29 Mart 2017 Çarşamba

New Yorker


New Yorker abonmanım iki aydır kesilmişti. Tazelendi, mutlu oldum.

30 Ocak sayısında Philip Roth, ABD’nin en önemli yaşayan romancısı, Trump’a saydırmış. “Sıradan bir sahtekâr” (con-artist). “Aptal ve vicdansız bir emlak simsarı”. “Yönetimden, tarihten, bilimden, felsefeden, sanattan bihaber, incelik ve nüansı tanımaktan ve ifade etmekten aciz, edep yoksunu, yetmiş kelimeden oluşan vokabüleri İngilizce değil Hıyarca” (Jerkish). Ülke Trump’ın “yalanlar ırmağında” boğulmaya yüz tutarsa ne yapmalı diye fikir yürütmüş. Sert.

Aynı sayıda Evan Osnos’un uzun makalesi, kıyamete tedbir alanlara dair. Amerikan zenginlerinin önemli bir bölümü yakın gelecekte toplumsal düzenin ve/veya medeniyetin çöküşünü ihtimal olarak görüyor, kendini kurtarmanın derdine düşmüş. Genel beklenti gelir uçurumu ve işsizliğin artışıyla gelecek silahlı ayaklanmalar. Ek senaryolar, siber savaş ve nükleer saldırı. Kimi ada satın alıp cemaat kurma peşinde. Kimi kuş uçmaz kervan geçmez yerdeki çiftliğine yer altı sığınağı yapıp, yedek deposu dolu helikopteri hazır tutuyor. Yeni Zelanda’da arazi fiyatları Amerikalılar yüzünden uçmuş.

Kansas’ta bir adam, eski kıtalararası balistik füze silolarını alıp yer altı konutuna çevirmiş. Özelliği, direkt nükleer darbeye dayanıklı olarak üretilmiş olmaları. On iki katlı yer altı apartmanı; dairesi üç milyon dolar: beş yıl yetecek yiyecek ve silah stoku, enerji ve temiz hava kaynakları, eğitimli silahlı birlikleri var. Peynir ekmek gibi satıyormuş.

23 Ocak’ta Emily Nussbaum’un siyasi söylemde şaka ve ciddiyet ilişkisine dair olağanüstü ilginç makalesi. Absürt bir şaka olarak başlayan Trump macerası nasıl ve neden gerçeğe dönüştü? South Park dizisi çağdaş ideolojiye dair ne söylüyor?

6 Şubat’ta Paul Rudnick’in komedi şaheseri, Melania’nın Güncesi. Trump’ı indirecek darbenin o cihetten gelme ihtimali, şimdilik şaka düzeyinde de olsa, hissediliyor.

5 yorum:

  1. Ragıb Cüneyd29 Mart 2017 19:11
    Trump'a bir beyinsiz solcular(libtards) bel altı vuruyor, bir de şimdi Sevan. Trump'a kalsa İslamcıların defterini dürerdi ama Sorosçu tayfa parazit yapmaktan vazgeçmiyor,
    Yanıtla
  2. Ragıb Cüneyd29 Mart 2017 22:12
    Sual➡ The New Yorker okuyup mutlu olan bir "jerk"e ne denir?

    El Cevab➡ Ona kendi sözü ile mukabele edilir. Misal: "Sosyalizm? Allah Göstermesin!"
    Yanıtla
  3. Bir yıldan fazla bir süredir, Türkiye'de arsa alıp, yer altı sığınağı yapmak aklımdan geçiyor. Kısa dönemli sığınak da değil. Yıllarca yetcek kadar konserve, su deposu, tuvalet, elektrik vs. Önümüzdeki 20, 30 yıl biraz riskli geliyor. İnsanoğlunun kıçı kaşınmaya başladı çünkü tekrar. Bu gözlemleniyor.
    Yanıtla
  4. amerikanin 11 eylul sonrasi abartili guvenlik tedbirlerinin aslinda halk ayaklanmasi ve kargasaya karsi yapildigi yorumlarini duymustum, detaylarina bakildiginda ciddiye almamak mumkun degil.
    Yanıtla
  5. Dünya'dan sömürdükleri paraları yer altı saraylarına gömüyorlar desenize, vicdansız herifler.
    Yanıtla

25 Mart 2017 Cumartesi

Şerifin babası


Hiroşima ve Nagasaki korkunç birer katliamdır. Ona şüphe yok. Ayrıca aklın ve bilimin tahripkâr potansiyelinin simgesidir. Ona da eyvallah. Yalnız madalyonun öbür yanını unutmamak lazım.

O bombalar niye atıldı? Tonlarca literatür var bu konuda, ama zahmete gerek yok, o günlerin gazetelerini okumak da yeter. Japonya’yı teslime zorlamak için atıldı. Aksi halde konvansiyonel savaşın mantığı gereği ABD Japonya’yı işgale hazırlanıyordu ve istila savaşında her iki taraftan çok daha fazla insan öleceği hesaplandı. İki bomba üç gün içinde Japonya’ya diz çöktürdü. Yani barışı getirdi. O açıdan bakarsanız hadise farklı görünür.

Tek neden bu değildi şüphesiz. Yanısıra ABD’nin Sovyetler’e ve diğer potansiyel rakiplere, amiyane deyimiyle “babayı göstermesi” söz konusuydu. O günden itibaren ABD dünyanın egemen polis gücü oldu. Kovboylara haddini bildiren şerif rolünü üstlendi.

Amerika mı olmalıydı, yöntemleri başka türlü mü olmalıydı, tartışırız isterseniz. Ama prensip olarak dünyaya polis gücü lazım mı değil mi, önce buna cevap vermek gerekiyor. Değil derseniz mahalleye veya şehre polis lazım mı sorusuna da cevap vermiş olursunuz, yanıtınızı bence ona göre iyi düşünüp verin. Arıza çıkaran kovboylara haddini kim bildirecek? Ara sıra “babayı göstermek”, o görev için faydalı mıdır değil midir? Tabancasız şerifi kim dinler?

20. yüzyılın ilk yarısı facialar çağıdır. Hafıza tazelemek için okuyun derim. (Mesela Ian Kershaw, To Hell and Back: Europe 1914 to 1949)Dünyaya polis lazım düşüncesi durduk yere icat edilmedi. Korkunç bir dizi tecrübenin sonunda oraya gelindi. Sonucu da, hiç şüpheniz olmasın, iyi oldu. 1945’ten bu yana geçen yetmiş yılda bütün dünyada savaşlarda ölen insan sayısı, nüfusa oranlandığında, önceki bin yılın ortalamasının onda biri mi, on beşte biri mi ne diyorlar. Bugün dünyada intihar edenlerin sayısı, savaş artı katliam artı terörizm artı adi cinayetten ölenlerin iki katından fazlaymış.

Bu açıdan bakarsan Hiroşima ve Nagasaki bombaları tarihin en hayırlı olaylarından biri gibi duruyor, değil mi? Kızamık aşısı gibi, yüz milyonların muhtemel ölümünü önlemek için yüz küsur bin insan kurban edilmiş. Değmez diyebiliyor musunuz?

Yanlış anlaşılmasın, aksi yönde birkaç fikir serdetmek de mümkün; gerekirse serdedebilirim de. Maksat burada katliamı övmek değil. İşin bir de böyle bir yönü olduğunu hatırlatmak, o kadar.

14 yorum:

  1. İşin böyle bir yönü de var tabi; O bölgede Japonların gerçekleştirdiği olayların vahşeti, Hiroshima'dan ve Nagasaki'den çok daha insanlık dışı. Kore ve Çin'in bazı bölgelerinde halen yarattıkları travmalar geçmiş değil. Küreselleşme de olsa, rüyasına Japon Askeri giren, korkan, insanların nesli halen yaşıyor. O bombalarla Japonlar teslim olmasalardı, Bunker'larda seks kölesi olarak bağladıkları, Koreli, Filipinli, Çinli kadınlara tecavüz etmeye devam etceklerdi ve Bushido inançlarının inatçılığı yüzünden savaş çok uzucaktı. Amerikan askerlerinin tecavüz ettiği kadınlar yok mu? Var tabi. Fakat bu serserilikten ve Amerikalıların, Japonların Çinlilere ve Korelilere taktıkları gibi inançtan referans alan “kütük” lakabı yok. “Kütük” diyorsan, Nanking’de olduğu gibi önce tecavüz edersin, sonra kadınların vajinalarına mızrak sokarsın. Kılıçla kafa kesme yarışmaları düzenlersin. Yetmez, laboratuarda canlı kol bacak keser, denek faresi olarak kullanırsın. Sadece savaşın uzamasıyla ölecek insanlar değil, o bombalardan sonra, işkencelerden kurtulanlar da var. Ayrıca bunun gerekli olduğunu düşünen, madalyonun diğer yüzünü gören çok sayıda Japon da var. Geçenlerde ölen prens Mikasa dahi “Çin’de görevliyken savaşın kutsallığına dair tüm inancımı yitirdim ve tek istediğim barıştı” diye söylemiş.
    Yanıtla
  2. Daha fazla insanı kurtarmak için daha az insanı ortadan kaldırmak insani bir açıdan büyük,çözülmesi zor bir ikilemde bırakıyor ama liberalizme uygun bir bakış açısı değil.Russell'ın savunduğu gibi belki bir Dünya merkezi devleti kurulup polis rolünü o üstlenebilir.Böylesi, tek bir ülkenin kendi çıkarlarını korumak için dünya polisliğine savunmasından daha adil olabilir.Ama elbette o merkezi devletin,en güçlü devletin etkisi altında olması da riskler arasında.
    Yanıtla
  3. Dünyadaki görece huzur ortami şeriften mi kaynaklanıyor yoksa şerifin silahindan mi, sonuçta herkeste atom bombası sahibi olunca ve defalarca dünyayı yerle bir edecek kadar olunca kimse kolay kolay bir dünya savaşı çıkarmayi göze alamadi, yoksa şerifin serifligi sayesinde olmuyor bence
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Elbette senin söylediğin sebepten, şerifin kerametinden değil,
  4. Mesela bir lider çıkıp samimiyetle Türkiye'yi barışın ve huzurun egemen olduğu bir refah ülkesi haline getirmek isterse anlatacağı hikaye ne olursa olsun yapması gereken ilk şey kendisine sadakatle bağlı bir silahlı kuvvet oluşturmaktır. Bunun aksini düşünen yok herhalde.

    Öte yandan dünya nüfusu fazla arttı. Dengeleri sağlamak yüz yıl önceki 1,5 milyar nüfuslu dünyaya göre daha zor. Yukarıdaki örnekler daha az insanın ölmesini sağlayan tedbirlere methiye düzüyor. Bu açıdan bakınca acaba o tedbirler alınmasaydı bu hızla büyümeye devam edebilir miydik? diye sormadan edemiyorum.
    Yanıtla
  5. O bombalar niye mi atıldı? Sovyetler kuzeyden Japonya'ya taarruzu başlatmıştı çünkü, hatta Japonya'nın -Kuril adalarını ele geçirmiş, büyük Hokkaido'ya çıkarna yspmsk üzereydiler. Japonya da inatla teslim olmuyordu ve bu durumda bütün Japonya, Sovyetler tarafından işgal edilecekti. Bu gerçeği bugün bütün Japonlar gayet iyi bilirler. Üstelik, Amerika nükleer bombaları attıktan sonra Japonya'nın kendisine teslim olmasını kabul ettirmek için Japonya'da monarşinin lağvedilmesi ısrarından dahi vazgeçmeye mecbur kalmıştı.
    Yanıtla
  6. "1945'ten beri insanlar cok tatlilasti, katliamlar azaldi" muhabbeti istatistik, olasilik, risk cahilliginden kaynaklaniyor. Nasim Taleb'in kismen Steven Pinker'in _The Better Angels of Our Nature_'ina (Sevan Hoca da bu kitaba dayaniyor muhtemelen) cevaben yazdigi makaleyi okuyun imkaniniz varsa.

    https://arxiv.org/pdf/1505.04722.pdf

    Kisaca, Taleb ve Cirillo (1) savas kaynakli siddet riskine naif (istatistik cahillikle) yaklasimin kuyruk riskini sistematik olarak azimsadigini, (2) kuyruk olaylari (yuksek ölümlü savaslar) arasindaki surelerin belli bir trendi takip etmedigi (yani ortalama araligin bilinen distribusyonu olmadigi, ya da 2000 yillik datadan cikarilamayacagi) sonucuna variyorlar.

    Duz Turkce'yle, 70 yillik datadan 'ortalama siddetin azaldigi' sonucunu cikaramazsin. Daha dur hele, istatistiki anlam cikarmak icin yeterince zaman gecmedi demek. Anlasilmadiysa yapacak bir sey yok. Matematik bilmeyen yorum yapmasin. (Gecenlerdeki nukleer riskiyle ilgili yazida da ayni istatistik mantik hatasi vardi).

    Gerçi işi risk almak olan adamlar bile anlamayabiliyorlar bu noktayi (daha dogrusu bazen anlamamak islerine geliyor). 2008'deki finans krizi boyle bir durumdu mesela. Millet CDO denilen (collateralized dept obligation) finansal enstrumanlarla riski dagitarak yok ettiklerini zannettiler. Ayni Pinker'in yaptigi hatayi yaparak bu tip riski gizleyen enstrumanlari 'credit rating' ajaslari AAA klasmanina koydular. Neden? Adam gecmis 10 yila bakiyor, buna benzer enstrumanlarin performansi nasilmis diye, "aaa nerdeyse hic biri patlamamis, demek ki saglam diyor." Halbuki, CDO riski gizlemekle kalmiyor, ayni zamanda sisteme yayiyor. 10-20 yil cok dusuk iflas oranlari gozleniyor, sonra biriken risk ve kotu kapital alokasyonu tek seferde sistemik kriz yaratiyor. Kalin kuyruk - ince kuyruk farkini anlamazsan yanlış risk alirsin.

    Benzer sekilde, Amerikan hegemonyasi, kucuk lokal catismalari engelleyerek sistemik risk yaratmis olabilir. Ne demek? Bir sonraki catisma armageddon mu olacak, yoksa gercekten hegemon sayesinde refah ve baris donemine mi girdik, soylemek icin cok erken.

    > Değil derseniz mahalleye veya şehre polis lazım mı sorusuna da cevap vermiş olursunuz, yanıtınızı bence ona göre iyi düşünüp verin

    Bu tip sahte dikotomi safsatasini sik kullaniyorsun son zamanlarda hocam. Evrenselcilik nörotoksin gibi zahir, sofomorik hatalar yaptirtiyor. Yazilimcilarin kullandigi 'scalability' diye bir konsept var. Kucuk capta calisan cozumler, buyuk capta calisacak diye bir kural yok.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Sanırım yazının belli kısımlarına sert eleştiri getirme adına tamamının ne amacı taşıdığını kaçırmışsınız gibi. Finansal kriz cyclelarını veri almak için hisse senetlerinin icat edildiği tarihten itibaren bir analiz yapılması gerekiyorsa, yüksek ölümlü savaşların da kitlesel imha teknolojisinin(örn. otomatik silah) icat edildiği bir tarihi baz alması gerekmez mi? Neden 2000 yılı aşan bir periyodu baz almak gerekiyor kitlesel imhaların oranlarını karşılaştırmak için? Burada sanki bir mantık hatası var.
    2. Taleb'in Black Swan'ini yarisina gelmeden firlatip atmamin nedeni, istatistigi mistik bir din haline getirmesi idi - okuyucuyu salak yerine koymasi belki daha onemsiz bir kabahatidir.

      Burada ise sunu gostermis gorunuyor: "the hypothesis that the long peace was NOT a statistically established phenomenon and a mere statistical sampling error".

      Ayakta alkislamak lazim tabi. Bu kafayla, 4 milyar senelik dunya tarihinde 2 milyon senelik gecmise sahip zeki yasamin istatistiksel hata oldugunu ve anlamli bir istatistiksel sonuc elde etmememiz icin beklememiz gerektigini ispatlayacagi gunleri bekliyorum.
    3. Taleb'in Black Swan'ini yarisina gelmeden firlatip atmamin nedeni, istatistigi mistik bir din haline getirmesi idi - okuyucuyu salak yerine koymasi belki daha onemsiz bir kabahatidir.

      Burada ise sunu gostermis gorunuyor: "the hypothesis that the long peace was NOT a statistically established phenomenon and a mere statistical sampling error".

      Ayakta alkislamak lazim tabi. Bu kafayla, 4 milyar senelik dunya tarihinde 2 milyon senelik gecmise sahip zeki yasamin istatistiksel hata oldugunu ve anlamli bir istatistiksel sonuc elde etmek icin beklememiz gerektigini ispatlayacagi gunleri bekliyorum.
    4. Nesim,

      Yuksek ölümlü olaylar icin kitlesel imha silahlari gerekmiyor. Burada bakilan kriter ölüm 'oranı', ölüm sayisindan ziyade. Yorumundan ve bistro'nun yorumundan istatistiki noktanin anlasilmadigi anlasiliyor. Daha basit açıklayayım.

      Diyelim Kevin Durant'in önümüzdeki maç kaç sayı atacağı ile ilgili bahse girecegiz. Bahsi basitlestirmek adina, "30 sayidan az mi atacak, cok mu atacak" seklinde yapalim. Bahis oranlarini hesaplamak icin Durant'in skor/maç distribusyonunu cikarmak istiyoruz. Durant'in kac maçına bakmamız lazım? 1 mac? 2 mac? 30 mac? Diyelim ilk maci izledik, Durant 10 sayi atti. Bu 10 sayi Durant'in skor/mac distribusyonunda nereye denk dusuyor? Ortalama mi, ortalamanin altı mı, ortalamanın epey altı mı? Ortalamanın altıysa kac standart sapma altı? Kevin'in distribusyonu nasil bisey?

      Peki diyelim olasiligini bilmedigin, cok ender gerceklesen olaylarin risk analizini yapmak istiyorsun. Risk kuyruktan geliyor yani, ortalama olaylardan degil. Toplumsal çöküşlü, buyuk ölümlü olaylar riskin 'kuyruktan' yani distirbusyonun ekstrem kısmından geldiği olaylar. Taleb'in gosterdigi sey su: 70 senelik dataya bakarak söz konusu riski tahmin etmek, bir maçın 5 dakikasına bakarak Kevin Durant'in maç başına attıgı ortalama sayıyı tahmin etmeye benziyor diyor. Hala anlaşılmadıysa yardımcı olamayacağım, kusura bakmayın. Papoulis'in ders kitabini öneririm. https://www.amazon.com/Probability-Random-Variables-Stochastic-Processes/dp/0071226613/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1490711728&sr=8-1&keywords=papoulis+probability

      Libgen'de korsanını da bulabilirsin pahalı gelirse.

      Bistro,

      Iki derin nefes al, sonra Black Swan'i firlattigin yerden geri kaldirip tekrar okumaya basla, zira, kitabi anlamamışsın.

      3 milyar yillik evrimin ilk defa alet kullanan canlilar uretmesi konusu da tam olarak Taleb'in bahsettigi kalın kuyruklu distribusyona sahip olaylardan. "Diger gezegenlerde, Samanyolu'nda, Evren'de alet kullanan canli evrimlesti mi?" sorusuna o distribusyonu anlamadan cevap veremezsin. (bkz decidability). Taleb'in soz konusu olayı 'istatistiksel hata' olarak yorumlayacagi tahminin tam olarak Taleb'in argumanini anlamadigini kanitliyor. Taleb'in argumaninin sonucu, 'alet kullanan canlilarin evrimlesme olasiligini' tek data'lı sample'dan istatistiksel olarak çıkaramayacağındır, ki onu soylemek icin Taleb'e bile ihtiyacin yok, data science 101 soyler bunu sana. Demek ki data science 101 anlamadan yorum yapiyorsun, ki ne demistim basta: matematik bilmeyen yorum yapmasin.
  7. Evet gelecekten geçmişe bakınca sonuçlardan dolayı her katliamı olumlayacak birşey bulunabilir. Sonuçta katliamdır ama. Her güç kullanıcısı toplum için iyi şeyler yaptığını savunarak yapıyor zaten cinayetlerini. Bugun de oyle yapılıyor. 1915'te de öyle yapıldı. O yüzden ben olumlayıcı bakış açısını sevemiyorum. Sonuçta bugün tüm insan soyunu yok edecek bir meteor da insana dair tüm sorunları çözer ve bir kaç milyon yıl sonra Human Park diye filmi de yapılır.
    Yanıtla
  8. Madem maksat sopayı göstermek, tek Hirosima yetmez mi? Neden birde Nagasaki?
    Yanıtla
  9. doga ve sosyal olaylarda istatistik zirvadir. bu kadar karmasik bir model kurulmadikca her yorum ve tahmin yaniltici olacaktir. bir torbadan toplari cektiginizde onlar onceki deneyimlerine veya birbiriyle iletisimine gore mi hareket ediyor.
    bencr bakis acisini degistirsek yeterli, bu insan irki savasarak evrimlesmedi mi, savasmak yoketmek dogasi degil mi. oyle ise neden ve nasil savastigi degil, neden ve nasil baris halinde kaldigina kafa yormali. her ihtiyac veya guc ortami olustugunda insanlar birbirini oldurmus, baris donemleri ise kayiplarin travmasini onardigi, guc topladigi, yeni nesillerle toplumsal hafizayi sifirladigi zaman dilimi yalnizca.
    Yanıtla

21 Mart 2017 Salı

Kitabiyat-2

“Kitabi dinler” tabiri kadar boş bir kendini beğenmişlik düşünemiyorum. Sanki Hinduların sutraları yok. Sanki Budistlerin kanonu yok. Sanki Zerdüştlerin, Daocuların, Jainistlerin kitapları yok. Sanki Mani’nin İncil’i yok. Sanki Ezidilerin Kitêba Reş’i yok. Sanki Konfuçyus Analektleri yazmadı. Sanki Mormon kitabını melek indirmedi.

“Yahudi türevi dinler” demek neyinize yetmiyor?

Filistin’de bir acayip ve obsesif millet kafa sarsıcı bir kitap derlemiş. Öbürleri ona tefsir/eleştiri eklemişler, yahut “onların var bizim niye yok” diyerek taklit etmeye kalkmışlar. Hepsi bu.

13 yorum:

  1. Orası öyle. Gerçi İslam peygamberi de Bahreyn'deki Mecusiler(Zerdüşt) için, "ehl-i kitaptırlar" fetvası vermiş.
    Yanıtla
  2. benzer bir duyguya, çevremden biri "semavî dinler" sözünü kullandığında kapılıyorum. sorsan dinsiz, az-çok dünya kültürlerini bilen, medenî insanlar. ama şu üç dine "semavî" (yani göksel, yani işte bir nevi tanrısal) denmesi gerektiğini aşılayan orta öğretimin ezberini tekrar ettiklerinin farkında değiller.

    bu arada, "yahudi türevi" teknik olarak doğru olabilir ama topa biraz sert giren bir ifade olduğunu kabul etmek lâzım. ben "abrahamic"ten çevirip "ibrahimî dinler," veya "orta doğu kökenli dinler" diyorum. gerçi bu ikinci ifade, şimdi siz zerdüşt ve ezidi örneklerini verince anlıyorum, orta doğu'da köklenmiş diğer dinlere biraz haksızlık oluyor. yine de semavî ezberinden iyidir sanırım.
    Yanıtla

    Yanıtlar


    1. hepsi Sumerlerden copy-paste
    2. Ibrahimi dediginde "Yahudi turevi" olmuyor yani? E bravo.
    3. oluyor elbette, o yüzden aradaki farkı hangisi doğru - hangisi yanlış biçiminde kurmadım. "topa sert girmek"ten yani üsluptan bahsettim.
  3. Semavi < Semitik olmasın? (yaşasın uydurmasyonel etimoloji)
    Yanıtla
  4. Bence Yahudi Türevi denince kök ve başlangıç orasıymış gibi oluyor ve bence doğru bir gruplandırma olmuyor. Şahsen aynı diller gibi, bölgesel gruplandırma yapılması en doğru gibi geliyor. Orta-Doğu dinleri, Afrika dinleri, Amerika Dinleri şeklinde. Çünkü Kuran'da "Ya Sin" diye seslendiği, Sin tanrısı bile Sümer tanrısı. Yahudilikten önce.
    Yanıtla

    Yanıtlar


    1. Ibrahimi terimi pek mantiksiz, kendisi Yahudi degildi... 
    2. Hristiyan ve Müslümanlar da Yahudi değil.
    3. akil bey'in lafının ucu bana dokunuyor sanırım, yorumlar ters taraflara yazılmış olsa da.

      kim yahudi değildi? ibrahim mi? "gerçek" ibrahim mi (varsa öyle biri), yoksa mitolojik hikâyelerde geçen ibrahim mi?

      sonuçta üç dinde de ibrahim mühim bir yer tutuyor, bir şeylerin başlangıcını veya kritik bir uğrağı temsil ediyor. yahudiler onu "yahudilerin atası, ilk yahudi" sayıyor. ismail-ishak filan derken daha anlatabiliriz ama ne kastettiğinizi anlamadığım için uzatmıyorum. bir yerlerde sizin hatlar karışmış sanırım...
    4. Yahudilikte ve İslamda eski Sami ve Mezopotamya unsurları yok mu? Tabii var. Ama Tevrat hakiki bir orijinaldir.. Kültürel bir dönüm noktasıdır. Sonrakiler onu model almış, onunla kavga etmiş, ona cevap vermiş.
  5. Bu kadar güzel anlatılamazdı. "Onların var bizim niye yok" şeklinde ifade edilen ihtiyacı kim, ne zaman ve nerede karşıladı sizce? 7. Yüzyılın ilk yarısında Muhammet ve etrafındakiler bunu Mekke civarında mı derledi yoksa 8. Yüzyılda Abdelmalik tarafından Filistin'de mi verildi Muhammet'in "roman kahramanı" olduğu kitabın siparişi?
    Yanıtla
  6. Facebook'taki bu paylaşımın altına Kemal Kahraman, Sevan dinler tarihi ile ilgili hiç yazmasa daha iyi olur diye comment eklemiş. Neden böyle yazmıştır acaba? SN'nin FB arkadaşı olmadığım için yorum-cevap yazamıyorum oradaki paylaşımlara. Kendisi belki de burayı da takip ediyordur
    Yanıtla

20 Mart 2017 Pazartesi

Liberalizm, devam



Kampus post-Marksizmi ile Wall Street neoliberalizmini “liberal” etiketi altında birleştiren şey nedir? Bu sorudan başlayalım.

Cevap basit: Geleneğe saygısızlıktır. Ecdadın töresi bizi bağlamaz diyorlar. Eski dini ve milli mitolojiler, eski cinsel tabular, eski ahlak telakkileri miadını doldurmuştur; yeni bir dünya kurmak lazım.

Kadehimizi onlara kaldırıyoruz. İnsan soyu Neanderthal’den bir adım öte gidebildiyse böyle düşünenler sayesindedir. Ecdadın inancına saygısı olsa Kristof Kolomb Amerika’yı keşfedebilir miydi?

Klasik liberal düşünce bu anlayışın damıtılmış halidir. Lağvettiği geleneğin yerine bir insan ideali önerir. Vicdan özgürlüğü. Akıl. İnsan hakları. Bilimsel ilerleme. Rasyonel toplum yönetimi. İki yüz küsur yıl boyunca bu fikirler Avrupa’dan dünyaya yayıldı. Bir miktar kırıp dökme pahasına da olsa, işe yaramadıklarını kimse söylemez.

Liberalizmin hastalıkları
Ve fakat, son yıllarda liberal düşünce takatten düşmüş görünüyor. Biri soldan biri sağdan gelen iki hastalık, için için kemirerek bünyesini yıprattılar.

İlki 1968’den sonra akademyayı pençesine alan post-Marksist ya da pseudo-Marksist akımlardır. Bunlar evrensel bir ahlak arayışını bir kenara bırakıp, düzenin mağduru olduğunu iddia eden münferit grupların çığlıklarına kulak verdiler. Hareket noktası Marx’ın apokaliptik bir misyon yüklediği “işçi sınıfı” idi. O sınıftan hayır gelmediği 1968’de görülünce, önce Üçüncü Dünya’nın çeşitli milliyetçi akımlarına ve ABD zencilerine bel bağlandı; ardından 1970’lerde kadın hakları, çevre hakları, 90’larda eşcinsel hakları, ardından trans ve queer hakları geldi; en son ageism ve ableism derekesine inildi. Şu grubun özgürlüğü, bu grubun özgürlüğü derken görüldü ki genelin özgürlük alanı her adımda biraz daha kısılmış, nefes alacak yer kalmamış.

O akımın elli yılın sonunda vardığı yer cinnettir. Umalım ki kendileriyle birlikte üniversite kurumunun topyekün yıkımına sebep olmazlar.

İkinci hastalık, özgürlüğü para kazanma ve para harcama özgürlüğü ile sınırlayan anlayıştır. “Param kadar özgürüm, istediğimi alır, istediğimi satarım” diyen bu patolojik  görüş İngilizlerin (ve Hollandalıların, biraz da Fransızların) kolonyal maceralarında filizlendi. O maceraların en olgun meyvesi olan ABD’de milli ideoloji olarak benimsendi. 1945’ten sonra dünyaya ihraç edildi. Cazip kalması iki şarta bağlıydı: bir, paraya tahvil edilebilecek değerlerin sınırsız artması, ve iki, herkesin o bonanzadan pay alabileceğine olan inancın korunması. 2000’li yıllarda her iki koşulun çökmesiyle birlikte, Amerikan ideolojisi de ölümcül bir yara almış görünüyor.

Özgürlük düşüncesi, merak etme, ölmez. Ama dikkat etmez isek, iki hastalığın birbiriyle çakışan krizinde, on yıllarca kendine gelmeyecek kadar hasar görebilir. Sonuçları ağır olur.

Öldü diyelim
Öldü diyelim, yerine ne koyacaklar? Alt-right diye pazarladıkları anti-establishment estetiğini mi? Teenager zıpırlığıdır, her kuşakta kendine özgü bir ifade biçimi bulur, ciddiye almaya değmez. Politik doğruculuğun burnunu biraz sürter belki, o açıdan faydalı.

Öte yandan, hem Avrupa’yı hem ABD’yi etkisi altına alan etnik nostalji – ulusal kimliğe dönüş, yabancı istilasına tepki –  rüzgârı daha kalıcı görünüyor. Dikkat et, o rüzgarın öncülerinden hiç biri eski tip taşralı kırolar değil. Hepsi globalize dünyayı tanıyan ve o dünyada rahat yaşayan insanlar. Kiminin eşi yabancı, kimi dünyanın dört bucağında uzun süre yaşamış, kiminin şeceresi yetmiş iki millete bulaşmış. “İyi, globalleşelim” diyorlar, "ama o globu inşa eden bir millet ve medeniyet var, onu inkâr edersek olmaz." Özellikle başkalarının inşa ettiği medeniyeti, eski bir alışkanlıkla, parazit gibi yayılıp ele geçirmeye yeltenen İslamcı akımlara tepki duyuyorlar. Büsbütün haksız sayılamazlar kanımca.

Başka yol yok
Globalleşmenin sonu geldi diyenler hayal aleminde yaşıyor, ondan yana endişen olmasın. İletişim desen, internetin daha emekleme çağındayız, yarın o çılgınlığın nerelere varacağı belli değil. Ulaşım desen, ortanın altı gelire sahip bir insanın sabah Burundi’nin taşrasında kahvaltı edip akşam Paris’te yemek yiyebildiği bir dünyadayız. Avrupa’dan Baharat Adalarına yelkenli gemiyle – ömrün yeterse – bir yılda gidebildiğin çağda ticareti önleyememişler, şimdi mi önleyecekler?

Göçün de önünü alamazlar; alabileceğini söyleyenler ya kendini kandırıyor ya halkı. Ekonomik eşitsizliğin bu denli şiddetlendiği bir dünyada, üstelik nüfus problemi, üstelik iklim problemi varken, insanlar elbette kurtuluşu göçte arayacaklar. Ördükleri duvarlar nafiledir; milyonlar kapıya dayandığında iki günde çöker.

Yani, kısacası, dünyanın liberalizme ihtiyacı vardır. Yetmiş iki milletten insanın burun buruna yaşadığı bir dünyada dededen kalma gelenekleri, birbirini yok sayan dini ve milli mitleri, köy ve kasaba toplumunun ihtiyaçlarına göre şekillenmiş cinsel tabuları yaşatamazsın. O yüzden, acımasızca sorgulayacağız. Ara sıra “eski dünya da güzeldi” diyerek iki damla gözyaşı döksek de, yeni dünyanın ahlakını kurmak için çaba göstereceğiz. Akıl ve vicdan özgürlüğü olmadan, o yolda bir adım ileri gidemeyiz. Töre ve gelenek kapanına ayağını kaptırmış aslan gibi, debelenip dururuz.

Az önce değindiğimiz etnik nostalji rüzgârıyla bu objektif zorunluluğu birleştirmek mümkün müdür, nasıl mümkündür? Göçmen, mülteci, akıncı olarak yetmiş iki milletten gelenleri kendine düşman etmeden Batı’nın kültürel öncülüğü yeniden tesis edilebilir mi? Bunun için “Batı” kavramının nasıl bir revizyondan geçmesi gerekir? Yoksa revizyonu unut, “Batı” kavramını – geçenlerde Rus dışişleri bakanının, ertesi günü Hintli düşünür Pankaj Mishra’nın dediği gibi – toptan terk mi etmeli?
Zor meseleler bunlar. Cevabını bilsem söylerdim.

15 yorum:

  1. > Göçün önünü alamazlar.

    Ilginc, 1 milyarlik Çin, yuz kusur milyonluk Japonya, en ufak zorlanmadan gocun onunu aliyorlar. Yilda Cin kac gocmen kabul ediyor bir bakin, gulun (iki haneli bir sayi olmasi lazim). Macaristan, ve Polonya da sınırlarını kontrol etmekte pek zorlanmiyorlar sanki.

    Göçü durdurmak sadece mumkun degil, ayni zamanda trivyal. Simdi kapıya dayanan iki milyon gocmeni geri gondermeyi mideniz kaldirmayabilir, ve cocugunuzun, torununuzun gelecegini s.kme pahasina onlari iceriye davet edebilirsiniz. Ama 1. Dunya ulkeri yavastan 3. Dunya standartlarina donmeye basladiklarinda, soz konusu ulkelerin yerli halklarinin Hitler ve faşizm hakkindaki dusunceleri ne kadar hızlı degisiyor sasirabilirsiniz.

    Baby boomer denilen kanser jenerasyon, 68'de haksiz olduklarini hala kabul edemediklerinden, evrenselci sahte kutsiyet tavirlarindan (sanctimonious) ve narsisizmlerinden taviz vermemek adina, cocuklarina ve torunlarina son bir kazik atip, yarattiklari felaketi goremeden, bu dunyadan s.ktir olup gitmeyi planliyorlar. Utanmadan 10-15 yil sonra Avrupa'da kan govdeyi goturmeye basladiginda "yukselen sagcilik ve fasizmden" şikayet edecekler. Yazik ki çoğu yarattıklari gercek felaketi goremeden ölecek.

    Aklıma geldi, gecen Londra'nin musluman belediye baskani 'teror buyuk metropollerin fitratinda var' dedi. Ilginc, Dunya'nin en buyuk metropolu Tokyo'da hic teror eylemi olmuyor. Allah Allah, tesadufe bak. Nerden aklima geldiyse?

    Neyse, unutmayin cocuklar, göç, globalizm modernitenin fitratinda var. Ticaret istiyorsaniz gocu kabul edeceksiniz. Bunlar doganin kanunlari gibi durdurulamazlar.

    Kanser boomer politikacılar ne kadar kutsal oldukları konusunda kendilerini tebrik ede dursunlar, Çin'de kafasi basan devlet adamlari simdiden 21. yuzyilda Bati'nin çöküşünü nasil yoneteceklerinin planlarini cikariyorlar. Haha inanmiyorsaniz, daha gecen gun FOIA (Freedom of Information Act) talebi ile DOD'nin (Department of Defense) yayinladigi su analize bakin:

    "Chinese racism informs their view of the United States. From the Chinese perspective, the United States used to be a strong society that the Chinese respected when it was unicultural, defined by the centrality of Anglo-Protestant culture at the core of American national identity aligned with the political ideology of liberalism, the rule of law, and free market capitalism. The Chinese see multiculturalism as a sickness that has overtaken the United States, and a component of U.S. decline."

    Heh. Link de burada: https://www.gwern.net/docs/2013-anonymous-strategicconsequencesofchineseracism.pdf

    Analizin adi da komik: "The Strategic Consequences of Chinese Racism". Ahahahahah.

    Bir baska secme alinti:

    “Seventh, as lamentable as it is, Chinese racism helps to make the Chinese a
    formidable adversary. There are three critical consequences that result from
    this. The first is the sense of unity the Chinese possess. Second, it allows the
    Chinese to have a strong sense of identity, which in turn permits them to
    weather adversity, and to be focused and secure confidence that the rest of
    the nation is with them. Third, China is not plagued by self-doubt or guilt
    about its past.”

    Heh. Cocuklariniz "Dunya'nin gelmis gecmis en yuksek refahindan nasil bu sefalete dustuk baba?" diye sorarlarsa, "En azindan irkci degildik yavrum" dersiniz.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Sadece tek bir etnisitenin gücüne dayalı bir gelecek planlamasının , çokkültürlü çoketnik yapılı( asyalı mühendis ağırlıklı) Silicon vadisi start up şirketlerinin geliştirdiği AI/ Robotics karşısındaki pozisyonu hakkında ne dersiniz peki? Siemens'den General Motors'a büyük firmalar robotics bölümlerini kurmaya başladılar, önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde Hariri'nin bahsettiği useless class tehlikesinin ucu görünmeye başladı. Bu anlamda sizce Çin'in ucuz iş gücü politikasıyla ihracata dayalı büyümesi nasıl bir etki görecek? Liberalizmin çöküşü sanki bu itiş kakışlarla değil de kendi kurumlarının kendini yiyip bitirmesiyle hızlanacak gibi.
    2. Sevgili frank;

      Aslında Sevan hocam ve senin yazdıklarının çoğuna "kahrolarak" (global dünyanın geldiği hal beni ziyadesiyle tedirgin ediyor) katılıyorum ama yazdıklarına özel bir ek yapmak zorunda hissettim. Şu an hatrı sayılır bir süredir Budapeşte'de yaşayan birisi olarak "Polonya ve Macaristan sınırlarını kontrol etmekte pek zorlanmıyorlar sanki" cümlesine istinaden ekleyeceklerim; aslında Polonya, Macaristan, Romanya vb. gibi AB'nin 2000'lerden sonra üye kabul furyasında dahil olmuş ülkeler göç alan ülkelerden ziyade, göç veren ülkeler; yani göçmen sorununun bir şekilde diğer tarafındalar.

      Geçenlerde youtube'da Hollandalı bir gazetecinin Rotterdam'daki Türk kahvehanelerini dolaşıp, Geert Wilders'e oy verecek Türklerle yaptığı kısa röportajlara denk gelmiştim; özetle "bu Polonya'dan, Romanya'dan, Bulgaristan'dan serbest dolaşımla gelenler işlerimizi elimizden alıyor" diye şikayet edip; 20 yıl önce hayat, Hollanda pasaportunu elde etmiş Türk'e, Surinamlı'ya, Faslı'ya daha kolaydı diyorlardı.

      Macarlar özeline geri dönecek olursam; şu anki sağ/popülist iktidarın "sınırları korumalıyız" motivasyonunun da teşvikiyle, gerek Triannon anlaşmasından sonra Macar diasporasında olup da bugünkü Macaristan'ın dışında kalan topraklarındaki (Ukrayna, Romanya, Slovakya, Sırbistan vb.) soydaşlarına doğrudan vatandaşlık vererek; gerekse eğitimli gençlerini "aman bizim yetiştirdiğimiz çocuklar Hollanda'ya, Almanya'ya, İskandinavya'ya gitmesinler" diye ülkelerinde tutmak için fonlar ayırarak anadili Macarca olan genç nüfusu tutmaya çalışıyorlar. Yabancı göçmene pek açık bir ülke değil Macaristan, zaten AB'nin "dayattığı" yaklaşık 2500 göçmeni almamak için belki de 50000 göçmenin bir yıllık masraflarını üstlenecek paraya kıyıp referanduma gittiler; bu yüzden belki de Budapeşte sokaklarında diğer Avrupa metropolleri kadar göçmen nüfusu yok; ama hatrı sayılır bir uluslararası öğrenci nüfusu var ve çoğu AB dışı ülkelerden, AB ortalamasından ucuz hayat koşullarında AB oturma iznine sahip olmak için gelen insanlar. Bu konuda pek emin değilim ama, Macaristan'da üniversite eğitimini alan bir öğrenci, kalmak isterse ve başvurusu uygun görülürse 1 yıl kadar ekstradan oturma iznini uzatabilme opsiyonu var. Yani kısacası, Macaristan bir şekilde birinci tercih olarak kendi eğitimli nüfusunu elinde tutmaya çalışırken, önüne geçemediği beyin göçünü de 3. dünya'nın eğitimli insanlarıyla subvanse etmeye çalışıyor. Bence mantıklı bir politika, fakat ekseriyeti yabancı korkusuyla büyümüş, muhafazakar kodları güçlü bir toplumda nasıl karşılık görür bilemiyorum.

      Benim kişisel yorumum avrupa birliği kendi kendine küçülmek zorunda hissedecek; bazı ülkeler halklarının talebiyle birlikten ayrılacakken, bazı ülkeler de (özellikle doğu avrupa ülkeleri) çeşitli bahanelerle tekrar başladıkları yere geri döndürülecekler. Avrupa'nın bu küçülme hareketinden de karlı çıkan Asya ülkeleri (Çin, Japonya, Kore ve hatta Endonezya, Vietnam vb.) olabilir.
    3. Tesekkurler ilginc ve bilgilendirici yorumun icin.

      "Yani göçmen sorununun bir şekilde diğer tarafındalar." Aslinda her ulke, net goc verenler dahil, potansiyel olarak göç sorununun her iki tarafinda. Mesela Turkiye'ye bakalim. Turkiye Avrupa Birligi'ne girse (Allah korusun), milyonlarca Musluman Turk Avrupa'ya goc eder. Ote yandan, Afrika'dan, Orta Dogu'dan Turkiye'ye gelip yerlesme hakki olsa dusunmeden atlayip gelecek milyonlarca insan var. Kisaca olay refah diferansiyeliyle ilgili. O refah diferansiyelinin sebebi lokal halkin davranissal distribusyonu. Dusukten yuksek refaha giden gocmenler, kendi kriminel ve uretkenlik oranlariyla beraber geliyorlar (4. jenerasyon Cezayir gocmeni Fransa vatandaslari, aynen Cezayir ortalamasina sahip. Han Çinlileri dunyanin her yerinde 2-3 nesil icinde en yuksek refaha sahip gurup oluyorlar. Hatta ilginctir, mesela Amerika'nin Great Lakes denen bolgesinde yasayan Germanik-Iskandinav dominant populasyonun suc oranlari, gocun uzerinden asirlar sonra, Iskandinav ulkelerininkiyle ayni).

      Avrupa Birligi, ve genel olarak Avrupa medeniyeti ile ilgili benim öngörüm: 20-30 yil icinde refah devletleri (welfare state) gocmenlerin agirligi altinda ezilip cokecek. Sosyal devletin cokmesi ile aç ve açıkta kalan orijinal yerli halkin tabani, entelektüel ve davranissal distribusyonunun elverişsizliğinden mütevellit Avrupa kulturu ve normlarina asimile olamayan gruplara, gecmiste de goruldugu gibi, pogrom yapacaklar. Simdi bu bizim burjuva hassasiyetlerimize korkunc geliyor, ama gidisat bu. Etki-tepki.

      Ingiltere'deki Rotherham cocuk istismari cetesi skandalini duymussundur belki. 1,400 beyaz kiz cocugunu, Pakistanli cete, seks kolesi yapiyor. Bu insanlarin sosyal cevreleri bu durumun farkinda ve kimse hic bir sey yapmiyor. Ingiltere genelinde bunun gibi 400 bine yakin beyaz kiz cocugunun (20-30 yillik bir sureden bahsediyoruz) seks kolesi olarak kullanildigi tahmin ediliyor. Ve Ingiliz polisinin, ihbarlari, irkci gozukmemek icin gormezden geldigi anlasiliyor.

      https://infogalactic.com/info/Rotherham_child_sexual_exploitation_scandal

      Isvec, bir baska ornek, tecavuz patlamasi yasiyor. Turkiye'de bile gormeyecegin duymayacagin, midenin kaldirmayacagi cok acayip vakalar gun asiri yasaniyor. Avusturya'da, halk havuzunda 10 yasinda erkek cocuga tecavuz eden Irakli gocmenin hukmunu, ust mahkeme "cocugun rizasi olmadigini anlamamis olabilir" gerekcesiyle bozuyor.

      http://www.independent.co.uk/news/world/europe/iraqi-refugee-raped-10-year-old-boy-swimming-pool-vienna-austria-sentence-conviction-overturned-a7377491.html

      Isvec'te, Almanya'da gocmenlerin korkunc suc oranlari hakkinda Facebook'ta yorum yapan tiplerin IP'leri tespit edilip, evlerinden alinip tutuklaniyorlar. Avrupa eliti, multi-kulti evrenselci esitlikci dinin celiskilerinin uzerini artan bir caresizlikle ortmeye calisirken, yaklasan cinnetin siddetini artirdiginin ya farkinda degil, ya da umursamiyor.

      Bu isin sonu hayir degil.

      Bir senaryo: Fransa, Almanya, Isvec'ten biri Hitler 2.0'i secip milyonlarca gocmeni ulkesine geri gonderecek (kansiz olmasi mumkun degil), ya da bu ulkeler çöktükten sonra, kaçanları absorbe eden Polonya, Macaristan, ya da Rusya, Bati Avrupa'yi tekrardan (Ispanya Reconquista gibi) fethedip, Engizisyon tarzi bir sey yapacaklar. [Ana akim tarih Engizisyon'u cok haksiz ve korkunc bir sey olarak resmeder, ama kimse Engizisyon'un neden oldugunu sormuyor. Sen de 600 yil Musluman boyundurugunda yasa, isbirlikci Yahudi vakalari gozlemle, ondan sonra konusalim].

      Diger alternatif, Michel Houellebecq'in son kitabi _Soumission_'da anlattigi senaryo: Musluman kardesler ve pragmatist yaklasimla Islam'i kabul eden beyazlarin koalisyonu ile Avrupa Halifeligi'nin kurulmasi. Beyaz erkekler icin Musluman olmak baya cazip bir secenek: solun devlet eliyle aile kurumuna saldirilarindan kacmak, geleneksel aile kurmak istiyorsan, Islam opsiyonu var. Hiristiyanlik da Roma'da solun destegiyle mi yayilmisti acaba?
    4. Adsız 21 Mart 2017 17:40,

      Silikon vadisinin bize gosterdigi sey, multikulturelizmin ana probleminin zeka oldugudur. Han Cinlileri, duyada gittikleri her toplumda ornek azinlik olarak gosterilip, neredeyse sorunsuz entegre olurken, Orta Dogulu, Afrika'li, Guney Asya'li, Guney Amerikali gocmenlerin her yerde, ortalama daha yuksek suc oranlarina, daha fazla sosyal devlet bagimliligina sahip olduklari goruluyor.

      Singapur mesela karman corman bir sehir. Ama Singapur'a gidebilen gocmen tipine bakin: cok kazanan, azimli, problem cikarmayan insanlar. Bunun yaninda Singapur gocmenlere vatandaslik vermiyor. "Is teklifi varsa gel calis, ama sana oy yok" diyor. "10 yil sonra da evine doneceksin" diyor.

      (Bana gore) 20. yuzyilin en buyuk devlet adami Lee Kuan Yew'nun sozunu hatirlatmakta fayda var: "In multicultural societies, you don't vote in accordance with your economic interest, you vote in accordance with race and religion." Yani, multikulturel demokrasilerde etnik oy bloklari olusuyor diyor. Bunun bir sonraki asamasi ic savas, etnik temizlik. Demokrasinin dusuk yogunluklu ic savas oldugunu unutmamak lazim. Ilk ekonomik buhranda milletler birbirinin bogazina sarilabilir demek.

      Ote yandan Robert Putnam'in arastirmasi (ki 15-20 kez tekrar edilmis bir deney) multikulturelizmin sosyal guveni fena halde dusurdugunu gosteriyor.

      http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1467-9477.2007.00176.x/full

      Dunya'nin en mutlu ulkelerinin etnik olarak en homojen olanlari oldugu da bilinen bir veri (Danimarka gibi).

      Zaten sezgisel olarak insanlarin kendilerine daha benzer zevkleri, davranislari, normlari olan insanlarla takilmayi tercih etmesi normal olan.

      Hariri'nin useless class'iyla ilgili olarak: Mencius Moldbug'in konuyla ilgili enfes bir denemesi var. Biraz uzun ama, kesinlikle tavsiye ederim: http://unqualified-reservations.blogspot.com.tr/2009/11/dire-problem-and-virtual-option.html

      Çin'le ilgili olarak: (1) Çin'deki yanlis kapital tahsisinin (capital missallocation) boyutlarini kestirmek cok zor, ama ABCT (Austrian Business Cycle Theory) dogru ise, devasal oldugu suphesiz. Cin Komunist Partisi'nin bu problemi anladigina dair isaretler var. Kriz vurdugunda kotu yatirimlari halk isyanina sebep olmadan temizleyebilmek icin sınırlı savas yolunu kullanabilirler.

      (2) Çin'in tarihsel stratejisi: dusmanin teslim olmaktan baska caresi kalmayana kadar yalan soyle ve dusmani kusat. Tek kursun atmadan Guney Dogu Asya ve Guney Cin Deniz'inde hakimiyet kurmanin yolunu adim adim planlamis gibi gozukuyorlar. Buna karsilik Amerika catismadan bolgeyi terk edecek gibi duruyor (Duterte - Filipnler'de oldugu gibi). Guney Dogu Asya ulkelerindeki Han azinliklarin haklarini korumak bahanesi ile, bu ulkeleri pasifize edip ekonomik yorungelerine alacaklar. Tibette yaptiklari gibi goc yoluyla etnik Hanlari bu ulkere yerlestirme yoluna gidebilirler. Dahasi, Avustralya, Amerika, ve Kanada gibi Anglosfer ulkelerindeki ciddi Han nufuslarini kendi cikarlarina kullanacaklar. Amerika'nin parcalanmasi durumunda, Kaliforniya de facto Çin vasalligina donusebilir. Son olarak, Çin alim gucunu dusuk tutmak pahasina, son 30 yilda dunya kapitalini kendisine cekip hizla serbest pazar altyapisini kurmaya calisti. Amerikan dis ticaret acigini finanse etti. Bu politikanin sonuna yaklasiyoruz muhtemelen. Yuan'in yukselmesine izin verip, ic talebi artirarak orta sinifi zenginlestirmeye calisacaklar. Trump'in korumaci politikasi yerlesirse, ucuz is gucu ile Amerikan agir sanayisinin iligini kurutma stratejisinin sonuna gelindi demek.

      Joker: Yapay zeka. 2040'lardan sonra kapital, zincirlerini kırıp maymun boyundurugundan kurtulacak noktaya gelir mi? Marx'in kapitali dizginleme hayali, kapitalin yapay zeka'da vucut bulmasi ile kabusa donusur mu? Ilginc bir not, Samuel Butler, 1863'de "Darwin among the Machines" adli makalesinde bunlari on gormus.

      https://en.wikipedia.org/wiki/Darwin_among_the_Machines
    5. Frank hocam; yorumlarınız twitter ve facebookta da büyük ilgi çekiyor. Kendinize ait bir blogunuz veya siteniz var mı?
    6. Lucius,

      Yok. Buraya Turkce'mi unutmamak-ilerletmek maksadiyla yorum yazmaya basladim. Cok anlatacak bir seyim yok aslinda.
    7. Yukarıda linki verilen Robert Putnam makalesininin tamamını kendiniz okumuş muydunuz Frank? Pek öyle görünmüyor sanki.
  2. Sevan kısaca demiş ki, "Siz bakmayın öyle Liberalizm'i kötü gösterdiklerine. Liberalizm aslında iyi de çevresi kötü. Çok yükleniyorlar üstüne, o da işte arasıra böyle cozutur gibi oluyor, n'apsın garibim."
    Yanıtla
  3. Kötü bir yazı. Kalemi eline alıp aklına geleni yazmak acıklı bir durum. Çözümlemeler yanlışlarla dolu. Düşünmek başka entelektüel olmak bambaşka kavramlar. Zor zanaattır çözümleme - bireşim işi.
    Yanıtla
  4. Acıklı olan, bir fikri yanlış bile olsa neden-sonuç ilişkisi ve yargılarla değerlendirmekten çok, o fikrin yanlışlığını temelsizce ve derinliğine inmeden bir kaç yargı cümlesiyle dile getirmek gibi geliyor bana.
    Yanıtla
  5. Türkiye şartlarında çakma Brahmin, ama aslında Optimates olan Sevan, Türkiye Vaisyalarından ve dalitlerinden (Moldbug'un American kast sistemi teorisini Türkiye'ye uyarladım) umudu kesmeye başlamış gibi görünüyor. Ama bir taraftan Katedral'e de selam çakmış.

    Sevancığım, göç durmaz diyorsun. Tipik brahmin ikiyüzlülüğü senin yaptığın.

    Şirince'de baloncuğuna Kemalist Optimatesler damlasa silahla kovarsın, burada bize 3 milyon Suriyeli daliti alın da etnik heterojenizasyonun dibine vurun demeye getiriyorsun.

    Merak etme koçum, İslamo-Demotist Tayyip de senin kafanda, Kennedy ve Johnson'un ABD'ye yaptığını biz kürtlere ve tirkolara yapacaklar. Şu anda iş tirkolara giriyor ama bize de olan olacak.

    Bu arada yeterli sayıda silahın, mermin ve onları kullanmaya hevesli adamın varsa herhangi bir güruhu çok rahat durdurursun. Duvara toplanmış milyonları onbinler çok rahat pasifize edebilir. Ama buna irade lazım. O irade de 1968 kuşağında yok.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Hay eline sağlık! Tam da benim aklımdan geçenleri yazmışsın.
    2. Sevan'ın nefret ettiğini iddia ettiği Sosyalistlerden pek bir farkı yok aslında.
    3. Bravo. Solun ve sağın savruluşlarına dair müthiş tespitler.