24 Eylül 2017 Pazar

Türk güzellemesi

“Tarihte Türk milleti diye bir şey yok” diye buyurmuş gene bir sevgili arkadaşımız. Bizim Türkiye gayrimüslimlerinin sevdiği temalardandır. Son zamanlarda Kürt kardeşlerimiz de keşfettiler, pek sevdiler. Türk dili de zaten toplama bir dildir, Nişanyan da öyle demiş.

Elcevap: İngiliz milleti, Rus milleti, Ermeni milleti, Kürt milleti ne kadar varsa Türk milleti de o kadar vardır. Bin beş yüz yıldan beri dünya ve uygarlık tarihinde önemli – bazen olumlu, daha çok olumsuz – rol oynamıştır. Türk dili en azından yedi yüz yıldan beri dünyanın – en önde olmasa da – önde gelen kültür dillerinden biridir. İnkâr edersen sadece kendini aldatırsın.

Kırk yıldır durmadan tarih okumanın bana öğrettiği ilk ders şu: Türk milleti, köken itibariyle SİYASİ bir oluşumdur. Yani önce bir devlet, bir ordu, bir organizasyon, bir ideoloji vardır; “millet” onun ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir.

Daha okudukça fark ettim ki dünyadaki bütün milletler aşağı yukarı böyledir. Amerika kolay örnek, ama mesela Rusya da hiç farklı değil. Ermeniler de, ayıptır söylemesi, hiç farklı değil. Dünyanın en ilkel aşiretlerinin (mesela eski Germenlerin yahut prehistorik Arap aşiretlerinin) dibini kazısan onlar da değil. Çeşit çeşit insanlar tarihin bir noktasında bir ortak macera için bir araya geliyorlar; aralarında kız alıp verdikçe zamanla akraba oluyorlar; sonra bir masal uyduruyorlar “atamız filanca kişiydi, ezelden beri bir soy ve bir aileyiz” diye.

Hepsi anlatmışlar o masalı. Türklerin farkı (eğer varsa) şu. Osmanlı siyasi eliti, çok yakın döneme dek, siyasi nedenlerle, böyle bir “ortak köken” anlatısından özenle kaçındı. Sonra “Türk ırkı” teorisini Avrupalılardan duydular; günün siyasi ihtiyaçlarına uygun olduğunu fark ettiler; bir günden ötekine – de ki 1870’lerden 1900’e – yeni din bulmuş gibi şevkle benimsediler; bin yılda inşa ettikleri etnik kompozisyonu tahrip etmek için kullandılar. Özünde başka milletlerin ırk teorisinden çok farkı yoktur. Onlardan daha saçma veya daha yalan değildir. Farkı çok taze olması, dolayısıyla kulağa çiğ gelmesidir. (Bir yalanı bin yıl anlatırsan kulağın alışır; yüz yıl çok az süre.) Bir de, tarihte eşine az rastlanır bir dizi sosyal felakete yol açmış olmasıdır. “Türk ırkı” yalanını iğnelemekten belli bir zevk almamızın sebepleri bunlar. Hem çok kötülük yapmış, hem de kıçı açık – yani kofluğunu keşfetmek ve belgelemek nispeten kolay.

Milliyetçilik denen şey “her millete bir devlet” teorisidir. Tarihin bir aşamasında, spesifik olarak 1789 ve 1815’ten sonra, Avrupa’nın iç siyasi ihtiyaçlarından doğmuş bir düşüncedir. Üzerinde düşünürsen en azından “Allah” fikri kadar saçma bir fikirdir. “Demek lazımmış ki insanlar benimsemiş” deyip geçebilirsin belki. Ama bu çağ ve devirde halâ bir işe yarar mı diye sormadan edemezsin. Hayatında köyünden ve mahallesinden çıkmamış insanlar bu mevzulara Fransız kalabilir. Ama biraz dünya görmüş, mesela gidip bir sene Peru’da yaşamış, ya da Japon’la evlenmiş, Hint mutfağı üstüne risale yazmış birinin devletle millet arasında zorunlu eşdeğerlik kurması daha zormuş gibi geliyor bana. Yani, evet, çağdaş milliyetçilik, tıpkı çağdaş din gibi, bir cehalet sorunudur özünde.

*
Gelelim Türk diline. Hayır, Nişanyan Türk dili yoktur, ya da toplama dildir gibi saçma bir lakırdıyı hiçbir zaman söylemedi, aklından da geçirmedi. Aksine Türk dili güzel ve zengin ve değerli bir şey olduğu için ömrünün şunca yılını onu etüt etmeye adadı. Bir dilin, ırkçıların cahilane zannettiklerinin aksine, çok geniş bir kültürel havzadan beslendiğini göstermek o dilin değerini düşürmez. Tam tersine, artırır. Bir dil eğer kültürel harmanına Çinceyi, Arapçayı, Farsçayı, Yunancayı, Fransızcayı, İngilizceyi katıp kendi özgün bileşimini yaratabilmişse çok güçlü ve orijinal bir dil demektir. Yok birtakım dıngılların iddia ettiği gibi Ortaasyalı ilkel bir kabilenin diliyse ve bin yıldır o aslından asla taviz vermemişse, asıl o zaman pek zavallı bir şey olduğuna hükmetmek gerekir.

Bugün dünyada konuşulan 7000 (sayıyla yedi bin) dil var. Türkiye Türkçesi, bunlar arasında, gerek konuşan kişi sayısı, gerek yazılı üretim hacmi, gerek sözlüktü, ansiklopediydi, filolojik çalışmaydı, üniversite kürsüsüydü gibi kültivasyon belirtileri bakımından yirminci ila otuzuncu arasında bir yerlerdedir. Yani İngilizcenin, Çincenin, İtalyancanın yanında cılız kalır, ama mesela Estoncaya, Sinhali’ye, Xhosa’ya, Swahili’ye, Özbekçeye, İsviçre Romanşçasına, Rohingya diline, hatta bizim Batı Ermenicesine ciddi fark atar. Geçmişe baktığında da önemli bir kültür dilidir. Modern çağdan önce dünyada Yunanca, Latince, İbranice, Arapça, Farsça, Hintçe, Çince, Japonca gibi yedi sekiz egemen dilin epey ardından da olsa, en çok yazılı eser üretmiş dillerden biridir. Ne yazık ki o eserlerin büyük bölümü halen yayınlanmadan durmaktadır. Başta “ecdat” muhabbetiyle beyni efsunlanmış cühela takımı olmak üzere kimsenin umurunda değil.

22 Eylül 2017 Cuma

Sözlük notları: Haşmetmeap

Arapça haşem حَشَم “bir kimsenin hizmetkârlarından ve bağımlılarından oluşan topluluk” – maiyet diyebiliriz, ya da Latince orijinal anlamıyla clientela. Vankulu Lugati “Bir kimsenin
hademine ve tevabi’ine derler ki andan ötürü gazaba gelir olalar” demiş; Meninski “famuli & clientes” diye çevirmiş.

Aynı kökten bir de hışmet حِشمة var “gazap, özellikle aşağılanmadan ve utanmadan ileri gelen gazap” anlamında. İkisinin anlam bağını çözmek kolay değil, Vankulu’nun tanımının son bölümü sanırım bir anlam bağı kurma gayretinin ifadesi. Yine aynı kökten el-ihtişam إحتشام Vankulu'ya göre "bir kimseden çekinmek ve onun gazabından korkmak", el-muhteşem مهحتشم "çekinilen ve gazabından korkulan kişi".

Haşmet حَشمة biçimine belli başlı Arapça sözlüklerin hiç biri yer vermemiş. Kamus’ta yok, Tacül Arus’ta yok, Vankulu’da yok, Ahteri’de yok, Lane’de yok. Buna karşılık 11. yy’dan itibaren Türkçe ve sanırım Farsça metinlerde çok sık görülen bir kelime, “erkân ve maiyet sahibi olmak” anlamında, neredeyse devlet ( = “itibar ve statü sahibi olmak”) ile eş anlamlı. Arkasında bir sürü asalak, yalaka, koruma, siren vb. ile gövde gösterisi yapan şimdiki devletlüleri düşünmek lazım sanırım, o devirde de atlar, püsküller, zilli mızraklar, “destur” diye bağıran yiğitler vb. vardı. Kutadgu Bilik “kötülere haşmet ve siyaset gerek, iyilere sadece hürmet yeter” demiş, sene 1070 civarı. Türkiye Türkçesinin kesinlikle tarihlenebilen ilk eseri olan Gülşehri’nin 1317 tarihli Lisanü’t-Tayr tercümesinde “kimisi bir haşmet ü mansıb dutar / kimisi tacir olub alur satar” diyor, sanırım “maiyet ve makam” anlamında. Meninski, güncel kullanımlar için hep baş vurduğu Golius Lugatine atıfla “Comitatus copiosus, numerositas famulitii” diye eklemiş, yani “maiyet bolluğu, sürüsüne bereket ayakçı sahibi olma”. Fakat enteresandır ki Fransızca karşılık olarak “Court, ou suitte, magnificence, pompe” tanımlamasını seçmiş. Burada kavramın iyice soyutlandığını görüyoruz. 20. yy başında Şemseddin Sami sözlüğünde uşakların, hizmetçilerin izi silinmeye yüz tutmuş. Haşmetli karşılığında sadece “azamet ve heybet sahibi” görülüyor. Ve ayrıca “ecnebi hükümdarlara unvan olur”.

Haşmetmeab deyimi ilk kez Şemseddin Sami’de, yani 1900 yılında sözlüğe girmiş. Mesela 1876 tarihli Ahmet Vefik Paşa sözlüğünde, Schlechta-Wssehrd’in 1870 tarihli Osmanlıca hukuk ve diplomasi terimleri el kitabında, Barbier de Meynard’ın 1880 küsur tarihli Fransızca-Türkçe sözlüğünde yok. Sadece ecnebi hükümdarlara verilen diplomatik bir unvan, sanırım majesté karşılığı. Me’ab مآب  “sığınak, melce, merci” demek. “Haşmet mercii” gibi bir şey kastedilmiş.

İçinde sanki bir ufak ayak oyunu da barındırıyor gibi geldi bana. Malum, İslam hukukunda ve Osmanlı zihniyetinde gayrimüslim hükümdarın “egemenlik” veya “beylik” içeren bir sıfatla anılması caiz değildir, zira egemenlik Allah'tan gelen ve sadece Müslim kullarına bahşedilmiş bir şeydir. Dolayısıyla yabancı padişahlara uygun bir diplomatik sıfat arandığında, iktidarın sadece dış görünüşüyle ilgili bir sözcüğün seçilmesi pek tesadüf olmasa gerekir. Hani, “tantananıza bakınca padişahmışınız gibi duruyor, ama bilemem” der gibi.

18 Eylül 2017 Pazartesi

Faaliyet raporu: Sözlükte son durum

 En son 2016 Ocağında Söke Cezaevinde bir şekilde interneti ele geçirip Cumhuriyet ve Milliyet arşivleri üzerinde çalışmaya başlamıştım. 1930’dan sonra Türkçeye giren kelimeler için bunlar eldeki en yararlı kaynaktır. Kelime eğer çok marjinal veya uzman işi değilse, Türkçede ilk duyulmasından sonra iki üç sene içinde mutlaka gazetelere geçer. İnternette aramaya izin veren bu ikisinden başka Türkçe gazete arşivi yok. Hürriyet’in 1998 sonrasını kapsayan arşivi iyiydi, nedense kaldırmışlar.

22 Ocak 2016’da kaçak internet kullandığım gerekçesiyle yakalandım, zindana atıldım, bir buçuk sene bilgisayarsız kaldım. Ancak Yunanistan’a geçtikten sonra yeniden masa başına oturabildim. Bir buçuk ay oldu, nefes almadan çalışıyorum. 5 Ağustosta başlamışım, o günden bu yana sözlükte 3510 maddeyi elden geçirmişim, iki bin dolayında yeni metin örneği eklemişim. Biraz anlatayım size neler yaptığımı.

Gazeteler

Önce Cumhuriyet’ten 478 metin örneği. Çoğu 1930 ve 40’lardan. (1950’lerden sonra Milliyet her zaman Cumhuriyet’ten bir adım önde gitmiş, ama 2000’lerde Cumhuriyet yeni kelimelerde biraz daha cesur davranmaya başlamış.) Büyük çoğunluğu Türkçede tespit edebildiğim ilk örnekler (koreografi, emaye, şalter, hormon, otonomi, antisemit, kortej, jargon, hoşgörü, buldozer, zamazingo, fokoculuk, virman, jetlag, “eski koca veya sevgili” anlamında ex …). Bir kısmı daha önce yazılı örneği görülmemiş deyimler (sıcak temas, ihbarcı, hayal meyal), uydurma neo-Osmanlıca tabirat (mütearife, iltisaklı, matrah, mibzer), ya da eski kelimelerin yeni kullanımları (“açık sandviç” anlamında kanape, “beton matkabı” anlamında karot, “patlama” anlamında infilak, “il veya ilçe merkezi olmayan belediye” anlamında belde, “ağız antiseptiği” anlamında gargara, “yokuş” anlamında rampa, “hiperlink açmak” anlamında tıklamak, “ayakkabı çeşidi” anlamında platform).

Milliyet arşivinden 464 yeni metin örneği bulmuşum. Milliyet 1950’de çıkmaya başladığı için bunlar biraz daha yeni. Ekonomi, finans ve ticaretle ilgili kelimelerde (market, sendikasyon, know-how, resesyon, optimize etmek, libor, repo) ve yeni çıkan ticari ürünlerde Milliyet’ten iyisi yok (marley, nervürlü çelik, tatil köyü, moket, tubles lastik, transistor, tutti frutti dondurma, permatik, pet şişe, pomfrit, toner, “kumaş türü” anlamında polar, “versiyon” anlamında sürüm). Bir de, bir ara her gün Doktorunuzun Köşesi yayınladıkları için tıpla ilgili pek çok yeni kelimeyi orada bulabiliyorsun (özofagus, epidural, “çarpıntı” anlamında palpitasyon, sedatif, mongoloit, katalepsi).

1999’dan sonra çıkanlar için, hatta bazen daha eskileri için paha biçilmez bir başka kaynak Ekşi Sözlük. Özellikle 2004-2005 civarında cıvıtmaya başlamadan önce Türkçenin en kusursuz sözlüğü olmaya adaydı, yazık oldu. Ekşi Sözlükten 88 metin örneği almışım. Bunlar arasında büsbütün yeni kelimeler çoğunlukta (spam, mem, mobese kamerası, her iki anlamda crack, banlamak, arkat, panpa, mutenalaştırmak, fuckbuddy). Fakat – argo sözlükleri dahil – kibar sözlüklerin atladığı argo incileri az değil (laylaylom, sallamasyon, dütmek, cozutmak, gollik), başka sözlüklerin neden unuttuğuna akıl erdiremediğim eski kelimeler de epey tutuyor (hilti, kotto, otriş, subra, “bale ayakkabısı” anlamında puant, definisyon).

Dijital deryalar

Bunlar bitti, internetten hazineler yağmaya başladı. Geçen sene Şirince’deki bütün kitaplarımı Matematik Köyü’ndeki Nişanyan Kütüphanesi’ne bağışlamıştım, karşılığında da 400 kadarının pdf’lenip ocr’lanmasını rica etmiştim. Epeyi bir gecikmeden sonra sağolsun Tayfun o işi ele aldı; eksikleri Özlem Beyaslan Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesinden temin etti. İndeksleyip search’leyebileceğim yüzlerce kitaba kavuştum. Normal hayatta hepsini toplasan en az 250 kilo eder. Şimdi hepsi bulutlarda bir yerde, indirince on gramlık bir flaş belleğe sığıyor.

İçerideyken elimde kaynak olmadığı için “şuna bir bak” diye not aldığım 450 kadar madde vardı. Onları hızlıca elden geçirdim. Andreas Tietze’nin sözlüğünün üçüncü cildi elime geçmemişti; onu taradım. Tietze Sultan Veled’den, Ömer bin Mezid adlı bir 15. yy şairinden ve hapisteyken elle taradığım, Ferec ba’deş-Şidde adlı yine 15. yy’a ait öykü derlemesinden çok sayıda metin örneği kullanır. Onlardan bir 60 tane kadarını arakladım. Sonra büyük bir keyifle 4000 sayfalık Evliya Çelebi’yi search’e soktum. Daha önce gözümden kaçmış 135 tane yeni metin örneği buldum. Buyurun birkaçı: bere (yara anlamında), sundurma, şıllık, mesire, sırılsıklam, yılan balığı, kusmuk, dandini, pasaport, cümbür cemaat, izbandut, alicengiz oyunu, divane, civelek.

Rabguzi’nin 1309 tarihli Kısas-ı Enbiya’sı Orta Türkçe’nin, yani yaklaşık 230 yıllık bir suskunluktan sonra 14. yy başında aniden beliren post-Moğol Türkçe yazı dilinin kesin olarak tarihlenebilen ilk örneklerinden biridir. Çağatay-öncesi diyebileceğimiz bir Orta Asya lehçesiyle yazıldığı için, Türkiye Türkçesine metin örneği olarak kullanabilir miyim diye tereddüt etmiştim. Taranmış ve ocr’lanmış kopyası gelince dayanamadım, oradan da 221 örnek çektim. Aralarında, memleket, veya, cihat, mezar, zelzele, kükürt, tembih, biraz, mutemet, minare, mihmandar, havuz, dehşet, nafile, noksan, alamet, hicret, tılsım gibi bir ton sözcüğün Türkçede bilinen ilk örnekleri var.

Peşinden, normal gazetelerde tatmin edici örneklerini bulamadığım bir dizi kelimeyi Resmi Gazete arşivinde aradım; 26 tane buldum (kodeks, poliklinik, kafeterya, emisyon, kolluk kuvvetleri, workshop…). Mevzuata girmişken Birinci Tertip Düstur’a da daldım, Geç Osmanlı bürokratik dilinden 67 tane leziz örnek topladım (anonim ve komandit şirket, komiser, kadastro, asfalt, ilmühaber, bandrol, tonilato, iskonto, dinamit, dosya, demiryolu traversi). Şinasi Efendi’nin toplu makalelerinde 23 kelime (tefrika, düello, zabıta, vatanperver, bitaraf), Abdülhak Hamid’in toplu mektuplarında 15 kelime (dram, akademi, centilmen, votka) çıktı.

1358 tarihli Nehcü’l-Feradis’i taradım, işe yarar bir şey çıkmayacağına kanaat getirdim. Dede Korkut Hikâyelerinde daha önce eksik bıraktığım bir şeylere göz attım, 50 yeni metin örneği ekledim (sam yeli, sürahi, kümes, kah kah, dadı, miyav…). Ama bir kez daha Dede Korkut’un güvenilirliğine dair tereddüde düştüm. Oğuz Türkçesinin en eski metinlerinden biridir, evet, ama eldeki yazmalar 16. yy ve sonrasına ait. Ve korkarım ki, aynen şimdiki Türk yayınevleri gibi, metni gelişigüzel “güncelleştirmekte” hiç sakınca görmemişler.

Yaklaşık 1410 yılında yazılmış bir tıp kitabı olan Müntehab-ı Şifa’nın daha önce sadece indeksini tarayıp kelime devşirmiştim. Bu sefer asıl metin geldi, 60 tane örnek pasaj aldım (demirhindi, zambak, loğusa, peksimet, ur, zerdali, tenasül aleti, ıspanak).

Recep Toparlı ve arkadaşlarının hazırladığı (Eski) Kıpçak Türkçesi Sözlüğü hatalarla dolu, özensiz bir çalışmadır. Onu yeniden gözden geçirip, oraya verdiğim referansların birçoğunu eledim; kalanları orijinal kaynaklara (1405 dolayına ait atçılık kitabı Baytaratül Vazıh, 1400’den öncesine ait savaş sanatı kitabı Minyetül Guzat, yine aynı yıllardan okçuluğa dair bir eserle iki tane fıkıh kitabı) indirgedim. Süleyman Çelebi’nin 1409 tarihli Mevlid’inden 20 tane taze alıntı çıktı (cereyan, mükemmel, serseri, imdat).

1360 tarihli Danişmendname’yi sekiz yıl önce tarayıp sadece kelime listesi çıkarmıştım. Çok iyi dijitalize edilmiş bir kopyadan 126 tane metin örneği çıkarmak bu sefer bir buçuk günümü aldı. Neler var? Ayyuka çıkmak, mücahit, lağım, lacivert, serasker, silahşor, velinimet, örselemek, ve hatta bugüne dek bulabildiğim en eski İstanbul. 1550 civarına ait anonim Tevarih-i Ali Osman ile 1599’da yazılmış Selanikî Tarihi 44 metin parçası verdiler. Kumkuma, tabur, barut, darphane, babayani, zapturapt bunlara dahil. 1477 tarihli şahane bir Farsça-Türkçe sözlük olan Halimî Sözlüğü önceki gün geldi. Daha önce elle tarayıp kırka yakın kelime çıkarmıştım. Bu sefer bir buçuk günde dijital yoldan 60’ı aşkın örnek bulabildim (uzun eşek, isot, gözlük, kozalak, ufak tefek, pisi pisi, iskete, tutkal…). Daha da bitmedi. Bu gece vakit kalırsa bitiririm.

Bu metinleri toplarken tabii ister istemez her kelimede bir şeylere takılıyorsun. Yazım hatası buluyorsun, şunu şöyle desek daha iyi olur diyorsun, bu kelimenin bir de şu kullanımı vardı diye aklına düşüyor, onu aramaya başlıyorsun, bir de şu kaynağa bakalım deyip bir kuyruk ucu yakalıyorsun. Yaptığın işin onda dokuzu boşa çıkıyor, ama onda birinde öyle bir balık tutuyorsun ki bütün o emeğe değiyor.

Yeni katılanlar

27 tane yeni kelime eklemişim. Sildiğim veya başka madde altında topladığım beş altı kelime de var ama onları sistem kaydetmiyor, hatırlamak zor.

Yeni eklenenler: mar (Farsça “yılan”, Türkçede cari bir kelime olduğundan değil, üç tane bileşiği – tarümar, şahmaran, marpuç – düzgün sunabilmek için), monokrom (polikrom var , trikromi var, bu atlanmış), mankurt, lav silahı, kapkaç, karmanyola (Samos’ta bir “Karmanyola Sokağı” var oradan hatırladım), öncel, karot (hem havuç, hem beton matkabı anlamında), abrasiv, bora (eskiden boran maddesi altındaydı, ayrı kelime olduğuna kanaat getirdim), cibre, kevn (bu da cari değil, sunum şıklığı uğruna), kazamat, çeri domatesi, drone, yarabbi (eskiden rab altındaydı, vatandaş arar bulamaz diye endişelendim), kollaps, alicenap (ali ve cenap altında iki kez yazılmış, toparladım), gömü ve gömüt (gömmek altındaydılar, ayırdım), geren, hermeneutik, silme (mimari terimi ve “silme dolu” deyiminde), kevkeb, keneş (“cemiyet” demek, bin senedir unutulmuştu, birden moda oldu), iltisak (“yapışma” anlamında marjinal bir Osmanlıca tabirdi, Osmanlıca paralamaya meraklı birtakım cahiller tarafından yanlış anlamda dolaşıma sokuldu), gerici (geri maddesindeydi, ayrıldı).

Kökenler

Etimoloji bölümünde de toplam 1059 kelimeyi ellemişim. Bunların büyük çoğunluğu yabancı dillerdeki kelimelerin tanımlarıyla ilgili ufak tefek düzeltmeler. Arapça son harfi ya olan fiillerin yazımıyla ilgili bir problem vardı, o düzeltildi (45 kelime). Çince, Japonca, Sanskritçe, Süryanice, Habeşçe, Rusça, Bulgarca kelimelerin hepsinin orijinal alfabelerindeki yazımı eklendi. Çeşitli kaynaklardaki yanlış veya kuşkulu bilgilere notlarda değinildi. Kördüğüm olmuş birkaç kelime ailesinin bağlantıları sadeleştirildi. Etimolojik analizde önemli birkaç düzeltme yapıldı. Hepsi iki düzine kadardır, onları kısaca belirteyim.

Köle. Muamma bir kelime. Büyük tereddütle Arapça gulam’la bağı olabileceğini belirtmiştim, onu kaldırdım, yalnız soru işareti bıraktım.

Balık olan Çipura. Yunancası aynı, ama sanırım Türkçeden Yunancaya geçmiş tek balık adı olma ihtimali yabana atılır gibi değil. Çünkü “balık kılçığı” anlamında çupra Türkçede bayağı eski.

İzbarço etimolojisi eklendi. Lubunya eklendi. Çıma tanımı yanlıştı, düzeltildi, Eski Yunancaya kadar izlendi. Acur ve incir komple baştan yazıldı, geçen gün anlattım neden.

Lav müthiş bir keşifti. İtalyanca sözcüğün kesinlikle Arap kaynaklı olduğuna kanaat getirdim. Piyiz etimolojisi boştu, dolduruldu. Müşküle üzümü belli ki İznik’in Müşküle köyünden geliyormuş.

Paşa mevzuunda Jean Deny’nin İslam Ansiklopedisi’ndeki makalesini okuduktan sonra fantezi açıklamalardan vazgeçildi, klasik görüşe dönüldü.

Bora (ani kuzey rüzgârı) İtalyancadan alıntı görünüyor. Buna karşılık boran (tipi, sert yağmur) Farsça baran’la alakalı olmalı. Ama emin değilim.

Farsça hoca, büyük olasılıkla Türkçe koca’dan alıntı. Arapça hamr kesinlikle Aramiceden alınmış bir kelime, Arapça kökten türetilmesi beyhude zorlama. Muta nikâhındaki muta’yı bilmiyordum, öğrendim. Petka yanlıştı, düzelttim. Sanırım göt değil yumruk demekmiş.

Bodrum konusunda yılların inadını terk etme gereği duydum. Kasaba olan Bodrum kesinlikle Yunanca Petrion, ama mahzen olan bodrum sanırım Macarcadan alıntı. Zaten Meninski öyle demiş, ona kulak asmamışım. Örselemek fiili belki onuncu kez düzeltildi, hala soru işaretli kaldı. “Su birikintisi” anlamına gelen eğrek birden aydınlanıverdi.

Beyzi ile beyza karışmıştı, düzeltildi. Herise’yi Dankoff’a kanıp Ermeniceye bağlamıştım, gayet sağlam Arapça olduğu anlaşıldı. Ermeniceye de oradan gelmiş.

Sırnaşmak fiilini “yapışmak, cıvımak” gibi bir şey sanıyordum. Meğer orijinal anlamı “tırmalamak” imiş. Öyle olunca etimolojisi kolayca çözülüverdi. “İplik” anlamında tire’nin Farsça olduğunu nereden çıkarmışım bilmiyorum; İtalyancadan geldiği kesin.

Hepsi bu kadar. 15,102 kelimede 23 tane çok fena sayılmaz herhalde, ama insan gene de hicap duyuyor.


Bu sayılanların hepsi 5 Ağustos’tan bu yana yapılan işler. Sözlüğün yeni baskısına çalışmaya 2012’de, Aslanlı Yol’u bitirir bitirmez başlamıştım. 2012-2013’te toplam beş ay kadar, cezaevinde Temmuz 2014’ten Ocak 2016’ya kısıtlı imkânlarla toplam 16 ay kadar çalıştım. Bitmedi daha da, bitmek üzere.

14 Eylül 2017 Perşembe

Sözlük notları: Acur, incir, güğüm

Yunanca angúri, tam yazımı aggourion αγγούριον, bildiğimiz salatalık, yani hıyar. Mesela “ful aksesuarlı salata yerine bize biraz domates salatalık doğra” diyeceksen angurotomata ısmarlıyorsun.

Du Cange sözlüğüne göre Bizans Rumcasında, 11. yüzyıldan bir müddet önce zuhur etmiş bir kelime. O dönemde kültürel akımlar genellikle doğudan batıyadır. Belli başlı ciddi sözlüklerin hepsi kelimenin kökeni hakkında kesin bir şey söylemekten kaçınmışlar. Arapçaya bakmışız, Arapçada ˁaccūr var, Mısır lehçesinde aggūr olur, “bir çeşit şekilsiz ve pürtüklü salatalık veya yeşil kavun” diye geçiyor, bildiğimiz acur. Adana ve Antep yöresinde yaygındır, Ege’de de az çok bilinir. Nişanyan Sözlük buna kanmış, Yunanca sözcüğün muhtemelen Arap veya diğer Ortadoğu kökenli olduğuna hükmetmiş.

Halbuki burada birkaç problem var. Bir kere ˁaccūr klasik devir Arapçasında yok, sonradan çıkma bir kelime, Wehr sözlüğü “Mısır lehçesi” diye belirtmiş, Lane sözlüğü Yunancadan alıntı olabilir demiş. İkincisi, sözcüğün Arapça bir etimolojisi yok, akrabaları, kökteşleri, benzerleri vb. görünmüyor. Üçüncüsü, ayınlı ve şeddeli ˁaccūr ve ayınsız-şeddesiz acūr diye çeşitli yazımları var ki bir kelimenin yabancı asıllı olduğunun en kuvvetli belirtilerinden biridir. Dördüncüsü ve en önemlisi, Du Cange’ın Latince icik bicik yarım sayfalık paragrafı içinde saklanmış bir detay, meğer en erken el yazması glossarium’larda angúrion yalnız salatalık değil, ayrıca incir (συκιά) diye tercüme edilmiş. Bu bizi heyecanlandıran bir bilgi. Çünkü Farsça ancîr ve Türkçe incîr sözcüğünün kaynağı konusunda eski sözlükler ihtilaflıdır. Farsçanın klasik sözlüğü Burhan-ı Katı bu kelimeye yer vermez, Meninski Türkçe der, Steingass Farsça olduğunu ima eder. Oysa besbelli nihai kaynak Bizans Rumcasındaki angúri olmalı. Ortaçağın ortak kültür dili Arapçada ve Arabize edilmiş (muarreb) Farsçada standart olan usul gereği /g/ sesinin /c/ olarak telaffuz edilmesi normal: anguri > ancur >? ancîr

Problem şu: bir şey hem incir hem hıyar nasıl olur? Ne alaka?

Angúrion, +ion ekiyle küçültülmüş bir isim; “angur-cuk” demek. Du Cange’a bakıyoruz, Ortaçağ Rumcasında ánguros άγγουρος neymiş? “Bal peteğinin bir hücresi” ve “balla yapılan bir çörek” demekmiş. İncire uyar, ama hıyarla alakasını kurmak zor. Antik Yunanca için Lewis & Short nihai otoritedir. Orada tabii bu kelimeler yok, ama ángos άγγος var: “kapçık, desti, her türlü sıvı kabı, şarap destisi, ölülerin küllerinin konduğu vazomsu kap (funeral urn)”, ve aha, en dipte ufak bir ek: “bal peteğinin hücresi”. Homeros’tan beri kaydedilmiş. En erken anlamı belli ki “susak, su kabağı” olmalı. İnsanoğlu MÖ 6000-7000’lerde çömleği keşfetmeden önce standart su kabı kabaktı, hani şimdi fener filan yapıyorlar, sert kabuklu ve saplı cinsi. İlkel dillerin çoğunda çömlek ve destinin adı oradan gelir. Mesela Latince cucumis “kabak” > “su kabı, bakraç”, oradan da bildiğimiz Türkçe güğüm. Ánguros’taki +uros’un işlevini burada kimse bana açıklayamadı, ama apaçık ki kelime esasen “kapçık” demek. Desti uyar, bal peteği hücresi de uyar, incir de uyar.

Yaban hıyarı (Ecballium)
Ama salatalık uymaz görünüyor. O yüzden önce ı-ıh dedim, inanmadım. Salatalığın incirle aynı adı taşıması tuhaf bir şey, mantığı yok, ayrı kelime olmalı. Sonra aniden aydım. Latince cucumis “kap, desti”, cucurbita ve daha sonra cucumer “hıyar”. Besbelli ona paralel bir mantıkla ángos “kap, desti”, angúrion “hıyar”. Şahane! Neyin kabıymış? Elbette eski çağın hıyarı bugünkü o devasa yeşil cilalı nesne değil, daha çok yol kenarlarında yetişen, olgunlaşınca cırt diye içini püskürten yaban hıyarına (Ecballium elaterium, Ebucehil karpuzu) benzer bir şey. Plinius Doğa Tarihi, 19.23’te hıyar denilen şeyin çok küçük ve genellikle siyah veya “mum rengi” olduğunu, içinin kıkırdaksı madde ile dolu olduğunu, Campania’da yetişen hıyarların “ayva şeklinde” olduğunu bildiriyor. Böyle düşününce “kapçık” fikri sanki anlam kazanıyor. Belki de halen Afrika’da yetiştirdikleri şu resimdeki hıyara (Cucumis anguria) benzeyen bir şey düşünmeli. İncir hıyarı? Mümkünmüş.

Cucumis anguria

Az daha devam edelim. Rusça ogurets, Lehçe ogurek, Çekçe okurka “hıyar”; Vasmer sözlüğü Bizans Rumcasından alıntıdır diyor. Angurion’ın bir kez daha küçültülmüş şekli bunlar, küçüle küçüle bir hal olmuş meret. Almanca Gurke “hıyar”, bir Slav dilinden, muhtemelen Lehçe veya Çekçeden alıntı diyorlar, oradaki /k/ sesi başka türlü açıklanamıyor. İngilizce gherkin de muhtemelen Almancadan ithal. Herhangi bir hıyar değil, turşu yapılan küçük cinsi için bu ad kullanılıyor.

*

Sözlüğün yeni baskısının çalışmaları, beş yıllık bir maratonun sonunda, geçen Cumartesi bitti. Ya da ben öyle zannettim. Derin bir nefes alıp, kuşlar gibi özgür, birkaç günlüğüne Atina’ya geldim. Burada bir angurion tartışmasına daldık, iki maddeyi baştan yazmak gerekti. Ertesi günü Şükrü Ilıcak’a rastladım, sende neler var, bende neler var derken 64 cigabayt pdf kitap yüklenip eve döndüm. Çıktı mı şimdi en az üç beş aylık ek iş?

Bitmeyecek bu ırgatlık galiba.


1 Eylül 2017 Cuma

Sözlük notları: Hocanın öyküsü

Hoca, Farsça ve Türkçede ortak bir kelime, orijinal telaffuzu xırıltılı xı ile xoca. Farsçada genellikle sağır vavla خواجه yazılıyor, xoca yahut xʷâca okunuyor. Yüksek Ortaçağda, yani en geç 13. yy başlarında Acem-Türk dil alanında salgın gibi yayılan bir unvan, tahminimce medrese = üniversite eğitiminin yaygınlaşmasıyla alakalı bir şey olmalı.

Aslı Türkçe, bildiğin koca. Kocamak fiilinden, “yaşça veya mevkice büyük kişi”. Türkçe qalın q sesinin o devirde standart telaffuzunun xı olduğu anlaşılıyor; Farsçaya daima xı خ ile aktarılmış. (Misal: Türkçe qalın => Farsça xalî, bildiğimiz halı.)

Latince karşılığı magister, “yaşça ve mevkice daha büyük kişi, ağabey”, ki o da tastamam aynı yıllarda Batıda üniversite ıstılahı olarak yaygınlaşmış bir terim.

Latince doctor’un Türkçe/Farsça karşılığı molla. Arapça mawlâ’dan, “veli kılınmış”, dolayısıyla “bakıcı, gözetici, öğretmen”. Bu unvan da medrese kültürüyle birlikte 12.-13. yy’larda yaygınlaşmış. (Mevlânâ = “hocamız”.) Türkçe ve Acemce kullanımda /aw/ diftongunun en erken tarihlerden itibaren /o/ya yuvarlandığı görülüyor, mowlâ, molla, hatta monla yazımları tipik.

Doktorun anlam evrimi de aşağı yukarı aynı: “gözkulak olucu” > “öğretmen” > “üniversiteden hocalık belgesi almış kişi”.

*

Master’a hoca, doktora molla demek azıcık şoke edici, değil mi? O şok hissinde, düşünürsen, bin yıllık bir kültürel çöküşün inkâr edilemez izi vardır. Bir zamanların itibarlı unvanları nasıl perişan olup ayağa düşmüş, yerine kâfiristandan yeni itibar simgeleri ithal etmek zorunda kalmışlar.

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Sözlük notları: Hamur, hilaliahmer, mahmur

Arapça kalın ḥa ح ile iyice art damaktan gelen xa خ ayrı fonemler, alakasız iki ses. Buna karşılık akraba diller İbranice ve Aramcada bu ayrım yok, ḥet ח sesi her ikisini karşılıyor. Dolayısıyla Aramcadan Arapçaya alınan, ya da Aramca ile Arapçada ortak olan bazı kelime grupları, Arapçada telaffuz ve anlam bakımından ayrışıp iki ayrı yola gitmiş olabiliyor.

Misal. İbranice ve Aramice ḥamar/xamar חמר “(ateşte veya güneşte) kızmak, kızarmak, kırmızı olmak”. Bundan türeyen fiil adı ḥmar/xmar, modern Süryanicesi xamro “şarap”. Tevrat’ta MÖ 600’lerden itibaren kaydedilmiş. Arapça “şarap” anlamına gelen xamr’ın خمر bundan geldiğine şüphe yok, çünkü şarap Suriye-Filistin sahiline özgü bir ürün, eski devir Arapları için egzotik bir ithal malı.

Arapça yerli olan bir ḥmr حمر kökü var, “kızıl, kırmızı” demek. Hilal-i aḥmer’i biliyorsunuz “kızıl ay”, ḥamrâ onun dişisi “kızıl kadın veya şey”, El-ḥamrâ kırmızı taştan yapılmış meşhur bir saray. Bir de muḥammara var, Antakya mutfağına özgü kırmızı salça mezesi.

Arapça xamr ayrı yola gitmiş. Bir kere bundan “mayalanmak” anlamına gelen bir fiil çıkarmışlar, İngilizcesi hem to ferment (üzüm mayalanmak) hem to leaven (hamur mayalanmak, kabarmak). Kabarmış hamurun Arapça adı xamîr, bildiğimiz hamur. Ayrıca xumâr “şarabın verdiği sarhoşluk veya sersemlik hali” ve oradan türeyen maxmûr var, o da Türkçede mahmur diye geçer.

Yok efendim hamr "örtmek" demekmiş, şarap bilinç örtermiş, o yüzden Kurani Kerim hazretleri hamr demiş vs., onlar işin palavrası.

4 Ağustos 2017 Cuma

Tomurcuk gibi memeler

إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا * حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا * وَكَوَاعِبَ أَتْرَابًا * وَكَأْسًا دِهَاقًا

Böyle diyor Kuran'ın Nebe suresi 31-32-33-34 ayetler. Mekke surelerinin birçoğu gibi anlamı son derece muğlak, düz yazıdan ziyade Mallarmé’nin müphem şiirleri gibi. Bir olasılıkla, sözlü olarak ezberlenip aktarılırken az veya çok kazaya uğramış da olabilir. Kabaca diyor ki “Takva sahipleri için orada bir sığınak (güvenli yer) vardır, ağaçlı bahçeler ve bağlar, memesi yeni çıkmış kızlar, dolu kadehler.” Bahsi geçen yer İslam cenneti olacak, galiba.

Üçüncü ayet Türkçe usulde “ve kevâ’ıben etrâban” diye okunuyor. Diyanet Vakfı’nın çevirisine göre “göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar,” Elmalılı mealinin çeşitli basımlarına göre “turunç sîneli yaşıtlar”, “turunç göğüslü yaşıt (kızlar)” veya “memeleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar”. Tefhim-ül Kuran’da “Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar”. Yaşar Nuri Öztürk yorumunda “göğüsleri turunç gibi yaşıtlar”. Ömer Nasuhi Bilmen’e göre “nar memeli, hep bir yaşta (cariyeler)”. Ahmet Tekin’e göre “göğüsleri irileşmiş, genç kızlık çağında, yaşıt dilberler”. Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre “memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar”. Aşağı yukarı şöyle bir şey kastetmişler sanırım, güzel olmadığı söylenemez: https://www.abbywinters.com/fetish/puffy_nipples

Diyanet İşleri Başkanlığı mealinin eski basımı hicap etmiş, “yaşıtlar” diye geçiştirmiş, kızlardan ve memelerden bahis yok. Yeni basım “kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar” diyerek ortak görüşe dönmüş. Buna karşılık Ahmet Hulusi Hoca besbelli koca Allah’ın seks sapığı olamayacağına hükmedip tevil etmiş: “Yaşıt muhteşem eşler! (Cinsiyet kavramı olmayan şuur yapının hakikatinden gelen Esmâ özelliklerini açığa çıkaracağı muhteşem kapasiteli o boyutun özelliğiyle oluşmuş bedenler. Dişi - erkek ayrımsız! Allâhu âlem.)” Allahu âlem “Allah bilir” demek, yani cennetteki kızların memelerinin neye benzediğini biz bilemeyiz, fazla spekülasyona gerek yok demek istiyor.

Kevâ’ıb (kawâ’ib كَوَاعِبَ) sözcüğüne bakıyoruz. Çoğul bir isim, tekili ka’b. Ne demek? Yaygın ve yerleşik anlamı “topuk”, veya “ayak bileğinin yanındaki yuvarlak kemik, tarsus, aşık kemiği”. Daha genel anlamda “her türlü kemiğin yuvarlak başı”. Ayrıca “tereyağı topu”, “sıkıştırılıp top haline getirilmiş hurma”, “kamışın eklem yeri”. Genel fikir belli, top gibi kabarmak, tomurmak, tümsek etmek fikrinin türevleri hepsi.

Fiil kökü ka’aba. Bunun anlamı konusunda bellibaşlı Arapça sözlüklerin hiçbir tereddüdü yok. Sıhah, Kamus ve Tacül Arus, onlardan aktarımla Lane, sadece” genç kızın memeleri çıktı/ kabardı/ tomurdu” anlamını vermişler. Marjinal bir ikinci anlamı “kabı veya tulumu suyla doldurdu”, ki aşağı yukarı aynı şey.

Kuran metni spesifik olarak memeden mi söz ediyor? Sanmam. Tahminimce “dolgunlaşmış genç kız, ergen kız, teenager” demek istemiş.  Belki en uygun çeviri “Lolitalar” olabilir.

İkinci kelime atrâban (أَتْرَابًا), tirb sözcüğünün çoğulu, “yaşıtlar” demek. Kel alaka? Kimle yaşıt? Acaba “hepsi aynı yaşta” ya da “hep aynı yaşta kalan” anlamına geliyor olabilir mi? “Hep yaşı küçük kalan lolitalar?” Sanki tek mantıklı yorum bu gibi duruyor. Kuran yazarının naif cinsellik anlayışına uygun.

*
Asıl enteresanı, Mekke’deki meşhur tapınak olan Kâ’benin bunlarla ilişkisi. Kâbenin sonundaki –e eki, somut bir nesne adı üretmekte kullanılan dişil ism-i merre ekidir. Sözcüğün orijinal anlamı “aşık kemiği”. Bilirsiniz eskiden (çok eskiden değil, benim çocukjluğuma kadar) altı yüzlü zara benzeyen bu kemik bir tür talih oyununda kullanılırdı. Belli ki Antik çağdan beri Doğu Akdeniz kültürlerinde kullanılan altı yüzlü zar bu aşık kemiğinden evrilmiş, onun adını taşıyor. Yunanca kubos κύβος “oyun zarı” ilk kez Lokris’li Timaeos’ta geçiyor, MÖ 5. yy. Belli ki bir Sami dilinden, belki Suriye Aramicesinden aktarmışlar. Kübik, kübizm, sayıların kübünü almak, metreküp hep oradan gelme.

Memeyle alakası çok dolaylı, ana fikir “şişmek, kabarmak, tomurmak, toplaşmak, hacimlenmek”.  

Samos tarihinden sayfalar

Samos tiranı Polykrates, adı “çok-muktedir” anlamında. MÖ 540 gibi bir tarihten itibaren babadan kalma rahip-kralları devirip başa geçen yeni tip diktatörlerin (Atina tiranı Peisistratos ve Naksos tiranı Lygdamis ile birlikte) ilklerinden biri. Adayı dünya gücü haline getirmiş, Mısır’dan Kırım’a uzanan alanda iktidar göstermiş. Grek dünyasının ilk mermer tapınağı ve İyonik düzenin ilk modeli sayılan Hera/İra tapınağını yaptırmış. Antik çağın klasik harp gemisi olan trireme’leri ilk inşa ettiren olduğunu tarihçi Herodot söylüyor.

Schiller’in “Polykrates’in Yüzüğü” şiiri, tanrıların insana oynadıkları oyunlara dair uzun ve esaslı bir tefekkürdür. İlk bir iki kıtasını ezbere söyleyebilirim:

Er stand auf seines Daches Zinnen,
Er schaute mit vergnügten Sinnen
Auf das beherrschte Samos hin.
"Dies alles ist mir unterthänig,"
Begann er zu Ägyptens König,
"Gestehe, daß ich glücklich bin."  

"Du hast der Götter Gunst erfahren!
Die vormals deines Gleichen waren,
Sie zwingt jetzt deines Scepters Macht.
Doch Einer lebt noch, sich zu rächen;
Dich kann mein Mund nicht glücklich sprechen,
So lang des Feindes Auge wacht." -

Egemenliği altındaki Samos’un güneşli damlarını keyifle seyredip dostu Mısır kralına sorar, “tanrıların kutsadığı sevgili kulu ben değil miyim?” Kral dünya nimetlerine fazla güvenmenin tehlikelerini anımsatır. En değer verdiği şeyleri atıp kurtulmasını önerir, geleneksel Şark bilgeliğiyle. P. Mısırlıya hak verir, Cartier marka milyarlık yüzüğünü çıkarıp denize atar. Devamını burada okuyun: http://germanstories.vcu.edu/schiller/polykrates_dual.html. Dünya nimetlerinden vazgeçmek kolay bir oyun değil.

Gerçek dünyada Persler (Dacigler mi desek?) P’yi bir iş için Sardes’e, yani Manisa Salihli’ye çağırmışlar. Kızı ve aklı başında olan dostları “aman baba gitme, çok tehlikeli” diye akıl vermiş. Bizimki “bi şey olmaz” deyip gitmiş. Kazığa oturtmuşlar, sonra cesedini çarmıha germişler.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Vaziyet ve manzarayı umumiye

Yukarda Allah var, Şirince hadiselerinde hükümetin ve AKP’nin tavrı baştan beri genellikle olumlu idi. Kalıcı çözüme yönelik bir irade koyamadılar veya koymak istemediler gerçi; ama bürokrasi kaynaklı hücumları birçok kez yumuşattılar, ciddi birkaç saldırıyı önlediler, kısık sesle de olsa zaman zaman bizi teşvik ve tebrik ettiler. İnkâr etmek nankörlük olur.
Hayır, şu ana kadar en ufak bir maddi veya siyasi menfaat ilişkimiz söz konusu olmadı: aksini iddia veya ima eden namerttir. Ali’nin de benim de partiye muhalif ve onun temsil ettiği değerlere çok uzak insanlar olduğumuzu gayet iyi biliyorlar. İsteseler ezip geçerlerdi. Yapmadılar. Karşılığında (bizim farkına vardığımız) hiçbir talepleri de olmadı.
En namussuzca saldırılar, en çirkin hakaretler her zaman diğer cihetten geldi. Ne kadarı yerel bürokrasinin içgüdüsel nefretiydi, ne kadarı TC devletinin azınlıklar politikasını belirleyen derin mihrakların eseriydi, kesin bilmek mümkün değil. Fakat tüm belirtiler, şaşmaz bir şekilde, ikinci ihtimale işaret ediyor. Nişanyan Evleri’ni ölümcül bir nefretle yok etmeye çalışırlarken Matematik Köyü’ne dokunmamalarının sebebi de, sanmam ki Ali’nin benden birazcık daha diplomatik bir yol izlemesi olsun. Soyadında “yan” olsaydı görürdük olanları.
Tahminimce nihai amaç beni ülkeden def etmekti. Hükümet cephesi Ayyıldız damgalı bu politikaya açıkça karşı çıkamadı ya da çıkmak istemedi. Mahkûmiyetim bir hukuk garabetiydi; dileseler iki satırlık bir hükümet kararıyla ortadan kaldırabilirlerdi. Yapmadılar veya yapamadılar, niyet beyanları hep lafta kaldı. Doğrusunu isterseniz en geç Aralık 2013’ten bu yana hükümetin devlete gerçekte ne kadar hakim olduğuna dair benim ciddi kuşkularım var. Şimdi sırası değil, başka zaman onu da konuşuruz.
Sonuçta gidişimin ilgili herkese rahat bir nefes aldırdığını düşünüyorum. Merak etmeyin, Şirince’de bir saldırı olmayacaktır. Hatta ben mülkü ve işletmeyi tamamen devrettiğim için, ta 1997-98’lerden beri kördüğüm olan ne kadar bürokratik açmaz varsa belki şimdi hepsi tereyağından kıl çeker gibi çözülecektir. Beni Yunan Adalarından avlamaya kalkışmalarını da hiç beklemeyin. Hazır başlarından bir dert gitmiş, neden uğraşsınlar? Çok provoke edip rahatlarını bozarsam belki biraz kıpraşmaları gerekir, o da işin spor faslı.
Şirince’de basına yansıyan olayın bizimle bir ilgisi yok. Aklı yeterince olgunlaşmamış bir sevgili komşumuz, kendi ucube gecekondusuna yıkım kararı gelince “ama şuna, buna, Nişanyan’a dokunmuyorsunuz” diye gidip şikayet etmiş. Belediye de haklı olarak sinirlenip o arkadaşın gecekondusuna bir fiske vurmaya karar vermiş. Hürriyet gazetesi durur mu? “Ahanda Nişanyan gibi Devlet’e nanik yapanların acı sonu!” diyen manşeti hazır etmiş. Olay bundan ibaret. Avuçlarını yalarlar.
Sevan’ın keyfini sorarsanız Sevan’ın keyfi bomba gibi. Rüyalarımdan çıkma bir iki Ege adasında şimdilik özgürlüğün ve medeniyetin tadını çıkarıyorum. Birkaç güne Samos’a geçip, yavaş yavaş yerleşik düzene adım atarım tahminimce. Yerimi elbette bildireceğim. Öbür türlü misafirliğe nasıl geleceksiniz ki?
------
PS- Yukarıda kimse yok, şaka yahu.

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Paris – Berkeley – Londra

Paris-Berkeley-Londra dünyasından söz etmiş, bir önceki yazıda mevzubahis ettiğimiz eleştirmen kardeşimiz. Var mı öyle bir dünya? Vallahi sanmıyorum. O sandviç kaşarı gibi araya giren Berkeley orada olmamalı, başka bir kıtada.

Paris-Londra dünyası desen vardır. En azından bin yıllık bir dünyadır. Saltanatının zirvesine 19. yy’da, diyelim ki 1815-1914 arasında ulaşmıştır. Temeli Avrupa’nın aristokratik kültürüdür. Kültürü ve terbiyeyi ve yönetim yetkisini elinde tutan, hakikatin sırlarına vakıf olduğuna inanan, ayrıcalıklı bir sınıfı varsayar. Ta 20. yy başlarına dek tüm literatürü, tüm sanatı, mimarisi, şehirciliği, yönetim felsefesi, bilim kurumları bu varsayım üzerine kurulmuştur. Eleştir istersen, ben de eleştiririm nolacak, ama kabul etmeli ki zengin ve ilginç bir dünyadır. Çok şey üretmiştir.

Sonradan, de ki 1850’lerden sonra, o eski yapı emperyalist megalomani ile beslenir ve yeniden şekillenir; Hausmann’ın Paris’i ve Victoria & Albert Museum’un Londra’sı (Ringstrasse Viyana’sı, Gründerzeit Berlin’i) çıkar ortaya. Daha soğuk ve kibirli bir çağdır. Düşünürsen kendi yıkımını içinde taşır. İçerideki egemenliğin terminolojisini ve mantığını dünya egemenliğine tahvil etmeyi dener; o tekne o sıkleti taşıyamaz, üç beş kuşak içinde tepe taklak gelir. Bugün Paris de Londra da, Viyana’yı da ekle, o da, geçmişin anılarıyla yaşayan, dünyaya önderlik etme hırsını ve yeteneğini yitirmiş, marjinalleşme yolunda dolu dizgin ilerleyen şehirler.

Berkeley derken eleştirmenimiz San Francisco’yu kast etmiş olmalı. Apayrı bir dünyanın ürünü ve simgesidir. Tarihi yoktur. Aristokrasiyi tanımaz, demokrasiyi kültürel kıblesi sayar. Kültürel bagajı hafiftir; bagajdan ziyade sırt çantasıdır – içindeki eşya taş çatlasa altmış-yetmiş yıllıktır. Her sabah dünyayı yeniden keşfetme sevinci ve sıfırdan kurma arzusuyla kalkar yataktan. Birkaç ay önce size Dave Eggers’ın romanı The Circle’ı anlatmıştım, onu okurken epey andım bu mevzuları. Aristokratik geçmişin çapası olmayınca kültür (ve felsefe, ahlak, dünya görüşü) ipi kopmuş tespih gibi dağılıyor. Bir bakıma daha özgür, bir bakıma ürkütücü ölçüde sığ ve başı boş.

Emperyal Avrupa’nın yorgun dünyasından çok farklı bir yer Kaliforniya kıyıları. Kontrastlara dikkat etmeden ikisini bir torbaya atarsan sağlıklı bir yargıya varamazsın bence.


28 Temmuz 2017 Cuma

Kökü dışarıda aydın muhabbeti

Mechul Muhayyil adlı arkadaşımız bir zamanlar beni yeterince batılı ve anti-islamik olmamakla suçlardı. Şimdi ise, tersine, Batı’nın aklının ve özgürlüğünün tu kaka edildiği bir çağda çağ dışı kalıp Batıya hayran olmakla suçluyor (burada). Hayat böyle zor işte, bazen ağzınla kuş tutsan yaranamıyorsun. Gerçi içinde “ontik, ontolojik, Vergessenheit, Guattari” gibi tabirler geçen yazıları okurken beynim kısa devre yapıyor, belki de tam olarak ne dediğini anlamamışımdır. Öyleyse benim hatam.

Gerçekten Kartezyen rasyonalist miyim, Plato’nun ve Antik Roma heykellerinin rasyonalizmle alakası nedir, Paris-Berkeley-Londra dünyasında mı yaşıyorum, tereddüde düşüp buradaki arkadaşlara sordum, kimse doğru dürüst bir cevap veremedi. Her halükârda yeni hayatımı kurmaya girişirken Paris, Londra veya Berkeley’e gitmek gelmedi aklıma. Ege’de ufak bir ada ruhuma daha yakın göründü. Yeterince Batılı ve Evrenselci değilmişimmiş, görünen o.

Aslında Muhayyil dostumuzun vehmettiğinden daha basit biriyim galiba. Özetle desen üç cümle. Akılsızlığa hasta oluyorum. Cahilliğe tahammülüm yok. Çirkinliğin her türlüsü beni fiziksel olarak iğrendiriyor. Hepsi bu kadar. Ve hayır, bunların öznel, kültürel ve bilmemnesel şeyler olduğunu kimse söylemesin bana. Aptallık aptallıktır; cahillik son derece basit ve objektif bir gerçektir; çağdaş Türk şehirciliği ve çağdaş Türk milliyetçiliği ve çağdaş Türk bürokratik aklı, kime sorarsan sor, iğrenç bir çirkinlikten mustariptir.

Ha bunlara alternatif olarak ne öneriyorsun diye sorarsanız, çok somut bir şey yok kafamda. El yordamıyla bir yol bulmaya çalışıyorum; kesin cevabı bilmediğim için bazen sesli düşündüklerimi de sizinle paylaşıyorum, belki birisi bir şey söyler bana yol gösterir diye. Aldığım eğitim Batı eğitimi olduğundan, ve dahi benim sorduğum sorulara en bol ve bereketli cevaplar o cihetten geldiğinden, Batı hayranı olduğum izlenimi çıkıyor ortaya. Oysa klasik Şark medeniyeti hakkındaki bilgim ve duyarlığım da, Batı tarafım kadar olmasa da, sanırım bugünkü Türkiye’de herhangi birinden eksik değildir. Batılının o konulardaki cahilliği ondan bundan çok beni rahatsız eder. Ve fakat, bundan, bugünkü Türkiye veya genelde bugünkü İslamistan’a dair bir sonuç çıkarılabileceği kanısında değilim. Bataklığın ilacı burada değil. Güncel Türk “kültürü” bünyesinde, aptallığa, cahilliğe ve çirkinliğe deva olacak bir ipucu aramanın beyhude çaba olduğu bence tartışma gerektirmeyecek kadar açık bir gerçek. (Evet, sanırım bu noktada sevgili Etyen Mahçupyan’la taban tabana zıt bir yerlerdeyiz.)

Yoksa bugün için Avrupa medeniyetinin batmış olduğunu, Amerika medeniyetinin ise yabancı ve ürkütücü ufuklara yelken açtığını herkes kadar ben de idrak edebiliyorum, merak etmeyin.

*

En az dört bin yıldan beri medeniyet bu topraklara hep dışarıdan gelmiş. Hititler medeniyet hakkında ne biliyorlarsa Mezopotamya’dan ithal etmişler. Sonra İskender’le beraber batıdan Greko-Romen uygarlığı gelmiş. Peşinden güneyde bir yerlerden Hıristiyanlık gelmiş. Peşinden doğu cihetinden İslam gelmiş. Peşinden iki yüz yıllık Batılılaşma-Avrupalılaşma macerası yaşanmış. Her seferinde memleket biraz canlanır gibi olmuş, sonra kadim bataklığına geri dönmüş. Aldıklarını çürütmüş ve tüketmiş.

“Uygarlıkların beşiği Anadolu” derler ya, inanmayın. Uygarlıkların mezarlığı Anadolu, daha doğru bir tanım.

27 Temmuz 2017 Perşembe

HACKED BY AYYILDIZ TİM

BİR SERSEM, AVANAK KUŞ HAPİSTEN KAÇIP YURDIŞINA KAÇMIŞ.BİRDE BUNUNLA ÖVÜNÜYORMUŞ. OZAMAN BU KUŞU YAKALAMAK BİZE KALDI...
AYYILDIZ TİM SELAM EDER...
KEREM ŞAH NOYAN / ZENCİ MUSA

25 Temmuz 2017 Salı

Tayyip değilse kim

“Benim oyum Tayyip’e” başlığıyla geçen hafta yazdığım yazıda bence gayet net, gayet anlaşılır, son derece açık bir şey söyledim. Okuduğunu düz okuyup anlama alışkanlığı ben görmeyeli memleketten büsbütün gitmiş sanırım, vatandaş Kuran tefsir eder gibi tefsire girişmiş, ne manalar çıkarmış, üff, aklın durur. Yok Stockholm sendromundan mustaripmişim de, yok ironi yapıyormuşum da, yok ben Tayyip’e oy verince adamlar minnettarlıklarından beni kayığa koyup uğurlamışlarmış da, neler neler.
Bir kere farkında mısınız bilmem, Türkiye’de seçim sistemi değişti. 2019’da veya daha önce yapılacak seçim, bugüne kadar alışık olmadığımız bir sistemle yapılacak. İkinci tura sadece iki aday katılacak ve yüzde 49,9 veya daha az alan direkman elenecek. Peki sizce Yaya Kemal Beyin, VEYA onun göstereceği bir adayın yüzde 25’ten bir puan fazla alma ihtimali var mıdır? Kıçını yırtsa veya Güney Kutbuna kadar yürüse bu gerçek değişecek midir? Son üç veya beş veya yirmi beş seçimden beri ne değişmiştir ki halkımız “hımmm bak yanılmışık, Kemal Bey eyiymiş” deyip bu sefer o muhteremi tercih etsin?
MHP seçmeninin ikinci tercihinin kim olduğu belli. HDP seçmeninin büyücek bir bölümünün ikinci tercihinin de aynı olduğunu 1 Kasım 2015 seçimlerinde gördük. 2019 veya öncesinde, Yaya Kemal VEYA onun seçip kutsayacağı 2. Ekmel’i aday göstermek demek otomatikman Tayyip’e beş sene daha iktidarı hediye etmek demektir, bunu göremeyecek kadar kör mü bu millet? Danışıklı dövüş olduğunu hakikaten göremiyor musunuz? Adamın yürüyüşünün adalete madalete faydası yok. Tek amacı ve tek sonucu, memlekette var olan ve patlama noktasına gelmiş olan muhalefet potansiyelini çıkmaz sokağa kanalize etmek. Siyasi açıdan leş değerinde bir seçeneğin avlusuna sokmak. Bunu göremeyenlerin ya aklından ya niyetinden şüphe etmez misiniz siz?
Ayrıca bu adam kazara iktidara gelse ne yapacağına dair en ufak bir fikriniz var mı sizin? Benim yok. Zatı muhteremin tüm söylemi, 2013 Aralığından beri başta olan iktidar blokunu meşrulaştırmaktan, ayıp yerlerinin üstüne incir yaprağı örtmekten ibaret. Kimseye tek kelime açıklama yapmadan bir akşam milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına onay vermiş bir şahıstan söz ediyoruz. Devlet Bahçeli’den ciddi bir farkı var mıdır? Yarın daha başka nelere “devletin ali menfaatleri” deyip onay verecek, bir fikrimiz var mı? Aklını veya emirlerini nereden alıyor, biliyor muyuz?
Türkiye’nin CHP’den kurtulması lazım. Ben 1980’den beri bunu bilirim, bunu söylerim. Mesele Kemalizm memalizm değil, o işin köpük tarafı, taktik aracı. Asıl mesele memlekette sağ iktidarlara karşı tek veya asli seçenek olarak, yetmiş seneden beri seçim kazanma ihtimalini yitirmiş, doğal ölümle ölmüş bir partinin suni solunumla ayakta tutulmasıdır; her seçimde allanıp pullanıp yeniden sahaya sürülmesidir. İnsan nasıl bu kadar kör olabilir, hakikaten anlamıyorum. Bu ülkede sağın yetmiş senedir sarsılmayan iktidarının tek sebebi, tek dayanağı, vazgeçilmez unsuru CHP’nin varlığıdır, bunu gerçekten göremiyor musunuz? Kim bunları ısrarla ayakta tutuyor, onu ayrıca konuşuruz. Ama her kim ise, asıl niyetinin topal atı sahaya sürüp öbürü lehine şike yapmak olduğu apaçık değil mi?
*
Bana sorarsanız yeni anayasa, diğer sorunları ne olursa olsun, ilginç bir fırsat sunuyor bize. Profesyonel siyasetçi olmayan ve var olan partilerin desteğine sahip olmayan biri de, yeni sistemde, yüz bin imzayı toplayıp aday olabiliyor. Şaka maka, kazanma ihtimali de hiç küçük değil.
Yunanistan’da Syriza çıktı, İspanya’da Podemos çıktı, İtalya’da Beppe Grillo çıktı. Ne başardılar ayrı mesele, ama bizde benzeri neden olmasın? Eski partilerin hepten çürümüş oldukları aşikar değil mi? Neden seçeneklerimiz onlarla sınırlı olsun? Neden taze bir isimle, taze bir yüzle, yeni bir söylemle, yeni bir rüzgar estirilmesin? Toplumda muazzam bir öfke birikimi ve tahmin ettiğinizin çok ötesinde bir muhalefet potansiyeli birikti. Neden o devasa gücü, yetmiş sene öncesinin kokmuş sloganlarıyla siyaset yaptığını zanneden ezikler güruhunun güdümüne terk edelim?
Kasım 2019’a daha iki yıl var. İktidar sahibi o tarihi muhtemelen az veya çok öne çekmek isteyecektir. Bir an önce doğru dürüst bir muhalefet adayı üzerinde konuşmaya başlamanın vakti gelmedi mi?
Seksen milyonun içinde, yüz ya da bin dört yüz yıl öncenin ahmaklıklarıyla beyni uyuşmamış, bir tanecik eli yüzü düzgün kadın – ya da adam – çıkmaz mı diyorsunuz?

Vatandaş soruyor, cevaplamak boynumuzun borcu

3-4 ay it kopukla beraber yattığınız müddette herhangi bir zarar verdiler mi, fenalık yapmaya çalıştılar mı, ne şekil davrandılar?

Şakran ve Yenipazar’da yalnız olduğum bir buçuk yıl dışında gaspçılarla, hırsızlarla, katillerle, bonzai tacirleriyle, mülteci kaçakçılarıyla, karısını şişleyenlerle vb. beraberdim. Zaman zaman bunaldığım oldu elbette, ama herhangi bir tanımlı insan kategorisinden çok daha kötü olduklarını düşünmüyorum. İnsan olarak iletişim kurabildiğin zaman çoğu güzel insanlar, duygusal ve içten. Buna karşılık kültürel üstyapı korkunç. Bireysel kişilikle kitlesel kültür arasındaki ilişkiyi bol bol düşünme ve gözleme fırsatı buldum.

Bana her yerde saygılı davrandılar. “Hocam” hitabından ve formel (feodal?) saygı gösterilerinden asla imtina etmediler. Üç beş defa densiz tiplerle yumruklaşmanın eşiğine geldim; her seferinde etraftakilerin çok büyük kısmı beni koruyup kollamayı görev bildi. Bana saygısızlık ettiği için sıkı dayak yiyen bir iki serseri de oldu.

Kürtler nasıl insanlardı, kaba mıydılar iyi miydiler?

Kabaydılar. İyiydiler. Ege bölgesi cezaevleri nüfusunun sanırım %40 kadarı Kürt. Çok etkileyici bir dayanışma içindeler. Hemen hemen istisnasız bütün koğuşlarda koğuş ağası Kürt. Feodal otorite yapısını çok kolay ve çok doğal olarak kuruyorlar; etraflarına “dayı” için canını tehlikeye atmaya razı bir “yeğenler” veya “torınlar” zümresini derhal topluyorlar. Otorite kurmanın çok zor (fakat çok gerekli) olduğu bir ortamda, biraz zorbalıkla, daha çok bir tür ilkel ve içgüdüsel adaletle, yetmeyince dini bir söylemle, düzeni kurabiliyorlar. Türkler bu tür bir dayanışmadan ve cüretkârlıktan yoksun; biraz homurdanıp boyun eğiyorlar. Romanlar biraz daha dirençli, ama sayıca azlar.

Şuna kani oldum ki, Kürtler bir süre sonra memlekete hakim olursa hiç sürpriz olmaz. Ege’ye oldular zaten; gerisi de zaman meselesidir.

Bana her gittiğim yerde Kürt arkadaşlar çok büyük dostluk ve sevgi gösterdiler. Elimi sıcak sudan soğuk suya sokturtmadılar. İlla ki kelimei şehadet getirtmeyi ümit ettiler. Ama ben anti-islamcı ve anti-allahçı pozisyonu çatır çatır savundukça sevgi ve saygıları azalmadı, arttı. “Ne konuşuyo la bu gâvur” diye çıkıntılık yapanları derhal susturdular ve dışladılar.

Foça'daki rakı sofraları meyhanede mi oluyordu, yoksa cezaevinin içinde mi?

Her ikisi. Phokai Restoran, Sadık’ın yeri: Foça’ya yolunuz düşerse uğramazlık etmeyin.

Peki nasıl kaçtınız, Prison Break gibi değildi herhalde? Mülteciler gibi kaçak mı çıkış yaptınız, yoksa normal pasaport göstererek mi?

İzinli çıktım, sandala bindim, gittim. Yolda başımıza olmadık absürtlükler geldi, iş bayağ vodvile döndü. Ama sağ salim varabildik.

Otel kapanıyor mu?

Yoo, neden kapansın? İşletmeyi dört yıl önce Müjde’ye hibe ettim, kendi bildiği gibi devam ediyor. (Otelin adını Manolya Otel diye değiştirmeyi düşünüyormuş.) Mülklerimi de Nesin Vakfına bağışladım biliyorsun. Tertemizim. Kuş kadar hafifim.

Ali Nesin n'apacak, Türkiye'de mi kalacak?

Elbette, benle ne alakası var ki? Matematik Köyü olağanüstü bir hızla gelişiyor, büyüyor, güzelleşiyor. Ali Nesin’siz yürümez orası. Büyük bir sorumluluk var onun sırtında, benim gibi kayığa binip kafasının estiği yere gidecek özgürlüğü yok.

TC, Interpol arama kararı çıkartabilir mi sizce, öyle olursa nerede saklanırsınız?

Mahkum edildiğim konular dünyada aklın hüküm sürdüğü herhangi bir ülkede ceza değil ödül konusu olan şeylerdir. İnterpol’e başvuru olsa kıçlarıyla gülerler sanırım. TC yönetiminin o kadar bariz bir hata yapacağını sanmıyorum.

Nerede mi saklanırım? Niye saklanayım ki? Bir kere bu devirde saklanmak diye bir şey mümkün değil. Atina’da olduğumu bilmiyorlar mı sanki? Ayrıca saklanmayı gerektirecek bir şey yapmadım, göğsümü gere gere dolaşırım.

(Malum kişiye yurtdışında oy verme hususunda ciddi olmadığınızı farzederek) Sizce Malum Kişi devrilir mi?

Oy konusunda ciddiyim. EĞER seçenek Kılıçdaroğlu mu RTE mi ise, benim oyum RTE’yedir. Çok talihsiz bir gerçek, ama kabahat benim değil bizi o sefil ikileme mahkum edenlerindir.

Kim ne derse desin ben bu rejimin siyaseten zayıf olduğunu, panikle hareket ettiğini, ve kimsenin beklemediği bir anda ayağını sürçmeye aday olduğunu düşünüyorum. Bu devir uzun sürmeyecek. Sonrası ne olur, Allah bilir. Çünkü alternatif belli değil. Alternatifin ucu bile belirse bu cinnetin sonu görünecektir. Ama belki başka cinnet başlar, o ayrı mevzu.

Türkiye'de 4 sene sonra genel af (ve/veya iç savaş) çıkar mı, çıkarsa dönmeyi düşünür müsünüz?

Genel af kaçınılmazdır. Malum kişi gider gitmez çıkacak bence. Ama rejimin halefi kim olur, neci olur, daha mı iyi daha mı kötü olur, kestiremiyorum henüz. Apoletlilerin kini allahçılarınkinden beter olabilir.


20 Temmuz 2017 Perşembe

Mapushane hikâyesi

2 Ocak 2014'te Torbalı Açık Cezaevine girdim. Dört ay veya (başka bir olasılıkla) bir yıl dört ay kalmam bekleniyordu. Açık cezaevi nispeten rahattır. Tesis içinde serbestçe gezebilirsin, ankesörlü kuyruğunda sıra gelirse telefon edebilirsin, üç ayda bir hafta izne çıkabilirsin. Vız gelir diye düşündüm. Bedeli ne? Tüyler ürpertici bir eğitim düzeyine ve onunla orantılı bir ahlak anlayışına sahip birkaç yüz kişiyle diz dize yaşayacaksın. Onlarla yaklaşık aynı nitelikte bir yönetici kadronun tahkir ve tacizine göğüs gereceksin. Alışması zaman alır, ama çok da zor şeyler değil.

Tavrım beğenilmedi, yeterince itaatkâr bulunmadı. İyi niyetle yardımcı olmaya çalışan bir sayın bakanın saçma sapan girişimleri ters tepti. Şubat ayında kapalı cezaevine sevk edildim.

Önce Buca. Korkunç bir yer. Kırk kişilik koğuşlarda yüz yirmi kişi, her an patlamaya hazır bir nefret ve isyan yumağı. Oturacak sandalye yok, kaçacak kuytu köşe yok, yer yatağında üç kişi beş kişi kucak kucağasın. Sonra Şakran. Toplu katliamdan 56 yıl almış Diyarbakırlı bir toprak sahibi ve yardımcısıyla baş başa geçen bir ay. Ardından, iki katlı, ferah, salon salamanje bir koğuşta tek başıma üç ay. Bilgisayar için baş vurduk. Üç ay oyaladılar, olmadı. İlk bir ay kadar cidden canım sıkıldı, sağlığımdan endişelendim. Sonra alıştım. Marifet bir rutin oluşturmaktır. Rutin olunca insan kendini her koşulda evinde hissediyor. (Saat on olmuş, ıhlamur vakti!) Ama bu sefer o rutin senin zaafın oluyor. Dilediklerinde kırıyorlar, perişan oluyorsun.

Temmuz 2014'de Aydın Yenipazar. Eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar için özel yapılandırılmış bir yerdi. Çam ormanları içinde ufacık bir tesis, ama çok yüksek güvenlik, katı disiplin. Müdür, Musa Bey, sağ olsun, yakınlık gösterdi. Tek kişilik ferah bir koğuş verildi. Bilgisayar (haftada beş gün, günde altı saat) hemen halloldu. Digitürk bağlandı, sinema paketi geldi; hayatımda seyretmediğim kadar çok (ve kaliteli) Holivut filmi seyretme imkanı buldum. Musa Bey şimdi Fetö'den tutuklanmış galiba. Ona buradan bir selam.

On dört ay boyunca, bir keşiş azmi ve sükûnetiyle sözlüğümün revizyonuna çalıştım. Yüzlerce Erken Türkçe ve Osmanlıca metni gözden geçirdim, kelime avcılığı yaptım. Türkçenin tarihine ilişkin bir kitabın çatısını çattım. İlk altı ay tamamen yalnızdım. Sonra yanıma saçma sapan bir konudan hapse girmiş bir emekli hakim bey verdiler. Akşamları onunla top oynadık, film kritiği yaptık, kahvaltı planladık. Haftada bir adamcağıza Mezzo'dan opera seyrettirip eziyet ettim. Arada yeni cezalar yağdı, toplam cezam önce on bir, sonra on yedi yıla çıktı.

Ağustos 2015'te, birinci Davutoğlu hükümetinin son dakikasında yapılan bir yönetmelik değişikliğiyle yeniden açık cezaevine çıkma hakkı kazandım. Söke Açık'a geçtim. Yeni açılan bir tesisti, ilk müşterileri bizdik. Kütüphaneyi kurma görevini ben üstlendim. Bahçe ile ilgilendim. Kendini geleceğin romancısı olarak gören müdür Erzurumlu Ülkücü Eşref Beyin edebi danışmanlığını üstlendim.

Eylül ve Aralıkta iki kez izne çıktım. İlkinde Nokta dergisinden röportaja geldiler; necip milletimize ve onun yöneticilerine el hareketi çekiyormuşum izlenimini veren bir kapakla yayınladılar. İkincisinde doğum günümdü; eşe dosta bir parti verelim dedik. Nereden geldiğini bilmediğim bir dansöz belirdi; neden orada olduğunu anlamadığım bir basın fotoğrafçısı deklanşöre davrandı; neden yaşadığına akıl erdiremediğim bir pisliğin gazete köşesinde o resim büyütülerek yayınlandı.

İki üç hafta sonra kütüphanemde bilgisayar başında çalışırken, üç müdür ve yirmi kadar memurdan oluşan bir heyetçe basıldım. Eşref Müdürün bilgisi ve izni dahilinde kullandığım (fakat tabii yasa dışı olduğunu bildiğim) internet bağlantısı ele geçirildi. Derhal kapalıya sevk edildim. Yıllarca gün yüzü görememem sonucunu doğuracak disiplin cezaları verildi. Emrin bakanlıktan geldiğini, ellerinden bir şey gelmeyeceğini anlattılar, yüzleri -- kızarmasa da -- büzüşerek. Garibim Bekir Bozdağ'ın o kadar inisyatif kullanmış olabileceğini sanmıyorum. Emir daha yüksekten gelmiş olmalı.

Mart 2016'de Menemen Kapalı'ya sevk edildim. 15 gün hücre cezası yattım. İnanılmaz derecede kalabalık koğuşlarda üç dört ay it kopukla beraber kaldım. Bir ay kadar yine (ikinci kez) hayli sıkıntılı bir dönem geçirdim. Küçük kızım Anahit'e mektuplar şeklinde bir kitap yazdım; o beni iyileştirdi. Benim için bir kitap fonu oluşturan Emin Kaya ve Boğaziçi'nde hoca olan Özlem Beyarslan sağ olsunlar, şahane kitaplar gönderdiler. Okumak ve haftada iki üç kez canımın içi öbür Özlem'le yorum teati etmek bana yaradı. Keyfim geri geldi.

Temmuz 2016'daki sözde darbe hadisesinden sonra cezaevlerinde düzen alt üst oldu. Koğuşlar badem bıyıklı, mülayim yüzlü adamlarla dolup taştı. İtin kopuğun çoğu 671 sayılı kararnameyle salıverildi. Kalanlar kasırgaya tutulmuş gibi cezaevinden cezaevine, ilden ile savruldular. Bin kişilik Menemen'de eskilerden belki yüz veya yüz elli kişi kaldık. Tümü Kürt arkadaşlardan oluşan güzel bir koğuşa düştüm. Sevgili başkanımız Adil'in (uyuşturucu ticareti, suç örgütü kurma, gasp, cinayete azmettirme...) kararlı ve deneyimli idaresi altında iyi bir düzen kurduk. Her akşam düzenli olarak sohbet meclisi toplandı; memleketin halleri, zorbaların kaçınılmaz sonu, dinin temelleri, bilimin son başarıları tartışıldı. O sohbetlerin dinle ilgili faslının verdiği ilhamla, Halim ile Selim'in diyaloglarına dayalı bir kitap kotarabildim. Yavaş yavaş kalemim açıldı. Aralık ayından başlayarak üç dört ay harıl harıl bu bloga yazı yetiştirdim.

Şubat 2017'de yapılan yönetmelik değişikliğiyle, yıllarca beklemeye gerek kalmadan yeniden açık cezaevine geçme hakkını kazandım. 25 Martta Foça Açık'a geçtim. Öncekilerle kıyaslanmayacak kadar güzel ve rahat bir yerdi: Ege'nin güzel bir yerinde, yeşillikler arasında Gediz Deltasına tepeden bakan bir tür külüstür tatil kampı. Beni çok ellemediler. Sanırım "aman yazardır mazardır, başımıza dert açar" diye korkudan donlarını pisleyeyazdılar. Ben de tabii fırsattan istifade etmemezlik etmedim. Önce çayırlar, sonra tepeler, arka yollar derken iş Foça'da haftanın üç günü rakı sofrası kurmaya kadar dayandı, yazı yazmaya vakit kalmadı. Ulaşım kolaylığı için bir de bisiklet edindim, sanırım TC tarihinin ilk bisikletli mahkumu olarak kayıtlarda yer aldım.

Sonunda üç buçuk yıl yeter dedik. Bu saçmalığın sonu yok. Daha üç yıl cezam var, yıllar önce televizyon programlarında söylediğim sözler yüzünden halâ dava üstüne dava açıyorlar, malum kişi cehennemi boylamadan beni salmaya niyetleri yok görünüyor.

Günah bizden gitti dedik. Bir gün Foça limanından özgürlüğe yelken açtık.

Aslına bakarsanız olayın bu noktaya vardığı daha iki yıl öncesinden belli olmuştu. Adamlarla -- ta en baştakine dek -- konuştuğunda hep iyi niyet, hep çözüm vaadi. Ama iş eyleme gelince eylem yok, niyeti de yok. Aralık 2015'te ben gitmeye hazırdım. Arkadaşlar aman dediler bir delilik yapma, akıllı ol Sevan, az daha sabret, çok acayip hazırlıklar yapmak lazım. Oysa biliyordum, bu iş hazırlıkla mazırlıkla olmaz. Kafaya koydun mu yapacaksın, arkana bakmadan yürüyüp gideceksin. Az daha dur dediler. Durdum. Ertesi hafta yakalandım, kapalıya sevk edildim, bir buçuk yıl kaybettim. Bu sene Nisan'da da gidebilirdim, daha biraz bekleyelim dendi. Neye? Boşuna. Temel ders hep bildiğiniz gibi: Eylem yapacaksan asla akıllı adamların aklına kulak asma. Eylem için deli olmak lazım. Başını sonunu fazla düşünmemek lazım.

Mersiler faslı
Akıllı arkadaşlarımın hepsine, ve çok akıllı olmayanlarına da, yine de, sonsuza kadar minnettarım. Benim gibi huysuz ve bazen hayli bencil bir adamı üç buçuk yıl boyunca akıl almaz bir özveriyle onlar ayakta tuttular.

Aralarında en büyük emeği ve fedakarlığı gösterenler canım arkadaşım Özlem ile içeride iken en yakın dostum ve yoldaşım rolünü üstlenen avukat Murat Akci'dir. Ali Nesin bazen kendini yıpratma pahasına benim için çırpındı, olmadık mücadelelere girdi, istediği ve hak ettiği sonuçları alamadıkça kendini kahretti. Sait Çetinoğlu Nişanyan davasını ayakta tutmak için insanüstü bir çaba harcadı. Özlem B ve Emin K beni kitapsız bırakmadılar. Elif K beni sevgisiz, Cansın S mektupsuz ve dergisiz bırakmadı. Işın dünyanın dört bucağından yardımıma yetişip yazı damarlarımın kurumasını önledi. Sezgi ilk sene canla başla bana sahip çıktıktan sonra canına tak deyip uzak kıtalara kaçtı. Dicle ve Andaç bir yıl boyunca her hafta yanıma gelip beyin kaslarımın paslanmasına izin vermediler. Adsız bir arkadaşımız büyük kişisel risk pahasına özgürlüğüme giden kapıları açtı. Beş çocuğum her yıl bir parlak başarıdan bir parlak başarıya koşarak babalarının mutluluğuna ve manevi gücüne en büyük katkıyı sağladılar. Tanıdığım ve tanımadığım binlerce insan mektuplarıyla, mesajlarıyla, dualarıyla bana güç verdiler. Hepsine minnettarım. İstediğim nispette hepsine yetişemesem de hiç biri yüreğimden uzak değil.

Allah, yahut her kimse, hapse düşen herkese böyle dostlar nasip etsin.

11 Temmuz 2017 Salı

Benim oyum Tayyip'e

Çakma muhalefet partisinin lideri İstanbul’da on maddelik seçim bildirgesi yayınlamış.

Okuyoruz:

1- 15 Temmuz darbe girişimini lanetliyoruz. 245 şehidimizin aziz hatırası, gaziler vb.

Tercümesi: Cumhurbaşkanımızın meşruiyetine inancımız tamdır. İndirmeye kalkanları kınıyoruz. İstibdadını meşrulaştırmak ve pekiştirmek için kullandığı absürt söylemi aynen benimsiyoruz.

2- 20 Temmuz’da getirilen OHAL ile yasama yürütme ve yargı tek elde toplanmıştır; bir an önce kaldırılmalıdır.

Tercümesi: 20 Temmuzdan önce fena değildi, bari ona dönelim, şekil düzelsin.

3- Kolektif suç gibi insan haklarına aykırı uygulamalardan vazgeçilmelidir.

Tercümesi: Tamam bildiğin gibi yönet, ama o kadar ileri gitmesen? Sivrilikleri düzelt yeter.

4- OHAL mağdurlarının yargıya ulaşım ve sosyal güvenlik haklarını kısıtlayan uygulamalara son verilmelidir.

Tercümesi: İşten çıkar peki, ama bari adamcağızın emekli maaşını, primini vb. elleme. Bırak mahkemeye baş vursun, oyalansın.

5- FETÖ ile hiçbir ilişkisi ile bulunmayan ama sırf hükümete muhalif olduğu için görevlerinden alınan akademisyenler görevlerine dönmeli ve tutuklu milletvekilleri serbest bırakılmalıdır.

Tercümesi: FETÖ ile az ilişkisi bulunan ve çok belirgin bir şey yapmamış birkaç kişiyi görevine iade et, biz de bir işe yaramış görünelim. Figen Yüksekdağ’ı filan tutabilirsin çünkü milletvekilliği düşürüldü, ama birkaç vekil sal da bari benim suç ortaklığım çok belli olmasın.

6- Mesleklerini yaptıkları için tutuklu bulunan gazeteciler serbest bırakılmalıdır.

Tercümesi: Öbürleri tutuklu kalabilir.

 7- OHAL ortamında ve yapılan anayasa değişikliği gayrimeşrudur. Türkiye bu anayasa ile yönetilemez, yönetilmemelidir.

Tercümesi: Daha eklenecek maddeler var, gel bu sefer beraber yapalım, büsbütün aciz görünmeyelim.

Gerisi klasik seçim bildirgesi tıraşları: parlamenter sistem üzerindeki her türlü vesayet, eğitimde laiklik ilkesi, yoksulluk, terör, kadın hakları vs. Yıllardır tekrarlana tekrarlana tiridi çıkmış bir sürü boş laf. 

Ben itiraf ediyorum. EĞER seçenek buysa ben oyumu Tayyip’e veririm. Adam müstebit, yasa tanımaz falan filan, peki, ama hiç olmazsa düz ve dobra. Yaya Kemal Bey gibi kaypak ve aciz değil.

------------

PS- EĞER dedik, değil mi?