devletten izinsiz her türlü eğitim ve öğretim faaliyeti hapislik suç sayıldı. Resmi okulların yanında bir tür paralel ve informel eğitim ağı olarak çalışan medreseler ve cami mektepleri kapatıldı.

O tarihte kime sorsan doğru adımdı. Türk elitleri bu konuda tam mutabakat içindeydi; belki gerçekten mutabık oldukları tek konu buydu: eğitim şart! Batı dünyasında ilerici düşünce aynı yöndeydi. Devletin görevi halkı aydınlatmak; herkese eşit ve modern eğitim; evrensel okuryazarlık; cehaletin sonu. Kim bunlara hayır diyebilir?

Bugünden geriye bakınca sonuç farklı görünüyor. Eğitim birliğinin sonucu Türkiye'de iyi olmadı. O çapta bir işin altından kalkacak kadro ve altyapı yoktu; zamanla da oluşmadı. Eğitim cehaleti yenecekken cehalet eğitimi yuttu. Geriye cahillik batağında boğulmuş bir toplum kaldı.  Esasen 1920'lerin dünyasına devlet memuru yetiştirebilmek için tasarlanmış bir sistemdi. Hep öyle kaldı. ''Türküm doğruyum'' diye haykırmayı ''çağdaş uygarlık'' zanneden zihniyet eskiyince, yerini 7. yy'daki birtakım aşiret kavgalarını ''dünya tarihi'' sanan ideolojiye terketti.

Bugün etrafımıza baktığımızda yönetici kadroları tükenmiş, kültür eliti darmadağın olmuş bir ülke görüyorsak, asıl nedeni eğitimi devletin bürokratik tekeline alan o yasadır demek çok yanlış olmaz.

Öbür türlü ne olabilirdi? Bu sorunun cevabı zor. Bir toplum, inandırıcı görünen gerçeklerle ve oy birliği ile kendini uçurumdan atmaya karar vermişse alternatifleri nasıl düşünebilirsin?

Eğitim birliğinin net iki veya üç sonucunu görüyoruz. Hatta belki dört.

Birincisi elit eğitimini devlet kontrolüne alma teşebbüsüdür. Başarılı olamamış, ama elit eğitim kurumlarını dumura uğratıp köreltmeyi başarmıştır. O tarihte toplumun kültürel seçkinleri bir avuç yabancı okul ile onları taklit eden yarım düzine özel okulun ürünüydü; şimdi de öyle. O okullar vatan-millet sosuna bulanmış bir kamu faşizminin cenderesine alınmasa, serpilip büyümelerine izin verilse, şimdi nerede olurduk?

İkincisi geleneksel sivil eğitim kurumlarının yok edilmesidir. 19. yy'da modern tip kamu okullarının (rüşdiye, idadi ve sultanilerin) kurulmasından sonra medrese eğitimi zaten marjinalleşmiş, toplumun en alt tabakalarına özgü bir alternatif seçilim yolu olarak kalmıştı. Tam rakamlar elimin altında değil, ama yanılmıyorsam medrese talebesi sayısı 1924'te devlet okullarındaki öğrencinin yarısı kadardı. O yapı korunsa ve belki bir miktar maddi destekle evrilmesine izin verilse, memleketin ortalama eğitim düzeyine katkısı ne olurdu? En azından medrese geleneğinin güçlü olduğu Kürt bölgesinde, bugünkü eğitsel faciadan daha iyi bir yerde olunurdu gibi geliyor bana. Belki bugün imam-hatip liseleri kisvesi altında kamu eğitimine sıçrayan ve sistemi tümüyle ele geçirip çökertme eğilimi gösteren problem daha farklı bir düzeyde tutulabilirdi.

Üçüncüsü tekelci zihniyetin kamu eğitimi bünyesinde yeni arayışların önünü kapatmasıdır. Özerk yapılanmalara daha açık bir yapı olsa, mesela Köy Enstitüleri gibi sıra dışı deneylerin yaşaması daha kolay olur muydu?

Son olarak, toplumun tamamını potansiyel devlet memuru olarak eğitmek yerine çeşitli topluluk ve kuruluşların mesleki eğitim kurumları işletmesi teşvik edilse, memleket bu derece korkunç bir beceri ve yetenek çürümesine uğrar mıydı? Askeri okullar Tevhidi Tedrisat Kanunu kapsamı dışındadır. Neden mesela tıbba, marangozluğa ya da şoförlük mesleğine aynı özgürlük tanınmadı? 23 Nisan şiiri okumayı bilen marangoz daha mı iyi oluyor?

2 Mart 1924 günü fikrimizi sorsalar, sen de, ey okur, ben de, herhalde ''bravo, eğitim şart'' derdik. Onun için şimdi ne desek boş. 1924'teki karar sahiplerinin bugünü öngörmelerini beklemek haksızlık olur.

Belki sadece düşünsek, ders alsak, bugün mutlak doğru gibi görünen fikirlerin yarın başka sonuç verebileceğini öğrensek, o da bir fayda.




[1] “Delalet edilen şey”, yani signifié.

14 Nisan 2017 Cuma

Ey nazlı jack

Sor: Milli ve hamasi günlerde İstanbul’un Şişli semtinde en çok bayrak asanlar neden hep gayrimüslim evleridir?


İngiltere’nin bir yerinde, Müslümanlar alınmasın diye Britanya bayrağını asmayı yasaklamışlar. O bayrakta biliyorsunuz bir değil iki tane haç var, dini simgedir, dışlayıcı olabilir. Britanya vatandaşı Hıristiyan olmak zorunda değil, neden haça selam dursun ki?

Saçmalık diyorsun, haklısın. Peki, bizde daha on yıl olmadı, dağa taşa ve Taksim meydanına uzay minaresi gibi birtakım Türk bayrakları diktiklerinde tiksinmiştik. O zaman da haksız mıydık? 

Sanırım püf noktası tehdit. İnsanoğlu simgesel iletişimde ustadır; sinyallerin ardında ince anlamlar ve gizli mesajlar saklamayı, ve algılamayı, bilir. O bayrak ne demek istiyor? Boyun eğ yoksa fena hırpalarız mı diyor? Yoksa gel beraber bir efsane dinleyip kutlayalım mı diyor? Ben şahsen iki saniyede anlarım asıl maksadın ne olduğunu ve gereken tepkiyi vermekten çekinmem. Başkalarının da, bazen aptal ayağına yatsalar da, daha az uyanık olacaklarını hiç sanmam. İnsan daha ilkokuldayken öğrenir aidiyet simgelerini kullanan adamın neyi kastettiğini, dost mu düşman mı olduğunu, seçtiği kelimeden, sesinin tonundan, gözünün ışığından şıp diye okumayı.

O bayrakları kim asmış, neden asmış, birilerine dönük bir zımni tehdit ya da zorlama var mıymış? Bu soruların cevabını bilmeden İngiltere’deki olay hakkında bir yargıya varmamak lazım bence. Sor: Milli ve hamasi günlerde İstanbul’un Şişli semtinde en çok bayrak asanlar neden hep gayrimüslim evleridir? Sor: İngiltere’deki o bayraklar yüzünden kaç Paki akşam pub’dan çıkıp evine giderken dayak yeme korkusu yaşadı? Sonra karar ver.

x

İngiltere’nin simgesi beyaz üzerine kırmızı düz Saint George haçı, İskoçya’nın simgesi çapraz Saint Andrew haçıdır. Union Jack Birleşik Krallığın simgesi, adı zaten “birlik sancağı” anlamında . “İki tahtın 1701’de birleştirilmesini kutlamayalım mı yani” dersen sen de haklı olursun.

George 4. yy başlarında Antakya civarında ortaya çıkmış bir efsane. Rumca adı Georgios “köylü” ya da “ fellah” demek. Geo geometrideki geo, “toprak”; ourgos metalürjideki ürji ile aynı, “işleyen” . Muhtemelen Tevrat’taki Hz. İlyas efsaneleriyle birleşmiş; İslam mitolojisindeki Hızır (“yeşil”) ile de şaşırtıcı benzerlikleri var.

Yanlış hatırlamıyorsam Birinci Haçlı Seferi sırasında, 1098’deki Antakya kuşatmasında olacak, bu George hazretleri İngiltere kralının küçük kardeşi olan Clarence Düküne keramet göstermiş, o da minnetini dile getirmek için George’un sancağını ailesine alem edinmiş. Daha sonra krallık Clarence soyundan yürüyünce, o sancak da İngiliz kraliyetinin simgesi olmuş.

Andrew ya da Andreas ise İsa’nın on iki havarisinden biri. O zamanlar adı henüz Konstantinopol değil Byzantion olan İstanbul’a gelmiş, buradaki Hıristiyan cemaatinin temelini atmış, daha sonra X şeklinde bir çarmıha gerilerek idam edilmiş. Türbesinin olduğu yer Bizans zamanında Aziz Havariler Kilisesi idi; şimdi Fatih Camiidir, İstanbul’un en kutsal yeri.

Aziz naaşının bir cüzü sonradan hatırlayamadığım bir tarihte İstanbul’dan alınıp İskoçya’ya götürülmüş, Hıristiyan dininin İskoçya vahşilerine ulaşmasında baş rolü oynamış. Oradaki türbesinin bulunduğu St. Andrew kasabası, şimdi Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden birini barındırıyor.

13 Nisan 2017 Perşembe

Christopher Hitchens, bir 1968 devrimcisinin anıları

Bir 1968 devrimcisinin Bush propagandistine dönüşünün samimi öyküsünü anlatabilseydi bir çağın önemli kitaplarından biri olurdu sanırım. Anlatamamış.

Hitch-22, Christopher Hitchens'ın otobiyografisi. Yedi sekiz ay önce okumuştum. O tarihte bir arkadaşa yazdığım izlenimlerimi sizinle de paylaşayım, hazır soldan sağa dönenler mevzuu açılmışken.

Kitabın ilk yarısı nefis. Üslubu uyanık, çok katmanlı, kültürlü, esprili, okurun aklını küçümsemeyen cinsten. Annesi intihar etmiş. Onun çaresizliğini niye fark etmedim diye kendini sorgulayan bir bölümle başlıyor, iyi bir roman kalibresinde. Sonra okul yılları, 1960'lar İngiltere'sinin ruh halinin analizi: 2. Dünya Savaşında büyük fedakârlıklar yapan ve büyük bir kolektif macerayı birlikte yaşayan insanların, savaş sonrası dönemdeki düş kırıklığı. Sonra Oxford. Vietnam savaşına karşı gösteri, bildiri vb. derken Troçkist hareketin en sivri militanlarından biri oluşu. O dönüşüm de aslına bakarsan başlı başına bir roman konusu olur. 1950-60'ların kasvetli durgunluğundan 1968 kıvılcımı nasıl doğdu?

Devir dünyada iyilerle kötülerin belli olduğu, siyahla beyazın net çizgilerle ayrıldığı yıllar: Portekiz'de devrim, Polonya'da Dayanışma, Yunanistan'da cunta karşıtı mücadele, Güney Afrika'da insan hakları, Irak'ta mazlum Kürtler. Hepsinde bizimki ön saflarda, gösteri, bildiri, işgal, grev, polisle çatışma, gözaltı... Gazeteciliğe başlıyor. Londra'nın basın-dergi-edebiyat kliklerinin parlayan genç yıldızı oluyor. En keskin polemikçi, en hızlı içici, en hızlı zampara (daha çok kadınlarla, ama erkeklere de açık), en yakışıklı sarışın.

[1978 olmalı, New York'ta bizim DTÖD'ün  Demokratik Türkiyeli Öğrenciler Derneği  Kıbrıs paneline Hitchens'ı da çağırmıştık. Sonra ne oldu, geldi mi, hafızamdan tamamen silinmiş. Ahmet Tonak'a sormalı.]

Derken, küt, 1980-81'de, yakın arkadaşı romancı Martin Amis'in peşinden Amerika'ya taşınma. O kararın gerekçesi net değil. Görünürde ekonomik nedenler var  ABD dergileri İngilizlerin dört beş katı maaş veriyor. Ama sanırım, o denli coşkuyla anlattığı Londra sefalarından bunaldığını hissediyorsun. Belki de İngiltere ile doğru dürüst yüzleşememenin getirdiği bir tıkanma var. Thatcher'ın ilk iktidara geldiği yıllar. Bizimki İngiliz muhafazakârlığının tescilli düşmanı, Thatcher'a karşı suskun. İşçi Partisine olan nefreti ağır basıyor. (Henüz başbakan değilken Thatcher bir kokteyl partide buna ''eğil'' diye emredip cetvelle kıçını pataklamış. O günden sonra Thatcher'a karşı dili tutulmuş görünüyor.)

Washington'a gelip ABD'nin sayılı siyasi yorumcularından biri oluyor. Sonraki 15-20 yıl çok muğlak. Karmakarışık beş on sayfadan sonra geliyoruz 90'ların sonuna  Salman Rushdie olayı, İkiz Kuleler saldırısı, Irak savaşı. Bir de ne görelim? Chris Hitchens neo-konservatif takımın önde gelen sözcülerinden biri olmuş. İslamcılara karşı savaşın yılmaz öncüsü, islamofaşizm tabirini icat eden kişi, baba ve oğul Bush iktidarlarının sözü dinlenen adamı. 

Ne yazık ki bu döneme dair yazdıkları sanki başka bir insanın ürünü; dürüstlükten uzak, klişelerle dolu bir siyasi polemik dili. Vietnam gösterilerinde kırk defa gözaltına alınmakla övünen adam, Irak'ta vatan uğruna şehit olan kahraman Johnny'lere kasideler düzecek kadar düşüyor, ABD vatandaşlığı aldığında milli ve vatani hislerle nasıl coştuğunu anlatan sayfalar döktürüyor. Tipi de şaşılacak kadar değişiyor. O yakışıklı genç adam oluyor alkolden yüzü yastık gibi şişmiş yamuk bakışlı bir adam.

Son bölümde o dönüşümle yüzleşmeye çalışmış, ve hayır, başaramamış. Zeki bir adam ve iyi bir polemikçi olduğu için elbette gerekçeleri mantıklı ve tutarlı. Evet, gençliğimizde özgürlük mücadelelerini destekledik, ve evet, islam günümüzde özgürlüğe yönelik büyük bir tehdittir. Peki, ama bunun senin kişiliğindeki karşılığı nedir? Eski senle yeni seni bir kimlikte birleştirebiliyor musun? Eski arkadaşların ne diyor? Vietnam'da haksız olup Irak'ta haklı olan neydi? Bugün şehit edebiyatı yapacak kadar Amerikancı olduysan, geçmişindeki mücadeleleri nasıl o kadar özlemle ve haklılığından emin olarak anlatabiliyorsun?

Ne yazık ki Hitchens bu sorulara sıra geldiğinde yeterince dürüst değil. Gençliğine yönelttiği keskin ve ironik bakışı, belki alkol dumanları arasında, bulanıklaşmış. Belki son yıllarında bu ve benzeri sorularla yüzleşmekten bıkmış. Belki sosyal medya çağının acımasız polemik dilinde yorulmuş.

Bir 1968 devrimcisinin Bush propagandistine dönüşünün samimi öyküsünü anlatabilseydi bir çağın önemli kitaplarından biri olurdu sanırım. Anlatamamış. Belki imkânsızdı diyorsun. Ama öykünün ilk yarısını, bugün halâ dürüstlükle ve hakikat aşkıyla anlatabilen biri, ikinci yarısını niye anlatamasın?

Hitchens anılarını yazmaya başladığında terminal kanser teşhisi konmuştu. 2014'te kitabı yayınlandıktan kısa bir süre sonra öldü. Günahını almayalım; belki son kısmı aceleye gelmiştir. Şehit Johnny yazısı filan, hazırdaki makalelerden aktarılmış olabilir.





12 Nisan 2017 Çarşamba

Milli tarihi delik deşik edenler - 2

Palermo’daki sarayı bir süre Avrupa’nın sanat ve kültür odağı olmuş; şiirde, müzikte, egzotik ve lüks ürünlerde çağın trendlerini belirlemiş.


Alman imparatoru 2, Frederik/Friedrich, Hohenstaufen’ların sonuncusu, papaya savaş açan 4. Konrad'ın oğlu, Haçlı seferlerinde Silifke yakınlarında bir yerde derede boğulan Friedrich Barbarossa’nın torunu. Tarihleri yanılmıyorsam 1220’lerden 1250’lere; internetim yok, ezbere yazıyorum. Almanya’dan kovulduğunda, anne tarafından mirasçısı olduğu Sicilya adasında hüküm sürmüş. Palermo’daki sarayı bir süre Avrupa’nın sanat ve kültür odağı olmuş; şiirde, müzikte, egzotik ve lüks ürünlerde çağın trendlerini belirlemiş. Mesela Rönesans-öncesi devirde Avrupa şiirinin rotasını çizen Katalan ve Provansal (Güney Fransa’lı) saz şairleri yola buradan çıkmışlar. Avrupa müziğinin temel enstrümanları – ud > lauta, kemanın atası olan viol – ilk burada duyulmuş. Avrupa dillerine giren dört yüze yakın Arapça kelimenin büyük bir bölümü de bu yıllarda Sicilya’dan yayılmış. Çoğu lüks tüketime ve ticari eşyaya ilişkin terimler, zümrüt, topaz, pahalı kumaş türleri, egzotik kimyasal maddeler, narenc > orange, limon vb.

Adanın Araplardan alınması iki yüz yıla yaklaştığı halde, o tarihte Sicilya’da halâ bir Müslüman Arap nüfus var. Frederik onlarla yakınlık kurmuş. Şiir ve risale yazacak kadar Arapça öğrenmiş, ya da en azından öğrendiğini ileri sürmüş. Arap cellabiyesiyle ressamlara poz vermiş.

Ortaçağın en önemli coğrafyacılarından biri sayılan el-idrisî vardır, Miftahül Buldan (“Ülkelerin Anahtarı”) yazarı. Benim IndexAnatolicus çalışması sırasında yararlanmıştım, 13. yy Anadolu yer adları konusunda nadir kaynaklardan biridir. Sonradan fark ettim ki neymiş? İdrisî kitabı Fred’in siparişi üzerine yazmış, ona ithaf etmiş.

x

Frederik'ten sonra Alman imparatorluğu dağıldı. Yirmi yıla yakın bir fetret devri yaşandı. Almanya’nın güneybatı ucunda uyduruk bir mülkün sahibi olan Habsburg’lar o hengâmede palazlandılar, Avusturya’yı ele geçirdiler. Ama o ayrı hikâye, başka zaman.


11 Nisan 2017 Salı

Ahmet Altan

Adam Türkiye’nin en popüler romancısı. Değilse de ilk üçe girer.

Hoşunuza gitsin veya gitmesin, bir dönem Türkiye’nin kaderine damgasını vuran gazeteyi yönetmiş. Bu ülkede özgürlüklere inanan kalem sahiplerinin büyük bir bölümü onu izlemiş.

Hiçbir yazısında şiddeti övmemiş. Büyük bir belagatle demokrasiyi, özgürlüğü ve uygarlığı savunmuş. Bu ideallere hizmet ettiğine inandığı sürece hükümeti desteklemiş, inancını kaybedince eleştirmiş. Kimsenin körü körüne goygoyculuğunu yapmamış.

Kardeşi tanınmış bir iktisatçı, profesör.

Bu iki insan dört aydır esir. Tutuklu filan değil. Bilinmeyen kişi veya kurumlar tarafından, bilinmeyen nedenlerle tutsak edildiler. Dışarıyla temasları yok.

Ve asıl çarpıcı olan ne biliyor musunuz? Sözde bu ülkede özgürlüklerden yana olan birtakım gazeteciler, dört aydan beri tek kelimeyle bu insanlardan söz etmemeyi marifet sayıyor.

Bundan büyük rezalet var mı bu diyarda, emin değilim.

Yeni sağ neyin sağı

1980’lerde olsa Yeşil hareket içinde yer alacağı kesin. Belki de Yeşillerin ideolojik tükenişi onları başka arayışlara itmiş. Ulusal kimliği ve ulusal kültürü keşfetmişler.


Kubitschek in seinem Haus in Schnellroda
Götz Kubitschek, Spiegel dergisinden
Der Spiegel’de Alman yeni sağının başta gelen fikir önderlerinden Götz Kubitschek’le söyleşi/makale. Spiegel için ideolojik düşmandır. Ama Kubitschek’lerin köy evinde uzun bir yemek ve sohbetten sonra muhabir aleyhte ne diyeceğini pek bilememiş. 1920’lerde Nazilerin yolunu açan entelektüellerden Carl Schmidt ve Ernst Jünger’i anmış, yarım ağızla.

Tipik bir modern-sonrası aydın tablosu. Eşiyle birlikte şehirli yaşamdan gelip, Doğu Almanya’nın kör taşrasındaki bir küçük köyde 700 yıllık bir harap çiftlik binasına yerleşmişler. Yedikleri hemen her şeyi kendileri yetiştiriyorlar; ekmek pişiriyorlar, elma şarabı yapıyorlar. Yedi çocukları olmuş. Eşinin soyadı ayrı. Boynunda taşıdığı neo-medieval haç dışında tamamen modern, zayıf, alımlı.

Evin donanımı bizim Şirince’de ilk yıllarımızın anti-modern sadeliğini fena halde andırıyor. 90 cm eninde antika köknar yer lataları, elle zımparalanıp pinotekslenmiş. Çok sade bir antika yatak, köy işi kilimler, eskiciden alınmış hoş bir art deco ayaklı lamba, son model bir laptop. Ve binlerce kitap. Çok miktarda roman, tarih, siyasi düşünce tarihi. “Ciddi bir kitapseverin kütüphanesi” diyor muhabir.

Yıllar önce “ Konservativ-Subversiv Aksiyon” adlı bir grup başlatmışlar. Solun protest gündemlerini sağ perspektife uyarlamayı hedeflemişler. Sezession adlı bir dergi çıkarmışlar. Türkçesi zor bir kelime, “protesto edip bir kurumu topluca terk etme” anlamında. Önceleri evde toplanırlarmış; iş büyüyünce köyün birahanesinde toplanmaya başlamışlar. Şimdi Almanya’nın neresinde konuşsa büyük kalabalıklar geliyor. Eşiyle beraber İslam karşıtı Pegida hareketinin kuruluşunda rol oynamış. Ülke çapında siyasi sistemi sarsan AfD (Almanya için Alternatif) hareketinin ideolojik öncüsü.

Ana fikir: Kapitalizme karşı. Modernizme karşı. Tüketim ideolojisine ve globalizme karşı. Yerelci. Çevreci. Bu açılardan, 1980’lerde olsa Yeşil hareket içinde yer alacağı kesin. Belki de Yeşillerin ideolojik tükenişi onları başka arayışlara itmiş. Ulusal kimliği ve ulusal kültürü keşfetmişler. O kimliğin her ne pahasına olursa olsun korunmasına hayati önem atfediyor. Ona yönelik en büyük tehdit olarak gördüğü İslama, yabancı göçüne ve multi-kulti kimliksizlik ideolojisine bu nedenle şiddetle karşı.

Nazileri kesinlikle reddediyor; dejenere bir sol hareket olmakla suçluyor. Soyut ve idealize bir Alman ulusal geçmişini yüceltiyor. Öyle bir geçmiş gerçekten var mıydı? Muhabir haklı olarak buradan girişmiş. 18. yy Aydınlanmacılarının Almanya’sı mı? 19. yy sanayicilerin Almanyası mı? Bismarck’ın militarizmi mi? Var mı o hayallerdeki Almanya?

Almanya’da AfD devrimci bir hızla büyüyor. Sonbahardaki seçimlerde Hıristiyan Demokratları köşeye sıkıştırması, sosyal demokratları da darmadağın etmesi mümkün görünüyor. İşin enteresanı, oylarını artırması beklenen diğer parti, Sol (Die Linke), göz kamaştırıcı güzellikteki lideri Sahra Wagenknecht önderliğinde AfD’den neredeyse farksız bir yere doğru evrilmekte.

Kuzey Kutbu’nun eriyen buzları gibi, Avrupa’nın siyasi ve ideolojik kutupları da dehşet verici bir hızla eriyip parçalanıyor. Dün sağlam zannettiğimiz nirengi noktaları bugün bakıyoruz ki yok olmuşlar; kopan aysberglerle beraber denize gömülmüşler. Sonu hayırlı gelir mi? Yaşayan görecek.

Ertesi gün aklımıza gelenler
Kendilerini neden siyasi spektrumun “sağ”ına konumlandırıyorlar. Birkaç neden geliyor akla.

1- Multi-kulti kozmopolitizm 1968’den veya 80’lerden bu yana “ sol” pozisyonu işgal ettiği için, ona karşı tavır alıyorlar;

2-  “Sol” söylemin zayıfladığını hissediyorlar; boşluğu değerlendiriyorlar;

3-  Daha önemlisi bir siyasi ittifak stratejisi: ekonomik çöküntü içinde olan düşük ve orta gelirli, düşük ve orta eğitimli, kasabalı ve beyaz sınıfların doğal muhafazakârlığına hitap ediyorlar; onların oyları ile iktidara yürümeyi tasarlıyorlar.

Bana sorarsanız bu tabloda bir çatlak var.

Bir yanda şehirli ve üniversite eğitimli bir kesimin bağrından doğan bir isyan hareketi; öbür yanda, yeni çağın gerektirdiği teknik ve kültürel becerilerden yoksun, yaşı geçkin bir kitlenin yüreğinde biriken atavistik nefret. Bunlar bağdaşıp bir senteze varır mı? Zor görünüyor.

Birincilerin ciddiye alınmaya değer bir tezi ve geleceğe ilişkin söyleyecek sözü var; tükenmeye yüz tutmuş bir “solumsu” ideolojiden yorulan genç elitleri büyük bir hızla ikna etmeleri şaşırtıcı olmaz. Öbür taraf kaybedenlerin partisi. İletişim teknolojisinin ve yeni toplumsal yapılanmaların hızına ayak uyduramadılar; önümüzdeki dönemde büyük bir kırılma olmazsa yeniden adapte olmaları çok zor. Bu iki kanadı barındıracak bir iktidar bloku uzun ömürlü olabilir mi? Sulandırılmış bir Hıristiyan nostaljisi ile provokatif birtakım milliyetçi sloganlardan oluşan bir ideoloji insanları bir arada tutmaya yeter mi?

Buruşuk bir şortla TV panellerine katılan Steve Bannon ile sonradan görme zenginlerin ikonu Donald Trump (ve Trump’ın hayran olduğu birtakım manyak generaller) nereye kadar birlikte yürüyebilir?

Muhtemel cevap: En yakıcı konu olan İslam tehdidi gündemde kaldığı sürece.



10 Nisan 2017 Pazartesi

Benim bedenim, kim karışır

Tüm kültürlerde, kadın öldürmek erkek öldürmekten daha vahim bir suç sayılır. Sebebi üzerinde hiç düşündün mü?



Bir arkadaş self-ownership meselesine değinmiş, insanın kendi bedeni üzerindeki mutlak mülkiyet hakkını savunmuş. 2014’te yazdığım bir mektuptan.

Self-ownership meselesine gelince. Türkiye’de feci surette ihmal ve inkâr edilmiş, örselenmiş bir hak. O yüzden, evet, Türkiye’de prensip olarak bu ilkenin savunulması ve vurgulanması lazım. O noktada yüzde yüz hemfikiriz.  Öküzleşmiş ve sadizm sosuna bulanmış bir muhafazakârlığa karşı “yeter” diyenlerle beraber olmak lazım.

Ama daha geniş bir perspektiften baktığında, self-ownership’in hiç de ilk bakışta göründüğü kadar mutlak, tartışılmaz bir ilke olmadığını görürsün. İki tane önemli gediği var; ikisi de bin yıldan beri muhafazakâr düşüncenin temel dayanaklarıdır.

1) Erkeklerde durum farklı, ama kadın bedeni sadece kendi bedeni değildir. Sonraki kuşağı, ve belki yüz binlerce potansiyel insan bedenini içinde taşır. Düşün ki bugün doğuracağın çocuğun yetmişinci göbek torunları da sonuç olarak senin karnından çıkıyor; sen kendini bıçaklasan hepsi ölecek. “Kadının kendi bedeni üzerinde tasarruf hakkından” söz ederken, o halde, sonraki kuşağın o beden üzerindeki hakkını da gözetmek zorundasın. Ha o hakkın tanımı nedir, sınırları nedir, ölçüsü nedir, tartışılır. Ama kurduğun ben=ben denkleminin mantıken yetersiz olduğunu görmen lazım. Zamanın bugün itibarıyla duracağını varsayarsan mutlak bireycilik mantıken tutarlı bir pozisyon oluyor. Öbür türlü zannettiğin kadar self-evident bir gerçeklik değil.

Tüm kültürlerde, kadın öldürmek erkek öldürmekten daha vahim bir suç sayılır. Sebebi üzerinde hiç düşündün mü? (Hayır, daha savunmasız oldukları için değil: Savunmasız aborijinleri öldürmek, mesela, ciddi bir ahlaki problem sayılmaz.)

2) İnsanoğlu kendini birey olarak değil, ait olduğu kolektif kimliklerin kesişme noktası olarak tanımlar. Bireysel değerini, onurunu, varlık sebebini böyle algılar. “Sen kimsin” sorusuna öncelikle kavmi, aşireti, ailesi, sosyal sınıfı, dini, mesleği ve ait olduğu kardeşliklerle cevap verir. Bireysel yetenekleri ve kazanımları çoğu zaman marjinaldir, hatta ezici çoğunluk açısından hiç bahse konu edilmez. Kişinin onur ve itibar talebi, bedensel dokunulmazlık iddiası, bu tanım üzerine inşa edilmiştir: “Bana saygı göster çünkü ben Japonum, devlet memuruyum, şu semtte otururum, şu zümrenin mensubuyum”.

[Irz kelimesinin orijinal Arapça anlamı bu açıdan nefistir. “Irz, kişinin etrafındaki o manevi sınırdır ki izinsiz aşılması saldırı kabul edilir.”]

Benliği tanımlayan kolektif kimliklere yönelik saldırılar, her toplumda tecavüz ve suç kabul edilir; kişiye yapılmış saldırı kadar ciddi tepkiler doğurur.

Şimdi püf noktası: bireyin kendi mensubu olduğu kimliği zedeleyici tavır ve eylemleri de, tıpkı kötü niyetli üçüncü şahısların tavır ve eylemleri gibi, suç teşkil eder mi?

Müslüman bir kişinin “müslümanlığa yakışmayan” bir şekilde davranması suç mudur? Müslümanlığı zedelemez mi? Dolayısıyla, kendini “Müslüman” olarak tanımlayan ve o sayede ırz, onur ve kişilik sahibi olduğuna inanan diğer bireylerin hakkına tecavüz değil midir?

Benim bu konulardaki tavrımı biliyorsun. Aidiyetlerle başım hoş değil. Aidiyetler etrafına örülmüş olan dokunulmazlık duvarlarından nefret ederim. Hayat boyu o dokunulmazlık duvarlarını kırmak için mücadele ettim.

Velakin bütün bunlar, karşı tarafın kendi içinde tutarlı olan argümanını görmezlikten gelmeye yol açmamalı.

9 Nisan 2017 Pazar

Post - truth

''Bana cahil diyorsun, al sana işte cahilden de cahilim'' diyor. Barbarizmi bir hayat tarzı ve onur meselesi olarak benimsiyor.

ustos 2014'te yazılmış bir mektuptan.

''Agresif cehalet'' deyimini yanlış kullandım herhalde. Evliya Çelebi hiç saldırgan biri değil. Daha ziyade ''galiz cehalet'' demek lazım belki. Öylesine fahiş bir cehalet ki düz bilgisizlikle tevil etmek zor, sanki arkasında bir kasıt, bir tür meydan  okuma var. Bilgiyle tedavi edilebilecek bir şey değil, bir tür tercih, ya da ruh hali.

Bu tür cehaleti mesela ilk devir Hıristiyan yazarlarında görürsün. Antik çağın alabildiğine sofistike, dünyevî, gerçekçi yazarları gider, yerine hurafe ile olguyu ayırt etmekten aciz, çocuk ruhlu bir takım safdiller gelir. Ayrıntıya girersen görürsün ki bu bir çeşit sosyal / sınıfsal tercihtir, bir meydan okumadır. ''Senin gerçekliğin, senin bilgi birikimin beni ilgilendirmiyor, seni topyekün reddediyorum'' diyor. ''Bana cahil diyorsun, al sana işte cahilden de cahilim'' diyor. Barbarizmi bir hayat tarzı ve onur meselesi olarak benimsiyor.

Bugün başta ''İslam'' olmak üzere çeşitli kisveler altında ortaya çıkan fenomeni de böyle yorumlamak lazım. Bir tür bilinçli cahilleşme. Cehalet yoluyla dünyaya meydan okuma. Aynı zamanda sınıfsal bir şey, bilgiyi tekeline almış görünen düzene karşı isyan.

Bir yönüyle iyimser olmaya çalışıyorsun. Bu denli cahil adamların hakikatle başa çıkmasına imkân yok, elbette yenilmeye maḥkūmdurlar diyorsun. Ama işin tuhaf ve acıklı tarafı, cehaletin sağladığı bir garip dokunulmazlık var: yenildiğini bilemeyecek kadar cahil olan adamı yenemezsin. Hakikati tanımamayı sanat haline getirmiş birini hakikat zeminine çekemezsin. Acemi satranççılar vardır, üç hamlede mat dersin, oynamaya devam ederler; sıkışınca tahtayı devirirler. Durum onu andırıyor.

Evliya Çelebi garibim, inşallahu teala Viyana'yı da alacağız hayaliyle yaşamış ve ölmüş. Viyana'yı ziyaret ettiği ve sosyal ve ekonomik gücünü ucundan da olsa gördüğü halde umudunu yitirmemiş. Ölümünden üç yıl sonra 1683'te nihayet denemişler. Öyle bir tokat yemişler ki Viyana'yla beraber Macaristan'ın tamamı ve Sırbistan'ın yarısı gitmiş. İki yüz sene o tokadın şokunu atlatamamışlar.

Bu iyimser senaryo. Yazık ki bugün dünyanın öncüsü olan ülkeler o dirayete sahip görünmüyor. 1683 Viyana'sından çok 390 ve 400'lerin Roma İmparatorluğu gibi duruyor.



8 Nisan 2017 Cumartesi

Milli tarihi delik deşik edenler

Mussolini düpedüz “Musullular” demek, sanki insanın unutmak ve unutturmak isteyeceği bir aile geçmişine işaret ediyor.


Kudüs’teki Haçlı devleti zamanında yerli Hıristiyanların bir bölüğü Batılılara intisap edip Katolik dinini benimsemiş. Merkezleri bugünkü İsrail’in kuzeyinde Taberiye/Tiberias gölü civarındaki Galilea diyarı olduğundan kendilerine Galileo unvanı verilmiş. Türkçesi Celile ve Celileli. 1290’larda Haçlı macerası sona erince mülteci olarak İtalya’ya göçmüşler. 1500’lerde doğan Galileo Galilei o soydan olmalı. Adının anlamı “Celileligillerden Celileli”.

Mussolini’den emin değilim. Kaynaklarda soyadının anlamı “muslin taciri” diye geçiyor. Muslin, Musul kökenli bir kumaş, 16.yy’dan itibaren Avrupa’da ünlenmiş. Bana bu hikâye çok inandırıcı gelmiyor. Mussolini düpedüz “Musullular” demek, sanki insanın unutmak ve unutturmak isteyeceği bir aile geçmişine işaret ediyor. Musul Hıristiyanları 1600’lerdeki Osmanlı-İran harplerinde çok hırpalanmışlar, Nasturi ve Keldani (Katolik) olarak ikiye bölünmüşler. Katoliklerin bir bölümünü Osmanlı Diyarbakır, Adıyaman taraflarına sürmüş. Bir bölümünün yolunun İtalya’ya çıkmış olması mümkün görünüyor.

Dukakinzade Ahmed Paşa Yavuz Selim saltanatında sadrazam, yani başbakan. Osmanlı’nın İran’a karşı Kürt beyleriyle ittifak politikasının mimarlarından biri. Babasının Arnavutluk’ta Draç (Durrës/Durazzo) dükası Giovan/Gjin olduğunu bütün kaynaklar yazar. Bu zatın ise aslen Arnavut olmayıp Sicilya’nın Norman asıllı soylularından olduğu daha az bilinir. Normanlar Fransa’nın kuzeyine yerleşmiş Viking asıllı bir halk, 11. yy’da Sicilya’yı fethetmişler; yakın döneme dek Sicilya’nın egemen zümresi Norman asıllı olmakla övünürdü.

3. Mehmet zamanında Kapdan-ı derya, Van ve Erzurum valisi ve kısa bir süre sadrazam olan Cigalazade Yusuf Sinan Paşa da İtalyan asıllı. Babası Ceneviz donanmasının ileri gelenlerinden. Kendisi Scipione Cicala adıyla İtalya’da doğmuş, 16 yaşında Türklere esir düşmüş, yeniçeri ocağında yetişmiş. İstanbul’da Divan Yolu’nun hemen altında olan konağı ve camii Cağaloğlu (< Cigalaoğlu) semtine adını vermiş.

Şarkıcı İlhan İrem bu zatın soyundan olduğunu söylüyor. Gerçi yurdumuzda bu tür iddialara ne kadar güven olur bilmem.



7 Nisan 2017 Cuma

Boyunduruk

Lat. iugum = Fr. joug = Alm. joch = İng. yoke "boyunduruk". Öküzlere takılıp çift sürülür hani. MÖ 4000’den önceki bir tarihte Ortadoğu ile Anadolu arasında bir yerde icat edilmiş yeni teknoloji. Hintavrupaca *yeug- "birleştirmek, çift koşmak" fiilinden *yugóm biçimi ortak kök.

Yunancası zeugos ve aynı şeyin fiil-adı olan zeûgma “boyunduruk”. Yunancada baş seste /y/nin /z/ye dönmesi normal değil, ama tümü primitif tarımla ilgili üç veya dört kelimede bu hadise görülüyor. Bundan çıkardıkları sonuç, primitif tarıma ilişkin terminolojinin Yunancada miras olmayıp başka bir Hintavrupa dilinden, belki eski Anadolu dillerinden alıntı olduğu.

Gaziantep ilindeki Zeûgma, Orta Fırat üzerinde o tarihte tek köprünün olduğu yer. Nehre boyunduruk takmak olarak değerlendirmişler.

Bir başka boyunduruk türü, nikâh. Milat sonrası dönemde zeugos bu anlamda hukuk tabiri olarak kullanılmış, zewgô biçiminde Süryaniceye geçmiş. Arapça zevc ve zevce oradan, tanıdık kelimeler.

Ermenice zuyg “çift” şekil itibariyle Yunanca bir alıntıya benziyor. Mutlaka şimdi aklıma gelmeyen bir öz-Ermenice ikizi de vardır, Acaryan sözlüğü elimin altında olsa hemen bulurdum.

Pre-islamik Farsça cuxt, cumhuriyetin c’si ve hırıltılı kh sesiyle, “boyunduruk”. Oradaki t standart perfekt ekidir, yani Farsi sözcüğün İngilizce yok-ed “boyunduruk-lanmış” gibi bir yapısı var. Yeni Farçada aynı kelime cuft şeklini alır. Türkçesi erken metinlerde cüft’tür, sonra cift ve çift ağır basar.

Koşmaca
Türkçe koş-mak, ko-mak fiilinin +iş- ekiyle işteşlik hali. “Yanyana komak” anlamında. Latincesi com-ponere, com-positus, compound, composition vb. Yunancası syn-thesis. Türkçede eskiden beri asli kullanım alanı öküzleri çift koşmak eylemidir; oradan hareketle ‘bir şeyi işe koşmak’ ve ‘iki mısraı bir beyitte yan yana getirmek’ mecazları türetilmiş.

“İki ayağını yerden kaldırarak hızlı gitmek” anlamı Türkiye Türkçesine özgü ve çok yeni. Yanlış hatırlamıyorsam 19. yy’dan önce bu anlamı pek kaydedilmemiş. Ama memlekette Nişanyan Sözlük’e ulaşımı olmayan tek kişi olduğum için şimdi çek edip sana doğrusunu anlatamıyorum.

Alakasız bilgi
Zeugma köprüsü, bir dönem, Roma İmparatorluğunun egemenlik alanı ile İran arasında sınır kapısı. MS 37 veya 38 yılında, bugünkü İsrail’in kuzeyindeki Galilea ülkesinin hükümdarı olan Herodes Antipas burada İran şahı Artaban ile Roma’nın doğu orduları kumandanı Vitellius’a bir ziyafet vermiş. Sofra köprünün tam orta noktasına kurulmuş. Josephus Ant. XVIII. 4-5’te anlatıyor.

İlgisi? Yok. Aklıma geldi anlattım.

Protokol sorusu: Uzun bir sofra kurulduğunda iki onur konuğunu iki başa mı yerleştirirsin, orta noktaya karşılıklı mı oturtursun?

6 Nisan 2017 Perşembe

Doğu - Batı sorunsalına dair - 2

Bu ikisini okumak bence yeter, Viyana kuşatmasının baştan yenilgiye mahkûm olduğunu, daha önemlisi, aradaki farkın ekonomik ve teknikten önce bir kültür ve hatta ahlâk farkı olduğunu görmek için.


2014’te Yenipazar Cezaevindeyken altı ay kadar Meninski’nin 1680’de yayınlanan Osmanlıca sözlüğü üzerinde çalıştım. Yine o aralar Evliya Çelebi’nin Yapı Kredi’den çıkan Seyahatname’sinin tamamını (özgün metinden) okudum. O günlerde yazdığım bir mektupta şöyle demişim:

Meninski diye bir adam var, Evliya Çelebi ile yaşıt. (Evliya 1683’te, bu 1686’da vefat etmiş) Yedi sekiz yıldır sözlüğünü çok sık kullanıyorum, ama son beş ayda neredeyse içine düştüm. Aslen Fransız, uzun süre Polonya’da yaşayıp fahri Polonyalı olmuş. Bir vesileyle İstanbul’a gelip yirmi otuz yıl burada kalmış. Avusturya imparatorunun diplomatik hizmetine girmiş. Türkçenin gelmiş geçmiş en iyi sözlüğünü hazırlamış. Yıllardır sözlüklerle yatıp kalkıyorum, artık bir sözlükten yazarın kişiliğini okuyabiliyorum. Bu adam, nefis bir adam. Tanımları olağanüstü hassas, yerinde, ayrıntılı ve nüanslara duyarlı. Kusursuz Arapça (ve daha yüzeysel Farsça) biliyor, üç dilin literatürüne vakıf. En ummadığın yerlerde, en ummadığın inceliklerin bilincinde. Osmanlı üst sınıf kültürüne, edebi dilin zarafetine bariz hayranlığı var. Latincesi derya. Ayrıca çoğu kelimenin Fransızca, Almanca, İtalyanca ve Polonyacasını da vermiş.

Öbür yanda Evliya … İstanbul’u Hazreti Süleyman’ın kurduğuna, Eflatun’un Macaristan’da bir köyde gömülü olup bütün Hıristiyanların onu ziyaret ettiğine, Macar halkının Gürcü kralları soyundan geldiğine, Almanların her sabah yüzlerini sidikle yıkadığına, Hollanda ve Felemenk ülkesinin Macaristan’ın kuzey doğusu ile Lehistan arasında bir yerde olduğuna, bazı Avrupa ülkelerinin Hz. Davut dininden olup Zebur’u kutsal kitap kabul ettiğine, Tuna nehrinin yer altı kanallarıyla Büyük ve Küçük Çekmece göllerine bağlandığına, Hıristiyan papazların Atlas ve Minor isimli sır kitaplarına bakıp dünyanın her yerinde olan biten hakkında bilgi edinebildiğine, tarihte dört hükümdarın tüm dünyaya hakim olmuş bulunup, bunlardan Hazreti Süleyman ile İskender-i Zülkarneyn’in islam, Buhtunnasır ile Yanko bin Madyan’ın ise edyān -ı bātıla’dan olduğuna … inanıyor.

Anlatabiliyor muyum bilmem. Bu ikisini okumak bence yeter, Viyana kuşatmasının baştan yenilgiye mahkûm olduğunu, daha önemlisi, aradaki farkın ekonomik ve teknikten önce bir kültür ve hatta ahlâk farkı olduğunu görmek için.

Star Citizen

Yedek parçada yan sanayi türer mi? Az bilinen gezegenlerin haritası parayla satılır mı? Ayak basılmadık zannettiğin bir yerde karşına Koka-kola büfesi çıkar mı?


Star Citizen, Chris Roberts’ın heyecanla beklenen yeni oyunu. Şimdilik dört buçuk yıl gecikmiş durumda, daha da ufukta kesin bir tarih görünmüyor. Ama takipçilerinin imanı tam. Dediklerine göre bugüne dek 140 milyon dolarlık uzay aracı satın alınmış. Adam başı 40 bin dolar harcayan, yüzlerce araçlık filolar kuran var. Los Angeles, Austin, Manchester ve Frankfurt’ta 380 kişilik ekip gece gündüz çalışıyor.

En gelişkin araç Javelin, 345 metrelik uzay gemisi, seksen kişi alıyor, fiyatı 2500 dolar. Yataklar ve tuvalet sifonları dahil detayları kusursuz deniyor. Almışken kalabalık ekip kurmak iyi fikir olabilir, çünkü şimdiden uzay korsanları türemiş, olmadık yerde saldırıp aracınızı gasp edebilirler. Almanya’da şimdilik 650 üyesi olan bir ekip, tamirat ve güvenlik dahil çeşitli kamu hizmetleri vermeyi planlıyormuş.

Bugüne dek yüz güneş sistemi ve bin dolayında gezegen tasarlanmış. Gezegenlerin bir bölümü standart doğa yasaları çerçevesinde random olarak üretilmiş. Yani kâşifler ulaşırsa neyle karşılaşacaklarını developerlar dahil kimse bilmiyor.

Potansiyel olarak yüz milyon kişi oynayabilir diye hesaplamışlar. Bunun doğuracağı altyapı sorunlarını bir yana bırak, işin ekonomik boyutu var, hukuki boyutu var. Uzay gemileri sanal, ama “gerçek” parayla satın alınıyor. Peki, daha başka hangi hizmetler monetize edilecek, yani parasallaştırılacak? Yedek parçada yan sanayi türer mi? Az bilinen gezegenlerin haritası parayla satılır mı? Ayak basılmadık zannettiğin bir yerde karşına Koka-kola büfesi çıkar mı?

Peki, sanal uzay korsanlığının hukuki sonuçları ne olacak? Vatandaşın 2500 dolar verip aldığı gemiyi adı sanı duyulmadık bir gezegende basıp talan edenler cezasız mı kalacak? Ceza verilecekse kim uygulayacak? Seksen kişilik Javelin ekibi birbirine düşerse ihtilafı kim çözecek, neye göre çözecek? Keşfedilmemiş bir gezegende birisi bitcoin gibi yeni bir para birimi geliştirirse, bunun konvertibilitesi sorunu nasıl aşılacak? Ufak bir ücret karşılığı seyyahların ayak işlerine talip olan Somalililer ya da Filipinolar gibi zümreler belirecek mi? Onların hakları ne olacak?

Bana sorarsanız Mars’ta gerçek koloni kurmaktan daha heyecanlı bir yeni dünya.

5 Nisan 2017 Çarşamba

Türkiye nasıl Türkleşti

1300'lerin başında, nedenlerini ve boyutlarını tam olarak henüz analiz edemediğimiz rüzgâr değişimi olmasa bugün buranın adı belki Türkiye değil Acemiye olurdu.


Anadolu'nun yerli halkının İslamlaşıp Türkleşmesi ayrı bir konu. O konuyu vaktiyle bol bol işledik. Şimdi meselemiz başka. O amalgamın içine dışarıdan kimler gelmiş? Türk müymüşler? Ne anlamda Türkmüşler?

O konuda üç olguyu ayırt etmek gerekir sanıyorum. 

1. Türk askerî aristokrasisi
Yani beyler ve onların yakın maiyeti.

9. yy'dan itibaren Türkler İslam dünyasında profesyonel bir askerî kast niteliği kazandılar. Brezilyalı futbolcular gibi düşün: aralarında kişisel rekabetle beraber meslekî dayanışma da olan, uzman ve kapalı bir zümre. 10. yy'da İslam aleminin bölündüğü sayısız emirliğin pek çoğunun başında Türk askerler vardır. Aynı dönemde bütün ipuçları, Bizans devletinde de Hıristiyan kisvesini benimsemiş çok sayıda Türk askerinin rol oynadığını gösteriyor. Malazgirt karşılaşmasında her iki takımın as oyuncuları Türktü.

1071'de Bizans üstyapısının çöküşüyle gerçekleşen şey, o halde, ''Türk istilası'' değil, belki ''İslam-Türk istilası''dır. Zaten bir Türk askerî  ağı var. Sayıları katlanıyor, ama daha önemlisi, ideolojik oryantasyonları değişiyor. Hıristiyanlık seçeneği terk edilip, İslami kültürel kodlar benimseniyor. Sebebi nedir emin değilim. Belki İslam aleminin Hıristiyan Bizans'a oranla ekonomik ve siyasi açıdan güçlenmesidir. Belki 11.  yy başlarında devreye giren Oğuz rezervinin, İran kültürel alanının filtresinden geçerek İslamlaşmış olmasıdır. Hazar Denizinin güneyinden dolanıp gelecek yerde mesela Macarlar ve Peçenekler gibi, kuzeyden gelseler belki İslam-dışı geleneklerini daha fazla korumuş olurlardı.

Türklerin askerî hakimiyetinin demografik sonuçlarına dair elimizde bir veri yok. Demografik sonucu olmuş mu; yani 1071'i izleyen onyıllarda Anadolu'nun nüfus yapısı değişmiş mi? Belirti yok. Yönetici kadrolar değişmiş. Daha önemlisi, yönetici kadronun dini/kültürel yönelimi değişmiş. Memleket İslama ''açılmış''. Fetih o demek, ''açma, açkı''.

Hatırla, tam aynı yıllarda Normanlar önce Sicilya'yı, sonra Britanya'yı fethetmişlerdi. Yönetici bir kast oluşturdular. Ayrı bir egemen sınıf kültür ve kimliğini, sayıları ancak yüzleri bulan bir havuzda, yüzyıllarca korudular. Burada da pekâlâ öyle olabilirdi; olmadı. Ülkenin ana gövdesi kimlik değiştirdi, fatihlerin milliyetini benimsedi, tabir caizse ''Normanlaştı''. Nasıl?

2. İslam göçü ve şehirleşme
Demografik hareketin ilk belirtilerini Malazgirt'ten yüz ila yüz yirmi yıl sonra, 12. yy sonlarında görüyoruz. Aradaki yüz küsur yıl karanlıktır; o döneme ait yazılı veya arkeolojik kaynak hemen hemen yoktur. 1180'lerde tek tük, 1200'den itibaren yoğun olarak göze çarpan olgu ise İslami kozmopolitizm ve şehirleşmedir. İslam ülkelerinden çok sayıda insan, ''açılan'' Anadolu'ya gelir. Geldikleri yerler: Horasan, Tebriz, Şiraz, Musul, Halep, Dımışk, hatta Kahire. Sıfatları, en azından adı bugüne kalanlarınki: tüccar,  sanatkâr, alim, mimar, kadı, mirasyedi, beyzade, müzisyen, derviş, talebe. 

Anadolu'nun o tarihte İslamlarca yönetilen kısmında bugün var olan kent ve kasabaların çoğu – mesela Tokat, Niksar, Amasya, Niğde, Tercan, Hasankeyf, Harput, Kırşehir, Alanya,  Uluborlu, Eğridir, Kastamonu...  ilk o yıllarda palazlandı. Buna karşılık Bizans egemenliğindeki Batı Anadolu'da o tarihlerde beliren yeni şehirler galiba hiç yok.

Gelenler arasında Türkçe bilenler var mıydı, bilmiyorum, galiba kimse bilmiyor. Ama ortak kamu dilinin Farsça olduğu şüphesizdir. Yanısıra hukuk ve bilim dili olarak Arapça egemendir. Şiir ve ticari evrak Farsça yazılır, ama yanılmıyorsam daha çok kitap Arapçadır. 1310'lara dek ilaç için tek Türkçe kitap yoktur.

Konya'da Mevlana Celaleddin, malum, Acem şiirinin anıtsal ismi. Gülşehrî'den başka bir yazımda söz etmiştim, Kırşehir'de kanaat önderi; Şirazlı Sadi'den daha iyi Acemce şiir yazmakla övünüyor; 1310'larda hayatının sonbaharındayken ilk kez Türkçe şiir deniyor. O çağda Osmanlı'daki gibi bir saray kültürü söz konusu değil. Belli ki Kırşehir'in çarşı içinde evlerde oturan eşraf ve efazılı, en azından kültürel konularda, Farsçayı tercih ediyorlar. 

1300'lerin başında, nedenlerini ve boyutlarını tam olarak henüz analiz edemediğimiz rüzgâr değişimi olmasa bugün buranın adı belki Türkiye değil Acemiye olurdu.

Etnik yapı çok farklı olmazdı. Şu hataya çok sık düşüyoruz; Berktay düşmüş, ben bile bazen düşmüş olabilirim. ''Anadolu Türkleri çekik gözlü değil. Ergo: din ve dil değiştirmiş yerliler olmalı.'' Üçüncü ihtimal gözden kaçıyor. Evet, bir sürü insan buraya göçmüş. Ama Orta Asya'dan değil, Yakın Doğu'dan göçmüş. Nitekim ırkça bugünkü Türkiye'ye en benzeyen yer korkarım ki Balkan Yunanistanı değil, İran ve Afganistan, ikinci planda belki Suriye.

''Türkler geldi göçebe olduk, barbarlaştık'' tezi de, en azından bu noktaya kadar gördüklerimiz bağlamında, doğru olamaz. "Türklerin", daha doğru bir deyimle İslamların gelişinden sonraki üç-dört yüzyılda memleket gerilememiş ki; bariz bir şekilde kalkınmış. Göçebeleşmemiş, tersine şehirleşmiş.

3. Oğuz ve Türkmen aşiretleri
Oğuz ve Türkmen aşiretlerinin Anadolu'ya göçü muamma bir konudur. Aklımda kaldığı kadarıyla, ilk kez 1210 veya 20'lerde Asya'da Moğol ve Harezmşah karışıklıkları bağlamında böyle bir olgunun adı anılır. Ardından Musul ve Halep'ten başlayıp Karaman ve Antalya'ya uzanan alanda büyük kargaşaya yol açan Oğuz ve Türkmen ''afeti'' gündeme gelir. Kentli Müslümanlar olayı bir ''barbar istilası'' olarak algılarlar; ağır konuşurlar. Bu dönemde şekillenen göçebe/kaba ''Türk'' imgesi Divan edebiyatına bir mazmun olarak yerleşir. Oysa bu algıyı yaratanların biat ettiği hükümdarlar da Türk soyludur; Kılıç Arslan, İnal, Artuk gibi adları vardır.

Ne biliyoruz? Bir kere Oğuz ve Türkmen daima ayırt edilir. Türkmān, "Türke benzer" ya da ''Türkleşmiş'' anlamında Farsça tabirdir. Muhtemelen Türk töresini ve aşiret yapısını (ne demek?), belki Türkçeyi (nasıl?) benimsemiş İrani unsurlar kastedilmiştir. 1200'leri tam bilmiyorum, ama 1600-1700'leri orijinale yakın kaynaklardan epey çalıştım, o dönemin resmi Osmanlı ıstılahında Türkmān adıyla anılanların çoğunun Ekrad veya Ekradül-asl (Kürt ya da Kürt kökenli) olduğu anlaşılıyor. Halen Antep'ten Manisa ve İzmir'e uzanan bir coğrafyada Türkmen ve ''Yörük'' net olarak ayrıştırılır, ama farkı nedir diye sorarsan asla anlamlı bir cevap alamazsın.

İkincisi, ilk dönemde göçün asıl yoğunlaştığı alanın Kerkük-Musul ve Halep (hatta Urfa, Diyarbekir) olduğu görülüyor. 1700'lere dek süren ikinci kademede buralardan Orta ve Batı Anadolu'ya akmışlar. Bu göçlerin anısı, muğlak da olsa halk belleğinde korunmuştur. O soydan gelenler kendilerini ''Yörük'' ve ''Türkmen'' olarak tanımlar.

Neyi bilmiyoruz? Öncelikle sayılar hakkında hiçbir fikrimiz yok. 25 yıl kadar önce Yanlış Cumhuriyet'i yazarken bu konudaki birincil ve ikincil literatürü sistemli olarak taradım; eleştiri süzgecinden geçebilecek bir bilgi kırıntısı bulamadım. Belki yeni çalışmalar vardır; bakmam lazım. Bugüne kalan Yörük ve Türkmen kimlikleri gösterge ise belki yüzde on ila yirmi gibi bir sayı düşünülebilir. Ama bunların da önemli bir bölümünün ''Türkleşmiş'' unsurlar olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor.

İkinci bilmediğimiz daha enteresan bir konudur. 1300'lerin ilk çeyreğinde gerçekleşen Türkleşme/Türkçeleşme hareketinin oluşumunda demografik faktörün etkisini bilmiyoruz.

Durun, hemen galeyana gelmeyin. Karamanoğlu Mehmet Bey, Ertuğrul Gazi falan filan, evet, Türk aşiretleri gelmiş, memleket Türkleşmiş, o öyküleri biliyoruz elbette. Ama yazık ki o öyküler olaylarla çağdaş değil; bir kısmı 15. yy sonlarında zuhur etmiş, daha çok kısmı 19./20. yy milliyetçi mit-yapımının eseridir. Üstelik daha beteri şu, 1300 ile 1320 arasındaki ''Türkleşme'' cereyanı yalnız Oğuz ve Türkmen aşairinin yayıldığı alanda belirmemiş. Simültane olarak Kahire'de, Tebriz ve Gence'de, Volga boyundaki Saray'da, Harezm'de, Semerkand'da etkisini göstermiş. Bana sanki demografik değil siyasi bir olay varmış gibi geliyor; halkların şuradan buraya yürümesiyle değil, Moğol egemenliğinin tam o tarihlerde çöküşüyle ilgili bir dizi siyasi karar ya da ideolojik trend kokusu alıyorum.

Ama tam olarak nasıl, kim, neden diye sorarsan cevap veremem, keşke daha genç olsam, üniversitede olsam diye iç geçiririm. 

4 Nisan 2017 Salı

En Şarkî Roma

Meraklısı için savcılık soruşturma evrakı okumak gibi, kaptırırsan iptila yapar.


Fergus Millar,  The Roman Near East, 31 BC – AD 337, 600 sayfa. Dar ufuklu akademizmin müstesna bir örneği. İnat ettim, sonuna kadar okudum. Not da aldım.

Konu, imparatorluk döneminde Yakın Doğu vilayetleri. En kuzeyde Commagene ve Oshroene krallıkları, sonradan Mesopotamia vilayeti (Urfa, Nusaybin, Sincar). Ona bitişik Tetrapolis, sonraki devirde Syria Coele (Antakya, Halep). Kıyıda Fenike kentleri ile içeride Palmyra ve Emesa krallıkları yerine kurulan Syria Phoenice (Lübnan, Humus). Dekapolis (Taberiye, Şam, Havran) ile eski Yahudi krallıklarını birleştiren Syria Palaestina. Nabati krallığı yıkıldıktan sonra Arabia (Ürdün, Negev, Suudi, Arabistan’ın kuzeybatı köşesi). Önce 360 yıllık dönem boyunca, eldeki belgelerin izin verdiği ölçüde bölgenin idari ve askeri tarihi. Sonra teker teker her vilayete dair günümüze gelen epigrafik ve edebi malzemenin ayrıntılı dökümü. Meraklı olmayana sıkıcı gelebilir. Meraklısı için savcılık soruşturma evrakı okumak gibi bir şey, kaptırırsan iptila yapar. Bilginin ham hali.

Bütün bu bölgede, Aramicenin çeşitli lehçelerinden proto-Arapçaya uzanan Sami dilleri spektrumu kullanılmış görünüyor. Bunu Roma-öncesi yerel krallıkların epigrafik kalıtlarından biliyoruz. Yer adları ile kişi adlarının büyük çoğunluğu o dilde veya dillerde. 4. yy’da Hıristiyanlığın egemen olmasıyla birlikte Urfa kökenli Süryani (Suristi) lehçesi muazzam bir ikbal dönemi yaşayacak. Lakin aradaki iki veya üç yüz yıllık dönemde üretilen yazılı malzemenin neredeyse tamamı Grekçe ve Latince. Yalnız “yüksek” kültür belgeleri değil, mesela Menbic ve Havran’ın köylerindeki graffitiler, Negev’in taşrasındaki evlilik akitleri, Deyrizor yakınındaki mezar taşları da öyle. [Mardin-Derik yakınındaki Kasrı Kanco’da antik bir kilise kapısı var, onun yazıtı da Yunanca.]

Burada tıpkı avukatlarınki gibi bir mesleki deformasyon devreye giriyor. Hoca “ben deliller kadar konuşurum” diyor. Dosyada “şark” dillerine dair evrak yok, demek ki “şark” dilleri yok. Adamlar Grekçe ve Latince konuşmuş. Kültürel referanslarının tamamını Batıdan ithal etmişler; evlerini Yunan mitolojisinden alınma mozaiklerle donatmışlar. “Şark” kültüründen temalar almışlarsa Hıristiyanlık prizmasından geçirip almışlar, ki o da Yunan-Roma dünyasının eseridir. Peki Süryanice? Yunan kültürünün bir “non-Mediterranean” şubesidir, çeviriden neşet etmiştir. Diyor Millar. [Nitekim düşünürsen Ermenice yazının icadını izleyen iki yüz yılın tüm yazılı eserleri Yunancadan çeviridir, zihin kurcalayan bir olgu.]

Akademik uzmanlaşmanın zararlı etkileri de kendini gösteriyor. Millar şarkiyatçı değil, Süryaniceyi ve bağlantılı dilleri bilmiyor. Dolayısıyla o dillerin yazılı hafızasında korunmuş olan kültürel süreklilik unsurlarına – mesela dinî ve mitolojik kalıntılara, kavim ve aşiret şecerelerine – vakıf değil. Bundan dolayı “dosyada yok, demek ki yok” tezini çok kolay telaffuz ediyor. Klasisizm hastalığıdır, tedavisi zor.

Yanlış yolda olduğunu gösteren yüz tane ipucu var, göremediği ya da görmezden geldiği. Misal: 2. yy tarihçisi Josephus, Yahudi Savaşları’nın Yunanca versiyonunun önsözünde (BJ I. 1:3-6) bu kitabı önce “kendi dilinde” (yani Aramice) yazdığını, böylece “Parthlar, Babilliler, Arabistanın en uzak aşiretleri ve Adiabeneliler [kuzey Irak] bile” gerçeklerden haberdar olurken, Grek ve Romalıların bilgisiz kalmasına gönlü elvermediği için Yunanca ve Latince çevirilerini yaptığını anlatıyor. Bugün elimizde sadece bu çeviriler var. Demek ki neymiş? Aramice bir yazı kültürü mevcutmuş, üstelik emperyal sınırın her iki tarafında cariymiş, ama bugüne gelmemiş. Yani “dosyaya girmemiş”.

x

Bu meseleler neden ilgimizi çekiyor? Şundan. Benzer problemler benim yakından ilgilendiğim iki diğer konuda da karşımıza çıkıyor. Biri Türkçe yazı dilinin başlangıçları. Bu dilin bir versiyonu 730 yılı civarında aniden belirmiş; onu izleyen dönemde bir dizi kafa karıştırıcı iz bırakmış. 1070 ile 1300 yılları arasında tek bir örneği kaydedilmemiş; sonra patlamış. Bunun anlamı nedir? Bir yazı (kültür) dili olarak Türkçe neden ve nasıl doğmuş; nasıl bir toplumsal, psikolojik, siyasi bileşkenin ürünüymüş? Bir tarihte birden bire Farsçayı bırakıp Türkçe yazmaya başlayanlar "ne demek istemiş?"

Öbürü edebî Arapçanın başlangıçları. M 680 yılları öncesinde birkaç graffiti dışında yazılı bir Arap dilinin belirtileri yok. Bu olgu bize mesela Kuran’ın orijini konusunda ne söylüyor? “Arabistan’ın en uzak aşiretleri” mesela Josephus’un Aramice tarihinden istifade edebilmiş ise, “ümmi peygamber” deyiminin tam anlamı nedir?

Edebi Türkçe veya edebi Arapça veya edebi herhangi bir şeyce adını alan fenomen, ağaçlar ya da taşlar gibi doğal bir olgu değil, kültürel bir yapılanma. Bir tür bina gibi düşün: o bina nasıl ve neden inşa edilmiş? İnsanlar evde neneleriyle Türkçe (yahut Macarca, yahut herhangi bir şeyce) konuştukları için, doğal bir içgüdüyle Türkçe yazı yazarlar diye bir şey yok. Evde Macarca konuşan bir toplum mesela bin yıl boyunca pekala Latince yazı yazabilir, bunu dünyanın en doğal şeyi gibi görebilir. Macarcayı yazı dili haline getirme kararı siyasi ve kültürel bir olgudur. Birileri bir tarihte o kararı vermiş, neden vermiş?

Arzu edersen bugüne gel. Kurmanci dilinin bir yazı/kültür dili olarak belirmesinin koşulları ve muhtemel sonuçları nedir diye sor.

Bana sorarsan şahane bir konu. Sabah akşam Tayyip ne dedi, Binali ne zortladı diye tartışmaktan kesinlikle daha ilginç. 

3 Nisan 2017 Pazartesi

Okuma ve izleme notları

Kadın Türkçe cümle kurmayı bilmiyor, inandırıcı bir hikaye kurmaktan aciz; karakterler klişe bile değil, karton. Çiğnenip posası çıkmamış cinsten tek bir özgün fikir yok.


Bunu 2014 Mayısında Şakran cezaevindeyken yazmışım.

David Lodge, A Man of Parts, H.G. Wells’in romanlaştırılmış biyografisi. Lodge son devir İngiliz romancılarının en iyilerindendir. Ufacık bir akademik ve profesyonel dünyanın insanlarını, mıy mıy kişisel ve cinsel ilişkilerini anlatır. Biraz sıkıcıdır ama gözü keskindir. Bu okuduğum dördüncü kitabı.
Wells ise İngiliz modernizminin büyük peygamberi; romancı, sosyalist, işçi ve kadın hakları önderi, sosyal güvenlik politikalarının fikir babası, bilim kurgu türünün mucidi. Sanırım Lodge, larger than life bir karakteri, gerçek bir kahramanı yazmak istemiş. Sonuçta onun, başta kadın işleri, sosyal ilişkiler ağı içinde tıkanıp tükenmesini anlatmış. 1890’larda büyük idealizmle başlayıp 1970-80’lerde tükenen sosyal devlet tahayyülünün otopsisi bir yerde.

Peşinden Adalet Ağaoğlu’nun son romanı, Dert Dinleme Uzmanı (Everest 2014). Gazetelerde o kadar övgüsü çıktı ki “acaba” deyip getirttim. Yarısında kusup bıraktım. Hepsini okusan, tutup tutacağı bir buçuk saat. Elaleminki elli altmış saat kafanı meşgul ediyor, bitirdikten sonra da geriye bir şeyler kalıyor. İnan bana, zavallı bir ülkede yaşıyoruz.

CNBCE’de İspanyol filmi, Camino. Kahredici. Dini taassubun mikro düzeydeki kaynaklarına ve etkilerine dair. Camino kızın adı, “yol” ya da “tarik” demek. Teşkilat ise Opus Dei, İspanya’nın Gülen cemaati bir bakıma. Türkçe altyazıda “eser” diye çevirmişler, bir bok anlaşılmıyor.

Hemingway ile Gelhorn filmini beğenmedim, yarısında kapattım. Hemingway’in sadece yaptıklarıyla söylediklerini alsan, elinde içip içip ukalaca laflar eden ayyaş bir hıyar kalır. İnandırıcı olması için bambaşka bir kişisel karizma lazım, gözlerinin içinin gülmesi lazım. Clive Oven onu verememiş, kazık gibi durmuş.

Hemingway’in intiharının sebebi mutsuzlukla açıklanamaz bence. Kendini ve iktidarını kanıtlama – sıradan insanlardan farklı olma – derdi vardı ve sanırım intiharı, iktidarın en aşırı kanıtı olarak gördü ya da öyle göstermek istedi. “İradem o kadar güçlü ki kendi hayatıma da ben son veririm” gibi bir şey. Aslında bütün hayatı reklam ve intiharı da reklamın uç noktası. Öldüğünde TIME dergisine kapak olmanın en garantili yolu.

Edward Said'in Oryantalizm eleştirisi

Tamamen parazitleşmiş bir kültürden gelen bir adamın kalkıp, bizzat kendi kültürü hakkındaki bilginin tamamını üretmiş olan bir medeniyeti "önyargı ve yüzeysellikle" suçlaması bana komik geliyor, doğrusunu istersen.


Edward Said'i otuz yıl aradan sonra önceki sene yeniden okumaya teşebbüs ettim. Otuz yıl önce sabun köpüğü tadında gelmişti, otuz yıl sonra da öyle geldi; Orientalism'i sonuna kadar okuyamadım.

Yakından tanıdığım bir insan çeşidi Said: Şark Hıristiyanlarının iyi eğitim almış çeşidi. Bir yandan Batı medeniyetine rafine bir düzeyde hakim, belki bunu biraz fazlaca vurgulama ihtiyacı hissediyor. Batıya büyük hayranlık duyuyor. Diğer yandan Şark hakkında kendi bildiklerini ve duyarlıklarını Batı'nın paylaşmamasına sinir oluyor. Filistin'den (yahut İstanbul'dan) bakınca Batılıların ufku yarı yarıya eksik durur. Altta müthiş bir hayranlık olduğu için, Said kendini ihanete uğramış hissediyor. Küskün aşık gibi, "ama biz sana neler neler yüklemiştik..." diye söyleniyor.

Dikkatle oku bak. Said'in Batı eleştirisinin altında yatan çerçeve Batı hayranlığıdır. Batının akademik geleneğine, müziğine, açık fikirlilik ve özgürlük idealine, New York'a, Columbia üniversitesine aşıktır. "Neden benim bildiklerimi bilmiyorsun, Şark gibi bir hayati konuyu neden benim tanıdığım kadar tanımıyorsun" diye sitem etmektedir.

Eleştirdiği ne peki? Batı Şark'a karşı önyargılıymış, üstünlük taslarmış, bilgisizmiş, kendi kafasındaki modele göre bir Şark karikatürü üretirmiş, vs. vs. Amerikalılar, "so, what is new" derler. Hangi kültür diğeri hakkında önyargılı / eksik bilgili / basitleştirici değil ki? Japonlar mı Çin'i daha iyi tahlil ediyormuş? Afrikalılar mı Hintlileri çözmüşler? Yoksa ─ tutmayın beni güleceğim ─ İslamlar mı Batı medeniyeti hakkında derin ve insani ve objektif ve empatik malumatla doluymuşlar?

Bütün kültürler diğerleri hakkında az veya çok önyargılı, bilgisiz ve küçümseyicidir. Fakat bu handikapı modern Batı kadar ciddiyetle ve samimiyetle aşmaya çalışmış başka uygarlık tanımıyorum. "Oryantalist" diye aşağıladıkları adamlar Klasik Arapça'nın, Bedevi lehçelerinin, Arapça denizci lisanının,  Farsçanın, eski Farsçanın, orta Farsçanın, Talmud Aramicesinin, Sanskritçenin, Habeşistan lisanlarının, Osmanlı Türkçesinin, İstanbul argosunun, Kıpticenin nihai sözlüklerini yapmış. Her biri birer şaheserdir ve hayat boyu verilen eziyetli emeklerin ürünüdür. Türkiyat konusunda okumaya değer ne varsa Batılılar yazmış. Arap ve İslam klasiklerinin, ki her biri bin sene önce karınca yazısıyla yazılmış binlerce sayfalık eserlerdir, Batılı alimler eleştirel edisyonlarını yayımlamışlar. Yedi yüz seneden beri İslam dünyasında, İslam tarihine, diline, filolojisine, arkeolojisine, hukuk tarihine dair üretilmiş hiçbir şey yok. Sıfır. Hiç. Üç beş tane yarım yahut marjinal çalışma varsa onları da Batıda mektep okuyan birkaç kişi yapmıştır.

Peki Şarklıların Batı medeniyetine yaptıkları bir katkı var mı? Dante yahut Goethe hakkında, Allah için, sadece bilgi aşkıyla yazdıkları, okumaya değer bir tane doktora tezi, bir tane makale, bir tane broşür var mı acaba?

Tamamen parazitleşmiş bir kültürden gelen bir adamın kalkıp, bizzat kendi kültürü hakkındaki bilginin tamamını üretmiş olan bir medeniyeti "önyargı ve yüzeysellikle" suçlaması bana komik geliyor, doğrusunu istersen.

Önyargı ve yüzeysellik yok mu? Vardır elbette. Mesela eski Yunan kültüründe Şark unsurlarının sistemli olarak görmezden gelinmesine dair bir makale yazmayı düşünüyorum ben de, hazine gibi bir konu, deştikçe çıkıyor. Ama önyargı ve yüzeyselliğin yanında göz yaşartıcı bir dürüstlük, emek, bilgi, çaba var ki, Şarkta yüzyıllardır esamisi okunmayan şeyler.