31 Ocak 2017 Salı

19

Halim  - Kuran’ın sayısal bir şifresi olduğu söyleniyor. Asal bir sayı olan on dokuz ve katları şaşırtıcı bir sıklık ve düzenlilikle kullanılmış. Ne dersiniz?

Selim – Evrenin yaratıcısı olan kadiri mutlak tanrının, kitabını taklitlerinden sakınmak için bu denli komik yöntemlere başvuracağını tahmin etmiyorum. Daha ziyade Türk Zekâ takımı yöneticisi Zihni Sinir’e yakışan bir yönteme benziyor.

Halim – Daha iyi bir yöntem önerin öyleyse.

Selim – Üç tane sağlam tanık getirse yeterdi. Ne bileyim, bir sineğin kanadına yazdırıp bir de mikroskop hediye edeydi. Ya da yarattığı insanların kalbine yazdıraydı. Issız dağda randevu verecek yerde alenen indireydi. Tek kişiye emanet etmek yerine mesela Japonya, Bosna ve Kamerun’da simültane indireydi. Elçisini doğduğu ülkenin yerel dili yerine mesela Bronx lehçesiyle konuşturaydı. Kızıldeniz’i yararken videoya çekeydi, ya da hadiseden bin sene sonra yazıya döktürecek yerde çağdaş üç beş Mısırlı kâtibe zabıt tutturaydı.

Halim – Video yok o zaman.

Selim – Bileşik kaplar yasasını lağvedip sipariş üstüne deniz yaran, bir kıytırık videoyu mu bilmeyecek?

Halim – Ya doğruysa?

Selim – Emeviler çağında Kuran’ı derleyenlerin matematiksel şifrelere meraklı olduğu sonucunu çıkarırım. Ve iyi bir espri anlayışına sahip oldukları.

Sene 680 küsur, yer Şam, İskenderiye, Antakya, Medain. Unutmayın ki Geç Antikitenin kültürel birikiminin çok büyük bir kısmı o tarihte islam egemenliği altındadır. Matematiğin ve şifre teorisinin durumu nedir 7. yy sonunda, bilmiyorum. Ama çağın en iyi matematikçileri ile şifrecileri her kim ise Şam civarında olacakları kesin.

Halim – En azından itiraf edin ilginç bir şey olduğunu.

Selim – Maksat ne? Vahyin kesin ve tartışılmaz aklî kanıtını sunmak mı? İyi de, öyleyse imana yer kalmaz. Koyarsınız matematiksel kanıtı önünüze inanmaktan başka çare kalmaz, tıpkı Pitagor teoremi ve Newton yasaları gibi. Oysa Tevrat olsun, İsa olsun, Kuran olsun, hepsinin ısrarla vurguladığı tez aynıdır. Aklî kanıta dayanan şey iman olamaz. İman akılla sınanamaz.

Ne demiş İsa? “Beni gördüğün için mi iman ettin, ey Tomas. Ne mutlu görmeden iman edenlere!” (Yuh. 20:29)

30 Ocak 2017 Pazartesi

Hikmet incileri 5

Keyfiyet
Kabak tadı veren yanlışlardan. Keyfiyet “keyfilik” demek değil. Arapça keyfa, yani “nasıl”dan, “nasıllık” demek. Esasen “nitelik” ile eş anlamlı. Daha çok, “bir şeyin ya da olayın özgül niteliklerinin toplamı” gibi. Misal: Keyfiyeti müdür beye arz ettim. Zıddı “kemiyet”tir. Güzel bir kelime, harcanması yazık.

Kapitalizm
“Dünya o kadar tuhaf bir hal aldı ki, kapitalizmin kalesi sayılan ABD’nin müstakbel başkanı tüm serbest ticaret anlaşmalarını yaratacağını söylerken, dünyanın en büyük komünist partisi tarafından yönetilen Çin’in lideri XiJinping, Davos’ta çıkıp serbest ticareti ve globalleşmeyi savunuyor.” Aslı Aydıntaşbaş

TRT günlükleri
Richard Strauss, Capriccio operasının yaylı çalgılar altılısı için prelüdü. Asalet ve ağırbaşlılıkla dolu bir eser. 1942 tarihliymiş. Cücelerin istila ettiği bir dünyada böyle bir dev nasıl yürüyebildi?

İki gün sonra yine Richard Strauss, op.39, no 4 mü 5 mi duyamadım, Befreit adlı şarkı. Tüyler ürpertici bir güzellik.

Palm yağı
Başka ülkeleri bilmem, Sri Lanka’da A’dan Z’ye her şeyi palm yağında kızartıyorlar. Her yemekte uzaktan uzağa Reksona tuvalet sabunu tadı duyuluyor. Kanser oranları yüksek miymiş? Hiç sanmam.

Çağdaş hayatın geyikleri bunlar.

İşgücü
Davos’ta demişler ki, kadınların işgücüne katılımında önemli adımlar atılırsa ülkeler çağa ayak uydurabilir, mutlu ve sağlıklı bir geleceğe doğru emin adımlarla ilerleyebilirmiş. Miş. İyi de, önümüzdeki dönemde istihdam kapasitesinde ve işgücü talebinde feci düşüşler beklenirken kadınlar daha çok çalışsın demek niye? Milyonlarca insanı evine yollarken kadınlara niye öncelik verilmesin? “İşgücüne katılmak” iyi bir şey mi?

Hani kölelik kötüydü?

Demokrasinin sonu
Mounk ve Foa’nın araştırması ne kadar güvenilirdir bilemem. Ama sonuçları dehşet. Dünyanın sayılı ülkelerinde 35 yas alti nüfusta “illa ki demokrasi şart” diyenlerin oranı yeri öpüyor; Hollanda ve ABD’de %30 dolayı, İngiltere ve Yeni Zelanda’da %25’in az üstü. Buna karşılık yetmişlik ihtiyarlar arasında demokrasi hala muteber, %70 dolaylarında destek var.



Doğruysa bu iş bitmiş demektir. Demek ki demokrasi tapkınlığı 1930’ların 40’ların krizlerine verilmiş bir konjonktürel tepkiymiş, çağını doldurmuş. Değişmez güdüler olan özgürlük ve güvenlik arayışına artık yeni formüllerle cevap bulmak gerekiyor.
  
Lastik
Yazılarım neden hep kısa başlayıp durmadan uzuyor?

28 Ocak 2017 Cumartesi

Müzik hocası

Klasik müziğe nereden başlayayım diye soran bir arkadaşıma bir seferinde sonundan başlamasını önerdim. Neden olmasın? Richard Strauss, Son Dört Şarkı (Vier letzte Lieder), yıl 1946 veya 47. Batı yüksek müziğinin son nefesidir, bir tür kuğu şarkısı. Kaç yorumunu bulabilirsen topla, bir kaç gün dinle. Ama en başta ve en sonda Elisabeth Schwarzkopf olsun. Bir süre sonra mutlaka hissedeceksin devasa ve ürpertici bir şeyin huzurunda olduğunu. Sonrası sana kalmış, elbette bulursun kendi yolunu, el yordamıyla da olsa.

Zor bir deneydi, başarılı oldu mu bilmiyorum. Belki daha kolay bir yerden başlamak daha iyi. Mesela Bach, Das wohltemperierte Klavier (Türkçesi ne olabilir? “iyi huylu klavye” desek?), do majör birinci toccata ile başla.İlk dinleyişte 32 defa mı, 36 defa mı tekrarlanan bir basit motif duyacaksın. Tekrar dinle. Burada ne oluyor diye sor. Bağırarak eşlik etmeyi dene. Her motifin sadece son iki notasını söyleyerek bir daha dene. Sonra bir yandan dans ederken tekrar bağırmayı dene. Gerilimin adım adım nasıl yükseldiğini, bir kaç kez uçurumun kenarına kadar gelip beklediğini, sonra sonsuz bir zarafetle boşluğa atılıp ayakları üstüne düştüğünü duyacaksın. Başka şeye gerek yok. Devamı kendiliğinden gelir.

Bir tek şeyi unutma. Sakın, ama sakın, “pop klasikler” tuzağına düşme. İyi müzik mi arıyorsun? İyi müzikle başla. İyinin en iyisiyle başla. Sirk müziğiyle başlayan sirk müziğinde kalır. Çocuğunu ebleh yerine koyan, çocuğunu ebleh yapar.

En önemlisi, müziğin kolay yutulur olması için yanına saçma sapan bir takım anekdotlar ya da program notları eklemek gerektiğini zannedenlere asla kanma. Müziğin tek konusu kas hareketleridir. Varlığından bile haberdar olmadığın kaslarını oynatıyorsa iyi müziktir, oynatmıyorsa kötüdür. İki zamanlı emme basma pompası gibi oynatıyorsa sıkıcıdır, az sonra ölecek bir kuğu gibi oynatıyorsa tadından yenmez.


27 Ocak 2017 Cuma

Kitap yasağı

[Bu yazı 15 Ocak civarında yazılmıştı. Kitap yasağı birkaç gün sonra kaldırıldı. Kitapları alabilecekmişiz. Sevinçliyiz.]

Ekim başında bir kitap listesi yapıp göndermiştim. Büyük oğlum Arsen sağolsun hepsini bulmuş, ama babasına vermeden kendi okumaya karar vermiş. Bu hafta nihayet getirdi, ama bu sefer de Bakanlık genelgesi engeli çıktı. Yılbaşından bu yana cezaevlerine Kuran hariç her türlü kitap sokmak yasaklanmış. Almadılar.

Neler gelmiş bakalım.

Fustel de Coulanges, La cité antique, çev. The Ancient City. Eski Yunan dini ve siyasi düşüncesi üstüne bir klasik, 1850’ler galiba, tam tarihini unuttum. Arsen “bu fikirler artık mainstream oldu, orijinalliği kalmadı” diyor. Yine de okumalı. Düşünceler tarihi çoğu zaman tarihin kendisinden daha ilginç.

Peter Brown, The Cult of the Saints. Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında yerel aziz efsanelerinin doğuşu, kaynakları, detayları. Bu da alanında klasik. Türkiye’deki evliya ve türbe kültleri üzerine böyle bir çalışma yapılabilir mi, yapmaya değer mi diye Arsen’le bir süre konuştuk.

Millar, The Roman Middle East. Ne zamandır ilgimi çeken bir konu. Roma egemenliği altındaki Orta Doğu, Geç Antik Çağda, yani 5. 6. yy’larda, dünyada medeniyetin odak noktası olarak ön plana çıkmış. Neden olmuş? Nasıl olmuş? Nerede başlamış? Süryani kültürü neden öyle parlayıp sönmüş? Önceki sene Torbalı cezaevindeyken Freya Stark’ın The Eastern Frontiers of the Roman Empire’ını okudum, kesmedi.

Moorman, A History of the Franciscan Order. İki ya da üç ciltlik büyük bir çalışma. Alabildiğine radikal bir anti-establishment hareketin kurumsallaşması süreci ilgimi çekiyor. Fransisken tarikatıyla sınırlı bir şey değil, komünist partilerden Alman Yeşillerine kadar her yere uygulayabilirsin. Ayrıca 13. yy’da Avrupa’da ortaya çıkan derviş tarikatlarının islam dünyasında aynı tarihlere denk gelen sufi akımlardan etkilenmemiş olması imkânsız diye düşünüyorum. Ama Batılı tarihçiler bunun farkına varır mı ya da varabilir mi, emin değilim. (Nayır, Batılılar ahlaksız olduğundan değil. Kilise tarihi disiplini ile şarkiyat disiplini arasında aşılmaz duvarlar olduğundan.)

Rashdall, The Universities of Europe in the Middle Ages. Bu da bir klasik, Orta Çağda Avrupa üniversiteleri, iki cilt. Kafamı kurcalayan yine aynı konu: besbelli 12. yy’da İspanya medreselerini takliden kurulmuşlar. Ama Batı’nın öz-benlik bilincinde hikâyenin o bölümü tamamen silinmiş. Silinmiş anılar meselesi bende saplantı oldu galiba.

Christoph Baumer, The History of Central Asia, 3 cilt. Yeni bir kitap, övgüsünü okudum. Erken Orta Asya tarihi tahmin etmeyeceğiniz kadar ilginçtir. Ne yazık ki bilgi kaynakları çok kısıtlı; o yüzden, bir ölçek bilgiye üç ölçek tahmin ve spekülasyon katıp pişiriyorlar, biraz yavan oluyor. Türk milletine adını veren Kök Türklerin ilk dönem hükümdarlarının ve klan totemi olan boz kurt Aşina’nın adı neden Türkçe değil İranca, mesela? Türklerin zafer çağı olan 1070’lerden 1300’lerin başına dek neden – gayrimüslim Uygurlar dışında – tek kelime Türkçe yazı yazılmadı?

Cyprian Broodbank, The Making of the Middle Sea. Akdeniz havzası tarihi. Yanılmıyorsam Fernand Braudel’in aksine daha çok prehistorik dönemleri vurgulamış. O konuda son yıllarda çok bilgi üretildi, derli toplu okumak lazım.

T. M. Lovell, A Mirror to the Human Condition. Bach kantatlarının sembolik ve teolojik altyapısına dair, adını çok duyduğum bir eser. Bakalım neymiş.

Son olarak Vikram Seth’in Tibet ve Sinkiang gezi anıları, From Heaven Lake. Arsen beğenmemiş, “beyinsiz” diyor. Bakalım beyin standartlarımız tutuyor mu?

Seth’in A Suitable Boy’unu geçen yaz sonu başlayıp bininci sayfaya kadar okuyabildim. Tam yerli TV dizisi kıvamında ─ esas kız üç talibinden hangisi ile evlenecek? Ama bir iki hafta oyalıyor işte. 1950’ler Hindistan’ı hakkında da bir sürü malumat ediniyorsun.

26 Ocak 2017 Perşembe

İfademe kim karışır?

İfade özgürlüğünün tek sınırı şiddet değil tabii. Hakaret var: şiddet içermese dahi kişilerin onuruna saldırıyı hak sayamazsın. İftira var: bilerek ve kötü niyetle kişiler ve kurumlar hakkında yalan haber çıkarmak olmaz. Kendini korumaktan aciz kişilerin istismarı var: çocuk pornosu, sanıkların teşhiri, hasta ve yaralıların teşhiri, artist frikikleri vb. Kişisel bilgilerin ve kurumsal sırların korunması var. Biraz farklı bir konu ama sözleşmeye dayalı hakların korunması var; yani ifade özgürlüğü hakkını imzalı mühürlü taahhüdüne aykırı olarak ileri sürebilir misin? Nihayet en belalısı, kamu güvenliğini ya da kamu huzurunu tehlikeye atan beyanlar meselesi var. Kalabalık salonda “yangın var” diye bağırabilir misin? Savaş sırasında halkın moralini bozan nutuklar atabilir misin? Savaş yoksa ama savaş tehdidi ya da savaş ihtimali varsa atabilir misin? Toplumsal birliğin ve uyumun temeli olan kutsal değerlere dil uzatabilir misin? Nereye kadar uzatabilirsin?

İntihar propagandası serbest olmalı mı? Liseli kızlara fuhuş propagandası serbest olmalı mı? Ortaokullarda uyuşturucu reklamı serbest olmalı mı? Ya sigara reklamı? Din reklamı?

Soyut düzeyde ilke basit. Her hakkın sınırı başkasının haklarıdır. Başkasının hakkı sadece şiddetten korunmak değil ki? Onurunu koruma hakkı var; malını, işini, evlat ve iyalini, özgürlüğünü koruma hakkı var. Güven ve huzur içinde yaşama hakkı var. Ve itiraf edelim ki, şahsi tercih, alışkanlık ve önyargılarını tehdit altında hissetmeden yaşama hakkı da var. Senin sevdiğin müziği dinlemek yasaklandı derlerse ne yaparım? Sizi bilmem ama ben dağa çıkmayı düşünürüm.

Bu denklemin matematiksel bir çözümü olduğunu sanmıyorum. Birbiriyle çatışan temel haklar arasında karar vermek bir tercih ve sağduyu sorunudur. Birinci soru: hangi tarafın hakkı toplumsal fayda açısından ağır basar? İkinci soru: hangi tarafın hakkı zedelenirse birey daha ağır ve kalıcı zarar görür? Bunların ilki siyasi, ikincisi felsefi bir karardır. Özetle söylemek gerekirse, toplumda kimin borusu ötüyorsa onun dediği olur.

Liberallerin 250 senedir söylediği şey, “ifade özgürlüğünü küçümsemeyin, vallahi billahi o da çok önemli”. Avamın kafasına kolay yatmayan bir konu olduğundan bazen abartmış, sanki ifade özgürlüğü mutlak bir hakmış, diğer her şeye koz basarmış gibi konuşmuş olabilirler. 1789’da öylesi doğruydu. Bugünün Türkiyesinde halâ yüzde bir milyon doğru. Ama batıda korkarım ki kantarın topuzu biraz kaçtı, bir miktar dengeleme gerekli görünüyor. Toplumlar istiyor bunu.

Bir de unutma ki ifade özgürlüğü öncelikle elitlerin sorunudur. Ezilme tehlikesini yaşamında hisseden çoğunluk açısından, doğal olarak, önce güvenlik, onun ardından da alışkanlık ve önyargıların korunması – yani din – gelir. İfade özgürlüğü savunuculuğu her zaman, az veya çok, elit taraftarlığı anlamına gelmiş ve öyle algılanmıştır. Buna karşılık liberal cephenin argümanı, fikir özgürlüğü olmadan keşif ve icatlar olmaz, yeni ufuklar ve yeni kıtalar bulunmaz, toplum yerinde sayar, o yüzden fikir özgürlüğü sadece o özgürlüğü kullanmaya meraklı olan seçkin azınlığa değil, dolaylı olarak tüm topluma faydalıdır demek olmuştur. Ki esaslı bir haklılık payı var sanırım. 

25 Ocak 2017 Çarşamba

Rejim dersleri - 3

[Demokrasi neye yarar? Monarşi neden battı? Cumhuriyetimiz neden kuruldu? Niye yürümedi?]

Dünkü yazıda demokrasinin işlediği ülkelerden örnekler verdik. Sıra arızalılarda

… işlemeyen var
Peki bizde ne oldu? Bir iki istisnayı saymazsan, iktidar hiçbir zaman barışçı bir şekilde el değiştirmedi. Hiçbir siyasi lider iktidarın bir süre limiti olduğuna inanmak istemedi. Dolayısıyla hiç birinin meşruiyeti şüpheden ari olmadı. Bu anlamda Türk demokrasisi bir fiyaskodur. Fiyaskolar dizisidir.

Sırayla bakalım.

1938 devri konusunda bir yargıya varmak güç; iç yüzünü pek bilmiyoruz. Ama en azından Atatürk’ün, devir teslimin kansız olmayacağına dair kuşkular beslediği anlaşılıyor.

1950, cumhuriyet tarihinin ilk ve tek kurallı devridir. Yalnız Türkiye’de değil, bazı açılardan dünyada örnek sayılması gereken bir vakadır. Başka kusurları ne olursa olsun, İsmet İnönü’yü bu açıdan takdirle anmak, hatta cumhuriyet tarihinin 20. yüzyıldaki tek başarılı lideri saymak yanlış olmaz. Devamı gelebilse bugün nerede olurduk, düşünmeye değer.

Devamı gelmedi. Menderes’in iktidarı bırakmaya niyeti yoktu. En azından, rakiplerine o izlenimi verdi ve o izlenimin doğurduğu reaksiyonla karşılaştı. İnönü iktidarı kendi eliyle rakiplerine teslim ettikten sonra geri alma hırsına mağlup oldu; yaşamının son demine dek bunun mücadelesini verdi. 1972 CHP kurultayında, 88 yaşında, iktidar umudunu genç Ecevit’e kaptırmamak için nasıl canhıraş bir kavga verdiğini dün gibi hatırlarım. 1923’ten 1972’ye, kırk dokuz yıl eder.

Demirel’inki otuz altı yıl, Ecevit’inki otuz yıldır. İlkini iki defa döve döve iktidardan attılar; hapsettiler; ömür boyu yasakladılar. Yılmadı. 2000 yılında, 79 yaşındayken, yedi yıl daha cumhurbaşkanı olabilmek için hangi perendeleri attığını sen de hatırlarsın.

Öbürü 2002’de, çişini tutamayan bir ihtiyarken, kendisine komplo kurabilirler diye en yakınındaki adamları yok etmekle meşguldü.

Özal’ın ömrü vefa etmedi. Etseydi farklı olacağına dair bir belirti göremiyorum. Üst üste iki seçimde hezimete uğradıktan sonra kendini cumhurbaşkanı seçtiren, sonra yeni parti kurup yeniden siyasete atılma hayali kuran bir liderden söz ediyoruz sonuçta.

Ee?
Yeni anayasa tartışmalarını biraz da bu açıdan değerlendirmek faydalı olur kanımca.

Cumhurbaşkanına sınırsız yetki tanıyıp iktidar süresini de fakto 15 yıla, hatta hayat boyu uzatmaya imkân veren bir düzenlemeden ne hayır gelir, takdir etmek zor değil.

Ancak iktidarın kaynağını, limitini ve devir teslim koşullarını net ve berrak hale getiren ciddi bir anayasa reformuna ihtiyaç bulunduğunu da, bu işlere az çok kafa yormuş olan hiç kimse inkâr edemez sanırım.



Kaynağı: yani seçim, yahut plebisit, her neyse. Limiti: mesela on yıl, ama lastiksiz, eklemesiz, karısını ya da çocuğunu yerine seçmesiz. Devir teslim koşulları: pazarlıksız, kartelsiz, atamasız, onaylamasız.

24 Ocak 2017 Salı

Rejim dersleri - 2

[Demokrasi neye yarar? Monarşi neden battı? Cumhuriyetimiz neden kuruldu? Niye yürümedi?]

Dün Osmanlı hanedanının neden battığından söz ettik. Bugün cumhuriyetle devam ediyoruz.
…..
Neden cumhuriyet
Türk ve islam tarihinde kadim usul, bir hanedan eskiyince yerine yenisinin gelmesidir. 1920-23’te neden öyle olmadı?

Üç faktör sayalım.

Birincisi gene dışarıdan, bu sefer Fransa’ya ek olarak Almanya ve Rusya’dan esen fırtınalardır. Fransa bizim yüz yıllık modelimizdi; Almanya savaşta kader ortağımız, Rusya 1920’lerin başında tek dostumuz. Fransa kırk yıllık cumhuriyetti; Rusya 1917’de, Almanya 18’de monarşiyi devirip cumhuriyet ilan ettiler. Bizde başka türlü olması çok zordu. Oysa Britanya gölgesindeki Mısır’da, İran’da, Irak’ta, Ürdün’de yeni monarşiler denendi. Kimi kısa sürdü, Ürdün’deki halâ yürüyor, pekalâ da sağlıklı.

İkinci faktör iç siyasi dengelerin niteliği ile ilgili olabilir. Tam emin değilim ama, 1923’te Gazi Paşa’nın siyasi gücü henüz padişahlık ilan etmeye yetmezdi desek çok yanılmayız sanırım. Bu demek değil ki düşünülmedi; Ya da Arnavutluk’ta başbakanken krallık ilan eden Ahmet Zogu gibi, yahut İran’da askeri, diktatörken şah olan assubay eskisi Rıza Pehlevi gibi, sonradan olamazdı. Belki cesaret edilemedi.

Üçüncü faktör en önemlisidir. Gazi’nin evladı yoktu. Öyle anlaşılıyor ki ilerde olabileceğine dair bir beklenti de yoktu. Evladın yoksa ırsî monarşi neye yarar?

Türkiye’de cumhuriyet rejiminin sebepleri o halde neymiş? Bir, Avrupa’nın bazı ülkelerindeki olayların etkisi. İki, siyasi liderin kritik dönemeçte yeterince güçlü olmaması. Üçüncü olarak, kişisel ahvalindeki bazı sıkıntılar. Sözünü etmeye değer başka sebep görebiliyor musun? Ben göremiyorum.

İşleyen var …
Buna karşılık Türkiye’de kurulan cumhuriyet rejimi, demokrasilerden beklenen asgari faydayı sağlamakta yetersiz kaldı. Neydi o fayda? En başta söylediklerimiz: iktidarın vukuatsız devrini sağlama almadı. Süresini sınırlayamadı. Dolayısı ile meşruiyeti sağlama olamadı.

Terimlerimizi tanımlayalım. Vukuatsız, yani silah ve kelepçe kullanmadan; ayrıca eski iktidarın adamlarını cehennemin ta dibine kadar kovalamak zorunda kalmadan. Sınırlı, yani beş yıl, on yıl, her ne ise, makul iktidar süresinin sonunda iktidar sahibine törenle plaket verip alkışlar arasında evine yollamacasına. Meşru, yani eski iktidarın adamları dahil siyasi aktörlerin kahir çoğunluğuna “e canım, sevmiyoruz mevmiyoruz ama hakkıymış” dedirterek.

Mesela nasıl diye sorarsan, meşhur örnek ABD’dir. 228 yılda 44 defa, bir tek istisnayla (Lincoln), makul sürede ve vukuatsız değişimi başarmışlar. Gerçi son yıllarda oğul, kardeş, eş marifetiyle iktidar uzatma denemeleri sıklaştı; kaygı verici bir gelişmedir.

Bir o kadar etkileyici başka örnek Almanya’dır. Yetmiş yılda sekiz başbakan değişti, ortalaması dokuz yıl eder. Hepsi süresinin sonunda sessizce köşesine çekildi; Adenauer ve Kohl gibi direnmeyi aklından geçireni, hafifçe kolunu büküp gönderdiler. Hepsi büyük çoğunluk tarafından rahmet ve minnetle anılıyor.

İngiltere de fena değildir. Yetmiş yılda on dört başbakan. Gittikten sonra geri gelmeye teşebbüs eden iki tane (Churchill ve Wilson), onlar da çok kısa sürede tasfiye edilmiş. Almanlardan farklı olarak İngilizler eski liderleri kuyruğuna teneke bağlayıp uğurlamayı seviyor, belki aklına yanlış fikirler gelmesin diye.

Fransa 1958’den sonra başarılı. Mitterrand’ın 14 yıllık saltanatı can sıkıcı olunca hemen müdahale edip limiti on yıla indirdiler. İndira Gandhi’nin tökezlemesini saymazsan Hindistan da başarılı sayılır.

Çin apayrı bir model. Bir küsur milyar nüfusla demokrasi olmaz deyip, iktidar devrini ve meşruiyeti kurumsal bir oligarşi içinde halletmeyi deniyorlar. Mao’nun ölümünden bu yana başarılı görünüyor. Ama otuz küsur yıl nedir ki? Hiç.
… .


Devamı yarın. Yarın bitecek, söz. 

23 Ocak 2017 Pazartesi

Rejim dersleri - 1

[Demokrasi neye yarar? Monarşi neden battı? Cumhuriyetimiz neden kuruldu? Niye yürümedi?]

Demokrasinin faydası ne? “Halk iradesi”, “halkın çıkarı” gibi fantezi fikirleri bir yana bırakırsan, çok basit, çok mütevazı, ama önemli birkaç şey. Bir, iktidarın kan dökülmeden el değiştirmesini sağlar. İki, iktidar süresini sınırlar. Üç, seçimler sayesinde iktidarı geniş kesimler nezdinde meşru kılar.

Monarşi
Eskiden bu işler için tercih edilen model ırsî monarşi idi. Şef ölür, yerine evladı geçer. Şansın varsa yüz yıl, üç yüz yıl rejimin istikrarını koruyabilirsin.

O modelin de handikapları vardı. Hükümdarın evladı olmayabilir. (8. Henry sendromu, 4. Murat sendromu) . Evladı küçük olabilir, gay olabilir, ebleh olabilir. Evlatlar birbiriyle kavga edebilir. (Cem Sultan sendromu). Bir başka enteresan ihtimal var üzerinde durulması gereken: hükümdarlık süresi çok uzayabilir. Gerek Kanuni Süleyman, gerek 2. Abdülhamit devrinin rejim krizlerine bir de bu açıdan bak, çok şey aydınlanacaktır. Eski kadrolar iktidara kazık kakıp kemikleştikçe, kapıda bekleyenlerin gözünü hırs büyümüş.

Avrupa monarşileri bu dertlere çareler aradılar. İktidarın büyük payını parlamentoya ve başbakana emanet edip, monarkı bir denge unsuru olarak korumayı denediler. Buna rağmen çoğu ülkede monarşi yürümedi. Çünkü monark, Avrupa ülkelerine has bir dizi tarihi tesadüf sonucu, ırsî aristokrat sınıfıyla fazlaca iç içe geçmişti. O sınıf çökünce monarşi de dayanağını yitirdi.

Osmanlı’nın sonu
Bizde neden yürümedi sorusunu ikiye bölmek lazım. Osmanlı hanedanı neden yürümedi, bu bir. Yerine neden başka hanedan değil cumhuriyet tercih edildi, iki.

İlk sorunun cevabı Avrupa’dan farklıdır. Osmanlı hanedanı hiçbir zaman ırsî bir aristokrasinin temsilcisi olmadı. Son devir Osmanlı sadrazamlarına bak: birinin babası Eminönü’nde aktar (Âli Paşa), biri Ispartalı eşekçi oğlu (Hüseyin Avni Paşa), ikisi kölelikten yetişme (İbrahim Edhem ve Tunuslu Hayreddin Paşalar), biri Vefa’da kaynanasının iki katlı evinde oturur maarif komisyonu üyesi (Sait Paşa), büyük çoğunluğu orta sınıf kökenli memurdur. Padişahlık kurumuna karşı biriken ve 1876’dan sonra gitgide artan bir şiddetle patlak veren tepkinin kaynağı sınıfsal değil, başka şey.

Peki nedir? Fransa’dan esen rüzgârların etkisi vardır şüphesiz. Fransa son devir Osmanlı elitinin gerçek kıblesi idi. Orada cumhuriyet 1871’de kuruldu, burada 1876’da Mithat Paşa vakasında mırıltısı duyulmaya başladı. Tesadüf olabilir mi?

Öbür faktör, aksini iddia etmeye kalkma lütfen, Abdülhamit rejiminin 33 yıllık (1876-1909) kara gölgesidir. Sovyetlerdeki Brejnev dönemini andıran bir skleroz çağıdır: atalet, çürüme, köhneme, kol gezer. Ardından gelen iki ihtiyar ve ürkek kardeşi – Reşat ve Vahidettin – Osmanlı’nın iflah etmeyeceğine ilişkin genel kanıyı pekiştirmiştir. Düşün ki 1918’de Vahidettin yerine mesela 2. Mahmut kalibresinde dinamik bir padişah, ya da son Abdülmecit’in oğlu Ömer Faruk Efendi gibi genç ve karizmatik bir modern şahsiyet başa geçse sonuç aynı olur muydu?
… .
Yarın devam. Daha lafın başındayız. 

22 Ocak 2017 Pazar

Nerede benim usturam?

[1923’te memleketi ele geçirenlerin Vatanmilletsakarya adı altında sattıkları şey sekülerlik değildi. ‘Allah Allah’ nidalarıyla gavura karşı kazanılmış bir zaferin, ‘Allah’ kısmı sansürlenmiş fener alayıydı.]


"Türkiye’deki liberal güruh -- ki geneli Karl Popper'ın her türlü totalitarizm ve otokrasi kötüdür açık toplum olmalı ütopyasının peşine takılmışlardan oluşur -- islamcılar 2013 yılında mutlak anlamda otokratlaşana dek ve hatta bazıları daha sonrasında bile Türkiye’nin bir seküler despotluk ülkesi olması gerektiğini algılayamadılar. Memlekette elinde resmi yetkiler olan birilerinin topluma seküler ahlak dayatmasını antidemokratik buldular. Nişanyan da bunlardan biridir. böyle olmasının sebebi elbette bu arkadaşların islamcılık ideolojisini hafife almış olmalarından kaynaklanıyor ve hatta islamcılık ideolojisinin tanımından bihaber olmalarından..." demiş ekşi sözlük silahşorlarından biri.


  • Muhtemelen çok genç biri. Bu ülkeye 1920’lerden 40’lara, 1950’den 60’a, 1960’tan 70’lere, 80’den 90’lara, 90’dan 2000’lere kadar dayatılan köpekleşmeden haberi olmadığı için ilk gördüğü belayı tek bela zannediyor.
  • Türkiye’nin bir seküler despotluk olması iyi midir? Bilmiyorum. Çünkü öyle bir şey görmedik. 1923’te memleketi ele geçirenlerin Vatanmilletsakarya adı altında sattıkları şey sekülerlik değildi. ‘Allah Allah’ nidalarıyla gavura karşı kazanılmış bir zaferin, ‘Allah’ kısmı sansürlenmiş fener alayıydı.
  • Popper’in siyasi yazılarını hayli geç okudum. 1930-40’ların dehşetine karşı cesur ve tutarlı bir meydan okuma olduğunu idrak edecek kadar tarih perspektifim var çok şükür.

    Popper’e gelinceye kadar üç beş şey okumuşluğum vardı: Spinoza mesela, ABD anayasa hukuku, J.S. Mill, Thomas Mann, Hannah Arendt vb. Onlardan da etkilenmiş olabilirim.

Gerçek kişiler hakkında mesnetsiz varsayımlar ileri sürüp bunlar üstüne yargılar inşa etmek sizce ‘iftira’ tanımına girer mi? Girerse müeyyidesi ne olmalı?

Kırbaç? Dil kesme?





21 Ocak 2017 Cumartesi

Atan Osmanlıydı, bunlar Cumhuriyet çocuğudur

Elbette senin Atan az da olsa Batı fikriyatına vakıftı, fokstrot oynardı, Parisli terzilerden giyinirdi, bunlar kadar cahil değildi. Başka türlü olamazdı çünkü Abdülhamit okullarında okumuştu. Çağdaşı olan son devir Osmanlı elitinin vasatından öte bir numarası yoktu. Düşün ki son Halife-i Müslimîn olan Abdülmecid Efendi Frenk tarzında ressamdı, hayli cüretkâr nü’ler de yaptı. Hainler şahı Damat Ferid Paşa, yalısında verdiği içkili davetlerde, Vahidettin’in kardeşi olan eşiyle birlikte dört el piyanoda Haydn çalardı. Siyasi nutuklarında hep eski Yunan ve Roma mitolojisinden örnekler verdi diye eleştirilmişti.

1950’lerden bu yana memleket cahillerin zafer alayına döndü diyorsun. 

İyi de bunlar tarlada yetişmedi. Öve öve bitiremediğin Cumhuriyet’in mahsulüdürler. Nasıl ki ötekiler de son devir Osmanlı üst sınıf kültürünün sonuçları idiyse.



20 Ocak 2017 Cuma

Libya'dan Adıyaman'a





Bundan on on iki sene önce okumuştum Septimius Severus’un biyografisini. MS200 yılı civarında Roma İmparatoru. Aklımda neler kalmış?

1-  Libya’da doğmuş. Leptis Magna’lı, bugünkü Sirte yakını yanılmıyorsam. Anadili Fenikece, yani Süryanice ve İbraniceye benzer bir dil. Arapçaya da çok uzak değil.

2- Ama doğuştan emperyal elitin parçası. Babası Latince eser sahibi, senatör filan. Roma’da evleri var.

3- Libya’da o tarihte sadece şehirlerde Fenikece konuşulurmuş. Hinterlantta Libyalılar diye ayrı bir millet var, barbar sayılıyorlar, dilleri ayrı.

4- Bir süre Suriye valiliği yapmış. Oradayken Humus şeyhinin kızı ile evlenmiş. Oğulları Caracalla ve Geta yarı Fenikeli yarı Arap ya da Arabımsı ─ Nabatiler ne kadar Arap sayılabilir, tartışılan bir mevzu.

Kâhta’daki Cendere Köprüsü’nü bilirsin. Dört köşesinde ailenin dört ferdinin kabartma heykelleri varmış. Üçü halen durur. Carcalla kardeşi Geta’yı öldürtünce onunki kırılmış olabilir diyorlar.

Zeyneb adı ile Nabatilerde görülüyor. Latincesi Zenobia.



18 Ocak 2017 Çarşamba

Barbarlar kapımızda

Halim – Dinlerin günümüzde daha çok ekonomik ve kültürel açıdan handikaplı kesimlerde taraftar bulmasının nedeni nedir sizce? Toplumsal adalet talebi mi? Elitlerin yabancılaşmasına tepki mi?

Selim- Cehalet desek? Bilgi ve sorumluluk sahipleri, bilimlerin bugün ulaşmış olduğu nokta ile kutsal kitaplardaki mitlerin, bugünün etik problemleri ile o kitaplardaki ahlaki söylem çerçevesinin bağdaşmaz hale geldiğini görüyorlar. Kimi, kitabı kültürel ve mecazi düzlemde yeniden yorumlayıp korumayı deniyor, kimi susuyor, kimi, daha büyük cesaretle, geçmişe mazi demenin vakti geldiğini savunuyor.

Bilim ister istemez elitisttir. Cahillerin duygularını hesaba katmaz. Hala dünyanın düz olduğunu ya da cinlerle perilerin bir şeyleri açıkladığını düşünenlere omuz silker ve sırtını döner. Bunun bir takım duygusal tepkilere yol açmasında anlaşılmayacak bir şey görmüyorum. Cahilin her zaman öğrenme aşkı ile dolu olduğunu var sayamayız. Elbette bazıları “cehalet benim gururumdur, onurla taşıyacağım” tavrını seçebilirler. Kendilerini aşağılayan seçkinlere tevazu yerine öfke ile karşılık verebilirler. Anlaşılır bir tepkidir. Hatta saygıdeğer diyebiliriz.

Halim – Tam olarak nedir dışlanmış kesimleri cezbeden dinde?

Selim - İki şey.

Bir, ucuz bilim vaadi. Gerçek bilim pahalıdır. Yıllarca çalışmak ister, bütçe ister, laboratuvar ister, eleştiriye dayanıklı olmak ister. Oysa din öyle mi? Bunların hiç birine gerek kalmadan, güneşin altındaki her olguya kolay, ve kolay anlaşılır, bir açıklama vaat eder. Son derece demokratik bir yaklaşımdır; en cahille en alime yaklaşık eşit söz hakkı tanır. Dinin koruyucu kanatları altında komşunun karısı Mücella Teyze bile bilimsel fikir beyan edebilir; cüreti varsa hatta yeni bilgi üretebilir.

İki, ecdadın onuru. İnsanlar gerçek dünyada refahtan ve itibardan uzağa düştükçe sanal itibar kaynaklarına yönelirler. O kaynakların başlıcaları kavim, millet ve ecdattır. Gerçek hayatta hor görülen, iteklenen, kendilerini çaresiz hisseden insanlar, sanal kimlikleri sayesinde onur kazanırlar. Sanal kimliğin temel taşı ise çoğu zaman ecdadın tanrılarıdır. O tanrılara dil uzatanlar, kişinin bugünkü garipliğinin sorumlusu olarak görülür ve akıl dışı tepkilere maruz kalırlar.

Mantık örgüsüne dikkat ediniz: “Peygamberime laf ediyor, demek ki Boğaz’a karşı viski içenlerdendir.” Kastedilen şudur. 1. Ben ezilirken birileri hayatın nimetlerinden yararlanıyor. (Doğru) 2. Onurumun son dayanağı ecdadımın tanrılarıdır. (Makul) 3. Bu adam o tanrıları benden almaya çalışıyor. (Doğru) 4. Demek ki beni reel alemin yoksunluklarına mahkum etmek istiyor. (Mantıklı)

Güçlü bir akıl yürütmedir, kabul edelim.

Halim – Peki haklı mı?

Selim – Aslanların saldırısına uğrayan ceylan sürüsü ne kadar haklıysa o kadar haklıdır.

Halim – Aslanlar kazanır diyorsunuz.

Selim – Mantıken kazanmaları lazım. Ama insanlık tarihi sürprizlerle dolu. Kim derdi ki koskoca Roma İmparatorluğu barbarlara teslim olacak?

İnsan toplulukları anlattıkları hikâyelerle var olurlar; onlardan güç alırlar. Günümüzde hangi tarafın hikâyesi daha güçlü, emin olamıyorum. Alt tabakaların öyküsünde çok büyük boşluklar var. Ama akla ve eleştiriye nispeten kapalı olduğu için dayanıklılığını koruyabiliyor. Seçkin kesim belki bir süre fazlaca kendine güvenmiş olmanın rehavetine kapıldı; savaşı ihmal etti. Bir taraf “ya Allah, ya İsa” nidalarıyla kapılara yüklenirken, öbür taraf “aa ne ilginç, tartışalım” havalarına girdi. Haklı bir özgüven midir, ölümcül bir aymazlık mı, zaman gösterecek.

Halim – Çözüm öneriniz var mı?

Selim – Aklı ve bilgiyi temsil edenlerin daha uyanık olmalarıı lazım. Bunun bir ölüm kalım savaşı olduğunu akıldan çıkarmamaları lazım.

Halim – Somut olarak?

Selim – En önemlisi refahı artıracak ve tabana yayacak tedbirler. Bu kadar yüksek nüfusla refahı paylaşmak mümkün müdür? Daha doğrusu, dünyayı büsbütün yaşanmaz hale getirmeden mümkün müdür? Bilmiyorum. Belki refahı sağlamak için önce dünya nüfusunu azaltmanın yollarını aramak gerekir.

İki, aklı paylaşmak. Eğitim altyapısına egemen olan kazanacaktır. Eğitim kurumlarında arkaik dinlerin öğretilmesine son vermek sanırım şart. En azından, her çocuğun bunlara karşı argüman ve bakış açılarıyla sağlam bir şekilde donatılması şart.

Üç, liberal düşüncenin yeniden tanzimi. Özgürlükçü düşünce, 1968’den sonra, marjinal azınlıkların çıkarlarına duyarlıklarına yoğunlaştıkça varlık sebebini ve kitleleri ikna etme kapasitesini kaybetti. Öncelikle üniversite reformu gerekiyor. Üniversite, her kürsüsünden ve her kulesinden aklın zaferini ilan eden bir kurum olmalı. Aksini savunan akımlar üniversiteden dışlanmalı. (Türkiye’den söz etmiyorum tabii, üniversitesi olan toplumlardan söz ediyorum.)

Dört, böl ve yönet politikalarını akıllıca kullanmak. Mitolojik zihniyet akla karşı şerbetlidir, ama kendi içinde parçalanmıştır. Dine karşı dini, mezhebe karşı mezhebi kullanmaktan başka çare olmayabilir şimdilik. Hatta bu anlamda Trump, Le Pen, Almanya’da AfD gibileri liberalizm için bir fırsat olabilir.

Halim – Sosyal medya çağında olduğumuzu unutuyorsunuz. Önerileriniz sanki eski bir çağın düşünce sistematiğinin eseri. Düşünce üreten bir merkez var ve toplumsal network’u nasıl yöneteceğini tartışıyoruz. Oysa o merkezin artık şansı kalmadı. Network kazandı ve daha fazlasını kazanmaya devam edecek.

Neye benzedi bu biliyor musunuz? Matbaanın icadından sonra Katolik kilisesinin düştüğü duruma. Siz diyorsunuz ki kilise – ya da onun bugünkü eş değeri her ne ise - şöyle yönetsin, şu tedbiri alsın. Oysa iletişim hacmi aniden bin katına çıktığında artık yönetemezdi, yönetemedi. Bugün de öyle bir devrim yaşadık. Sonuçları daha az çarpıcı olmayacaktır.

Selim – Eyvah.

Halim – İletişim alanındaki devasa boyutlu demokratikleşme sizce dinlerin etkisini artırır mı azaltır mı?


Selim -  Ara verelim. 

17 Ocak 2017 Salı

Dinler tarihini özetle bana küçük çekirge

Halim - Hıristiyanlık bir bireysel vicdan öğretisine götürdü, İslam götürmedi diyorsunuz. Burada bir tarafgirlik izi mi görüyoruz?

Selim - Hayır, zaman ve zeminle sınırlı bir gözlem sadece. Hıristiyanlık nispeten daha sofistike bir şehirli ortamda doğdu; üç yüz yıl muhalefet hareketi olarak kaldı. Bunların etkisini göz ardı edemeyiz. “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Allahın hakkını Allaha verin” diyen İsa ile, pratikte “ben Sezar’ım ve Allah benden sorulur” diyen Muhammed arasında fark yok da diyemeyiz.

Ancak Sezar’ı yanına aldıktan sonra Hıristiyanlığın vardığı nokta da belli. Taassup ve zulümde kimseye pabuç bırakmamışlar.

Mutlak iman fikrinin kaçınılmaz olarak getirdiği ahlaki çürümeden söz ediyoruz burada, şu din ya da bu din değil mevzu. Kuran üzerinde özellikle durmamın nedeni, o metinde mutlak imandan ahlaki tükenişe giden yolun nispeten net bir şekilde ifade bulmuş olmasıdır. Yoksa verecek başka örnek çok. Mesela bir dinî özgürleşme çağrısı olarak başlayıp köylülere, Yahudilere, Türklere karşı korkunç bir nefret çığlığına dönüşen Luther. Mesela en yakın müttefiki ve teorisyeni Servetius’u idam ettiren Calvin. Mesela otoriteye karşı bir bireysel vicdan baş kaldırışı olarak başlayıp, Amerika’da bir riya ve taassup rejimine dönüşen Püritenler. Mesela fakir hacılara hastane kuruyoruz diye başlayıp Rodos ve Malta’da mafyavari bir korsan örgütüne dönüşen Sen Jan şövalyeleri. Mesela bir eğitim ve propaganda çalışması olarak başlayıp militan bir siyasi nüfuz cemaatine evrilen Jezüitler. Ne Mormonlar muaftır o dönüşümden, ne İsmaililer, ne Dürziler ne de Lübnan Marunileri. Budizm gibi bir mutlak sükûnet ve içe dönüş öğretisi bile Sri Lanka’da Myanmar’da devlet ve kitle zorbalığının adresi olabiliyorsa düşün artık.

Halim - Nedir bu örnekleri birleştiren ortak payda?

Selim - Mutlak hakikate sahipsen ahlaklı kalamazsın. Tıpkı mutlak iktidar gibi, mutlak hakikat çürütür. Evrenin en korkunç canavarıdır, kuşkudan arınmış insan.



16 Ocak 2017 Pazartesi

Teşkilatı Mahsusa

Milli Mücadele’ye yön veren direniş hareketinin, Cihan Harbi sona ermeden muhtemelen Enver öncülüğünde örgütlendiği anlaşılıyor. Yenilgi ihtimali hesaba katılmıştır; yenilginin 1912-13 Balkan Savaşı’ndaki gibi topyekûn hezimete dönüşmemesi için hazırlık yapılmıştır. Özellikle 1918-1919 kışına ilişkin anlatıları dikkatli bir gözle okursanız teşkilatlanmanın izlerini net olarak görebilirsiniz. [Mesela sekiz on yıl önce İletişim’den çıkan Afyonkarahisarlı Mehmet Şükrü Bey’in anıları; yine o ara yayınlanan Orhan Kemal’in babası Abdülkadir Kemali Bey’in biyografisi; Rauf Orbay’ın Cemal Kuntay tarafından derlenen beş ciltlik anıları, özenle okunmak kaydıyla, çok bilgi içerir.]

Tarih yazımı açısından ilginç olan soru şu; Mustafa Kemal Paşa bu teşkilatın başına hangi tarihte geçti? Mesela Filistin cephesinden uzaklaştırıldığı 1917 yazında, ya da yeni veliahtın siyasi mihmandarlığına atandığı 1917 Aralığında, karanlık noktalarla dolu bir “tedavi” için Viyana’ya gittiği 1918 Mayıs-Haziranında, ya da Ahmet İzzet Paşa kabinesinde Harbiye Nezareti talep ettiği 1918 Ekiminde işin içinde miydi? Talat Paşa kabinesinin istifasından kısa bir süre önce, Mustafa Kemal’in en yakın siyasi müttefikleri olan Fethi ve Rauf Beylerin “taze kan” olarak Meclisi Mebusan’a dahil edilmelerinin sırrı neydi?

1919 Mayısından 1922 Eylülüne uzanan süreç esas itibariyle Mustafa Kemal’in Enverci kadroları tasfiye ederek Teşkilat'ın yönetimini ele geçirmesinin sürecidir desek çok yanılmış olur muyuz?

Enver’in 1921-22’de Moskova’dan eşine yazdığı mektupları geçen sene Bardakçı yayımladı. Can alıcı konuları çoğu zaman kapalı bir dille yazmış. Ama sorgulayıcı bir gözle okuyunca şunlar anlaşılıyor. 

1. Almanya’dan Mısır ve Afganistan’a uzanan bir coğrafyada, Komintern modeli üzerinden bir ihtilal teşkilatı kurma çabasındalar. 

2. Anadolu’ya dönüp teşkilatın başına geçmek için Mustafa Kemal’in tökezlemesini bekliyor. Belli ki Ankara’da kilit bazı şahsiyetler MK’den çok Enver’e bağlı, ya da ikili oynuyorlar. 

3. Londra Konferansında (1921) Ankara rejimi İngiltere ile anlaşacak olursa, Moskova’nın desteği ile darbe yapıp idareyi ele alma hayali kuruyor.

Bugünü anlamak açısından da büsbütün alakasız değil bunlar.



15 Ocak 2017 Pazar

Hikmet incileri 4

TRT 3 günlükleri
Son zamanlarda çığırından çıkan bir trend: Bir Allahın kulunun hatırlamadığı Danimarkalı besteciler saati.
Unutulmasında sonsuz fayda bulunan kadın besteciler saati. Berbat-ötesi Meksikalı besteciler şöleni. Vb. Maksat nedir belli değil. Saygun ve Muammer Sun’dan beteri varmış dedirtmek mi acaba?

Rıza yaşı
Romeo’ya aşık olup intihar ettiğinde Juliet henüz on dördünde değil. Baba Capulet: “She hath not seen the change of forteen years / Let two more summers wither in their pride / Ere we may think her ripe to be a bride.” Annesi o yaşta doğurmuş bile: “By my count, I was your mother much upon these years that you are now a maid.”

Görkem
Let two more summers wither in their pride ─ Shakespare’den başka kimse döndüremezdi o mısraı. “Bırak iki yaz daha tüketsin şaşaasını” mı desek? “Görkemini” mi desek? Yok, olmaz. Pride’da on üç yaşa yakışır gözü kapalı özgüven var. Wither’da, yaşlı adamın acımasız gerçekçiliği. Çevir bakalım.

Aristokrasi
Serpukhovski ile Vronski’nin konuşması, Anna Karenina’dan: “Çünkü onların paralarından gelen özgürlükleri yok, doğuştan da özgür değiller. Onlar bizim gibi güneşe yakın doğmadılar. Parayla ya da unvanla satın alınabilirler.

Ayakta durabilmek için inanmadıkları bir fikrin fedaisi olabilirler; çünkü varoluşlarının başka dayanağı yoktur. …. ikimiz onlardan üstünüz, çünkü bizi satın almak olanaksızdır. Satın alınamayan insanlara her zamankinden çok ihtiyacımız var.”

Sene 1890’lar, Rusya.

Refik Erduran
Orijinal bir insandı, nesli tükenenlerden. Derinliği yetersizdi. Zeus günahlarını affetsin.

Sınıfsal belirteç
Bir arkadaş yaptı kamuoyu yoklamasını, bilimsel olmayan yöntemlerle. “De, da’ları ayrı yazamayan biriyle birlikte olmayı düşünür müsünüz?” Kadınlarda cevap oybirliği ile hayır. Erkekler daha umursamaz havalarda.
Ne sonuç çıkarıyoruz? Demek ki kadınlar sınıfsal belirteçlere daha duyarlı.

Masum olmayan soru
Yeni Anayasa altında iktidara gelecek ilk cumhurbaşkanı kim olur acaba?

Güdümlü piyasalar
Çin’de geçen sene dev prodüksiyonlu bir Mao filmi çıkarmışlar, vatan millet, al bayrak vb. Milli hisler coşmuş, bütün gişe rekorları kırılmış, Terminator’a fark atmış. İşin aslı sonra anlaşılmış. Meğer sinemalar amirin gözüne girmek için Mao bileti satıyor, vatandaş gelip bileti elle düzelttiriyor, yan salondaki filmi seyrediyor.

Türk haklı Çinliden daha mı akılsız dersiniz? Vatan millet gösterisini gerçekten satın alıyor mudur, yoksa satın alır gibi mi yapıyor?