20 Temmuz 2017 Perşembe

Mapushane hikayesi

2 Ocak 2014'te Torbalı Açık Cezaevine girdim. Dört ay veya (başka bir olasılıkla) bir yıl dört ay kalmam bekleniyordu. Açık cezaevi nispeten rahattır. Tesis içinde serbestçe gezebilirsin, ankesörlü kuyruğunda sıra gelirse telefon edebilirsin, üç ayda bir hafta izne çıkabilirsin. Vız gelir diye düşündüm. Bedeli ne? Tüyler ürpertici bir eğitim düzeyine ve onunla orantılı bir ahlak anlayışına sahip birkaç yüz kişiyle diz dize yaşayacaksın. Onlarla yaklaşık aynı nitelikte bir yönetici kadronun tahkir ve tacizine göğüs gereceksin. Alışması zaman alır, ama çok da zor şeyler değil.

Tavrım beğenilmedi, yeterince itaatkâr bulunmadı. İyi niyetle yardımcı olmaya çalışan bir sayın bakanın saçma sapan girişimleri ters tepti. Şubat ayında kapalı cezaevine sevk edildim.

Önce Buca. Korkunç bir yer. Kırk kişilik koğuşlarda yüz yirmi kişi, her an patlamaya hazır bir nefret ve isyan yumağı. Oturacak sandalye yok, kaçacak kuytu köşe yok, yer yatağında üç kişi beş kişi kucak kucağasın. Sonra Şakran. Toplu katliamdan 56 yıl almış Diyarbakırlı bir toprak sahibi ve yardımcısıyla baş başa geçen bir ay. Ardından, iki katlı, ferah, salon salamanje bir koğuşta tek başıma üç ay. Bilgisayar için baş vurduk. Üç ay oyaladılar, olmadı. İlk bir ay kadar cidden canım sıkıldı, sağlığımdan endişelendim. Sonra alıştım. Marifet bir rutin oluşturmaktır. Rutin olunca insan kendini her koşulda evinde hissediyor. (Saat on olmuş, ıhlamur vakti!) Ama bu sefer o rutin senin zaafın oluyor. Dilediklerinde kırıyorlar, perişan oluyorsun.

Temmuz 2014'de Aydın Yenipazar. Eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar için özel yapılandırılmış bir yerdi. Çam ormanları içinde ufacık bir tesis, ama çok yüksek güvenlik, katı disiplin. Müdür, Musa Bey, sağ olsun, yakınlık gösterdi. Tek kişilik ferah bir koğuş verildi. Bilgisayar (haftada beş gün, günde altı saat) hemen halloldu. Digitürk bağlandı, sinema paketi geldi; hayatımda seyretmediğim kadar çok (ve kaliteli) Holivut filmi seyretme imkanı buldum. Musa Bey şimdi Fetö'den tutuklanmış galiba. Ona buradan bir selam.

On dört ay boyunca, bir keşiş azmi ve sükûnetiyle sözlüğümün revizyonuna çalıştım. Yüzlerce Erken Türkçe ve Osmanlıca metni gözden geçirdim, kelime avcılığı yaptım. Türkçenin tarihine ilişkin bir kitabın çatısını çattım. İlk altı ay tamamen yalnızdım. Sonra yanıma saçma sapan bir konudan hapse girmiş bir emekli hakim bey verdiler. Akşamları onunla top oynadık, film kritiği yaptık, kahvaltı planladık. Haftada bir adamcağıza Mezzo'dan opera seyrettirip eziyet ettim. Arada yeni cezalar yağdı, toplam cezam önce on bir, sonra on yedi yıla çıktı.

Ağustos 2015'te, birinci Davutoğlu hükümetinin son dakikasında yapılan bir yönetmelik değişikliğiyle yeniden açık cezaevine çıkma hakkı kazandım. Söke Açık'a geçtim. Yeni açılan bir tesisti, ilk müşterileri bizdik. Kütüphaneyi kurma görevini ben üstlendim. Bahçe ile ilgilendim. Kendini geleceğin romancısı olarak gören müdür Erzurumlu Ülkücü Eşref Beyin edebi danışmanlığını üstlendim.

Eylül ve Aralıkta iki kez izne çıktım. İlkinde Nokta dergisinden röportaja geldiler; necip milletimize ve onun yöneticilerine el hareketi çekiyormuşum izlenimini veren bir kapakla yayınladılar. İkincisinde doğum günümdü; eşe dosta bir parti verelim dedik. Nereden geldiğini bilmediğim bir dansöz belirdi; neden orada olduğunu anlamadığım bir basın fotoğrafçısı deklanşöre davrandı; neden yaşadığına akıl erdiremediğim bir pisliğin gazete köşesinde o resim büyütülerek yayınlandı.

İki üç hafta sonra kütüphanemde bilgisayar başında çalışırken, üç müdür ve yirmi kadar memurdan oluşan bir heyetçe basıldım. Eşref Müdürün bilgisi ve izni dahilinde kullandığım (fakat tabii yasa dışı olduğunu bildiğim) internet bağlantısı ele geçirildi. Derhal kapalıya sevk edildim. Yıllarca gün yüzü görememem sonucunu doğuracak disiplin cezaları verildi. Emrin bakanlıktan geldiğini, ellerinden bir şey gelmeyeceğini anlattılar, yüzleri -- kızarmasa da -- büzüşerek. Garibim Bekir Bozdağ'ın o kadar inisyatif kullanmış olabileceğini sanmıyorum. Emir daha yüksekten gelmiş olmalı.

Mart 2016'de Menemen Kapalı'ya sevk edildim. 15 gün hücre cezası yattım. İnanılmaz derecede kalabalık koğuşlarda üç dört ay it kopukla beraber kaldım. Bir ay kadar yine (ikinci kez) hayli sıkıntılı bir dönem geçirdim. Küçük kızım Anahit'e mektuplar şeklinde bir kitap yazdım; o beni iyileştirdi. Benim için bir kitap fonu oluşturan Emin Kaya ve Boğaziçi'nde hoca olan Özlem Beyarslan sağ olsunlar, şahane kitaplar gönderdiler. Okumak ve haftada iki üç kez canımın içi öbür Özlem'le yorum teati etmek bana yaradı. Keyfim geri geldi.

Temmuz 2016'daki sözde darbe hadisesinden sonra cezaevlerinde düzen alt üst oldu. Koğuşlar badem bıyıklı, mülayim yüzlü adamlarla dolup taştı. İtin kopuğun çoğu 671 sayılı kararnameyle salıverildi. Kalanlar kasırgaya tutulmuş gibi cezaevinden cezaevine, ilden ile savruldular. Bin kişilik Menemen'de eskilerden belki yüz veya yüz elli kişi kaldık. Tümü Kürt arkadaşlardan oluşan güzel bir koğuşa düştüm. Sevgili başkanımız Adil'in (uyuşturucu ticareti, suç örgütü kurma, gasp, cinayete azmettirme...) kararlı ve deneyimli idaresi altında iyi bir düzen kurduk. Her akşam düzenli olarak sohbet meclisi toplandı; memleketin halleri, zorbaların kaçınılmaz sonu, dinin temelleri, bilimin son başarıları tartışıldı. O sohbetlerin dinle ilgili faslının verdiği ilhamla, Halim ile Selim'in diyaloglarına dayalı bir kitap kotarabildim. Yavaş yavaş kalemim açıldı. Aralık ayından başlayarak üç dört ay harıl harıl bu bloga yazı yetiştirdim.

Şubat 2017'de yapılan yönetmelik değişikliğiyle, yıllarca beklemeye gerek kalmadan yeniden açık cezaevine geçme hakkını kazandım. 25 Martta Foça Açık'a geçtim. Öncekilerle kıyaslanmayacak kadar güzel ve rahat bir yerdi: Ege'nin güzel bir yerinde, yeşillikler arasında Gediz Deltasına tepeden bakan bir tür külüstür tatil kampı. Beni çok ellemediler. Sanırım "aman yazardır mazardır, başımıza dert açar" diye korkudan donlarını pisleyeyazdılar. Ben de tabii fırsattan istifade etmemezlik etmedim. Önce çayırlar, sonra tepeler, arka yollar derken iş Foça'da haftanın üç günü rakı sofrası kurmaya kadar dayandı, yazı yazmaya vakit kalmadı. Ulaşım kolaylığı için bir de bisiklet edindim, sanırım TC tarihinin ilk bisikletli mahkumu olarak kayıtlarda yer aldım. Memur ve yöneticilerin bir kısmı göz yummasa zor olurdu, onları da burada anmış olalım.

Sonunda üç buçuk yıl yeter dedik. Bu saçmalığın sonu yok. Daha üç yıl cezam var, yıllar önce televizyon programlarında söylediğim sözler yüzünden halâ dava üstüne dava açıyorlar, malum kişi cehennemi boylamadan beni salmaya niyetleri yok görünüyor.

Günah bizden gitti dedik. Bir gün Foça limanından özgürlüğe yelken açtık.

Aslına bakarsanız olayın bu noktaya vardığı daha iki yıl öncesinden belli olmuştu. Adamlarla -- ta en baştakine dek -- konuştuğunda hep iyi niyet, hep çözüm vaadi. Ama iş eyleme gelince eylem yok, niyeti de yok. Aralık 2015'te ben gitmeye hazırdım. Arkadaşlar aman dediler bir delilik yapma, akıllı ol Sevan, az daha sabret, çok acayip hazırlıklar yapmak lazım. Oysa biliyordum, bu iş hazırlıkla mazırlıkla olmaz. Kafaya koydun mu yapacaksın, arkana bakmadan yürüyüp gideceksin. Az daha dur dediler. Durdum. Ertesi hafta yakalandım, kapalıya sevk edildim, bir buçuk yıl kaybettim. Bu sene Nisan'da da gidebilirdim, daha biraz bekleyelim dendi. Neye? Boşuna. Temel ders hep bildiğiniz gibi: Eylem yapacaksan asla akıllı adamların aklına kulak asma. Eylem için deli olmak lazım. Başını sonunu fazla düşünmemek lazım.

Mersiler faslı
Akıllı arkadaşlarımın hepsine, ve çok akıllı olmayanlarına da, yine de, sonsuza kadar minnettarım. Benim gibi huysuz ve bazen hayli bencil bir adamı üç buçuk yıl boyunca akıl almaz bir özveriyle onlar ayakta tuttular.

Aralarında en büyük emeği ve fedakarlığı gösterenler canım arkadaşım Özlem ile içeride iken en yakın dostum ve yoldaşım rolünü üstlenen avukat Murat Akci'dir. Ali Nesin bazen kendini yıpratma pahasına benim için çırpındı, olmadık mücadelelere girdi, istediği ve hak ettiği sonuçları alamadıkça kendini kahretti. Sait Çetinoğlu Nişanyan davasını ayakta tutmak için insanüstü bir çaba harcadı. Özlem B ve Emin K beni kitapsız bırakmadılar. Elif K beni sevgisiz, Cansın S mektupsuz ve dergisiz bırakmadı. Işın dünyanın dört bucağından yardımıma yetişip yazı damarlarımın kurumasını önledi. Sezgi ilk sene canla başla bana sahip çıktıktan sonra canına tak deyip uzak kıtalara kaçtı. Dicle ve Andaç bir yıl boyunca her hafta yanıma gelip beyin kaslarımın paslanmasına izin vermediler. Adsız bir arkadaşımız büyük kişisel risk pahasına özgürlüğüme giden kapıları açtı. Beş çocuğum her yıl bir parlak başarıdan bir parlak başarıya koşarak babalarının mutluluğuna ve manevi gücüne en büyük katkıyı sağladılar. Tanıdığım ve tanımadığım binlerce insan mektuplarıyla, mesajlarıyla, dualarıyla bana güç verdiler. Hepsine minnettarım. İstediğim nispette hepsine yetişemesem de hiç biri yüreğimden uzak değil.

Allah, yahut her kimse, hapse düşen herkese böyle dostlar nasip etsin.

11 Temmuz 2017 Salı

Benim oyum Tayyip'e

Çakma muhalefet partisinin lideri İstanbul’da on maddelik seçim bildirgesi yayınlamış.

Okuyoruz:

1- 15 Temmuz darbe girişimini lanetliyoruz. 245 şehidimizin aziz hatırası, gaziler vb.
Tercümesi: Cumhurbaşkanımızın meşruiyetine inancımız tamdır. İndirmeye kalkanları kınıyoruz. İstibdadını meşrulaştırmak ve pekiştirmek için kullandığı absürt söylemi aynen benimsiyoruz.

2- 20 Temmuz’da getirilen OHAL ile yasama yürütme ve yargı tek elde toplanmıştır; bir an önce kaldırılmalıdır.
Tercümesi: 20 Temmuzdan önce fena değildi, bari ona dönelim, şekil düzelsin.

3- Kolektif suç gibi insan haklarına aykırı uygulamalardan vazgeçilmelidir.
Tercümesi: Tamam bildiğin gibi yönet, ama o kadar ileri gitmesen? Sivrilikleri düzelt yeter.

4- OHAL mağdurlarının yargıya ulaşım ve sosyal güvenlik haklarını kısıtlayan uygulamalara son verilmelidir.
Tercümesi: İşten çıkar peki, ama bari adamcağızın emekli maaşını, primini vb. elleme; bırak mahkemeye başvursun, oyalansın.

5- FETÖ ile hiçbir ilişkisi ile bulunmayan ama sırf hükümete muhalif olduğu için görevlerinden alınan akademisyenler görevlerine dönmeli ve tutuklu milletvekilleri serbest bırakılmalıdır.
Tercümesi: FETÖ ile az ilişkisi bulunan ve çok belirgin bir şey yapmamış birkaç kişiyi görevine iade et, biz de bir işe yaramış görünelim. Figen Yüksekdağ’ı filan tutabilirsin ama birkaç vekil sal da bari benim suç ortaklığım çok belli olmasın.

6- Mesleklerini yaptıkları için tutuklu bulunan gazeteciler serbest bırakılmalıdır.
Tercümesi: Öbürleri tutuklu kalabilir.

 7- OHAL ortamında ve yapılan anayasa değişikliği gayrimeşrudur. Türkiye bu anayasa ile yönetilemez, yönetilmemelidir.
Tercümesi: Daha birkaç madde değiştirmek lazım. Gel onu beraber yapalım, büsbütün aciz görünmeyelim.

Gerisi klasik seçim bildirgesi tıraşları: parlamenter sistem üzerindeki her türlü vesayet, eğitimde laiklik ilkesi, yoksulluk, terör, kadın hakları vs. Yıllardır tekrarlana tekrarlana tiridi çıkmış bir sürü boş laf.


Ben itiraf ediyorum. Eğer seçenek buysa ben oyumu Tayyip’e veririm. Adam müstebit, yasa tanımaz falan filan, peki, ama hiç olmazsa düz ve dobra. Yaya Kemal Bey gibi kaypak ve aciz değil.

9 Temmuz 2017 Pazar

Stalin, Zeki Velidi Togan

Mayıs 2016’da Menemen Cezaevinden yazılmış bir mektuptan.

Hitler bitti, 900 sayfalık bir Stalin biyografisi okudum [Robert Conquest, Stalin: The Early Years]. Kırk yılda okuduğum dördüncü Stalin biyografisi yanılmıyorsam, ama en iyisi buydu. İlk kez adamı gerçekten anladığım hissine kapıldım. Hitler’in aksine psikopat değil, kişilik ve kültür bakımından bize yakın biri. Kahvehanede rastlasan tanıdık geleceğinden eminim. (Ermenice iyi bilirmiş. Babası Ermeni ustanın yanında kunduracılık yapmış. En yakın yoldaşlarından birkaçı – Spandaryan, Şahumyan, Mikoyan – Ermeni.) Zalim bir devlet gücüne karşı mücadelenin yöntemlerini yaşayarak öğrenmiş. Sonra otoritenin tamamen çöktüğü bir anarşi ortamında, içgüdüsel bir ustalıkla, hayatta kalmanın ve iktidarını pekiştirmenin tekniklerini mükemmelleştirmiş.

En ilginç unsur Gürcülüğü. Gençliğinde okuldaki Rus baskısına karşı Gürcü milliyetçiliği ile başlamış. Otuz yaşına kadar sadece Gürcüce yazmış. Sonra Gürcü ayrılıkçılığının şahlandığı bir dönemde bir tercih yapmak zorunda kalmış. Söke Cezaevindeyken Zeki Velidi Togan’ın Hatıralarını okumuştum, orada da bu hadise beni çarpmıştı. Rus emperyal kimliği ilginç ve çok etkileyici bir mahluk, ne Anglo-Amerikan, ne Türk-İslam emperyalizmine benziyor. Zeki Velidof bir yandan Başkırt milliyetçisi, Türk-İslam hareketi lideri, bir yandan da ciddi ve derin bir düzlemde Rus kültürüne ve aslına bakarsan Rusya birliği fikrine bağlı. Bir yandan Duma’da özerk Tataristan mücadelesi verirken bir yandan da Petersburg Bilimler Akademisine bilimsel makaleler sunuyor, opera sanatçısı F. Şalyapin’le arkadaşlığıyla övünüyor. 1917 olaylarında Sosyal-Devrimci ve bazı Bolşevik liderlerin yakın dostu ve müttefiki. Stalin de öyle: Asla Rus değil, ama Rus emperyal idea’sına aşkla bağlı. Bu tuhaf ikiliği anlamadan 20. yy Rus tarihini anlamak zor.

(Velidof biliyorsun sonradan Türkiye’ye geldi. İstanbul Üniversitesi Türkoloji kürsüsünün kurucusu ve otuz sene boyunca belirleyici otoritesi oldu. Atatürk’le çatıştı. Alpaslan Türkeş’in ve MHP hareketinin kurucusu değil ama fikir babalarından biri oldu. Ben bu adamı yaramaz biri diye bilirdim. Anılarını etkileyici buldum. Ciddi bir entelektüel, orijinal ve karmaşık bir kişilik, sosyalist, devrimci, kozmopolit. Türk standartlarının çok dışında biriymiş.)



6 Temmuz 2017 Perşembe

Post-Helenosantrizm İyi Bişey mi?

Bundan tam bir yıl önce büyük oğlum Arsen’le yazışmışız. Arsen akademik dünyadaki post-Hellenocentrism eğiliminden söz etmiş, yani Antik Yunan merkezli tarih anlayışının terk edilmesinden. Ben de oradan topa girmişim.

Post-Hellenocentrism dediğin şey büyük hastalığın bir başka tezahürü. Mesele, Batı uygarlığının kendine olan inancını kaybetmesi. Bir yönüyle, Aydınlanma’nın temeli olan evrensellik arayışının bir tezahürüdür, bu anlamda akılcılığın ve liberalizmin gereği. Ama sonuç olarak akılcılığın ve liberalizmin temellerinin tahrip edilmesi sonucunu doğuruyor. Al sana uçuk bir makale konusu: “How does Academic Post-Hellenocentrism Cause Terrorism and Inner City Decay” [Akademik Post-Hellenocentrism Terörizme ve Kentsel Çürümeye Nasıl Yol Açıyor]. Avrupa neden göçmenleri asimile etme yeteneğini kaybetti? Kendine inancını kaybettiği için. Kendine inanmayan başkasını nasıl inandırsın?

Öte yandan şu da yok değil. Avrupa uygarlığını tekil ve değerli kılan her ne ise, 16.-17.-18. yy’ların ürünüdür. Bu modern amalgamın kökü gerçekten klasik Antikite mi? Yoksa Batının kendi kaynaklarını eski Yunan ve Roma’da araması sadece post-Rönesans bir yanılsama mı? Dolayısıyla: Eski Yunan’ın eski İran’dan daha üstün, daha değerli vb. olduğundan emin misin?
İran tarihi ve kültürü hakkında bir fikir edinmek istiyorsan okuman gereken ilk ve en önemli eser Şahname olmalı. Mutlaka oku. İran kültürü en azından eski Yunan kadar mitoloji merkezlidir. Mitolojik geçmiş, analitik tarihten daha önemlidir; ulusal bilinçte daha büyük yer tutar. Şahname de o mitolojinin ana belgesidir. Yalnız İran değil, Türk, Kürt, Ermeni, Gürcü vb. kültürel geleneklerini tanımak açısından da vazgeçilmez önemdedir. Ben ilk 2001’de okudum, keşke daha önce okusaymışım dedim.

*
2017 not

Şahin gözlü okurlarım şimdi diyecekler ki, sen de son zamanlarda durmadan Batı uygarlığının Ortadoğulu kaynaklarından söz ediyorsun, yok efendim Avrupa üniversiteleri medreseden kopyaymış, antik Yunan dili ve dini Sami kültüründen çok şeyler almış filan, yoksa sen de post-helenosantrik mi oldun?

Haklıdırlar. Ama değildirler. Haklıdırlar, Avrupa uygarlığının Doğulu kaynakları son zamanlarda müthiş ilgimi çekiyor, keşke vaktim ve imkânım olsa da o konuda esaslı bir şeyler yazabilsem diye bazen aklıma geliyor. Ama hayır, o arayıştan multi-kulti sonuçlar çıkarmaya niyetim yok. O sentezi ancak Batı başarmış. O sentezi kavramaya imkân veren düşünsel ve akademik araçlar da ancak Batı’nın entelektüel cephaneliğinde mevcut. O sentezi akılcı ve ikna edici bir şekilde aydınlatmayı başarırsan, Batı kültürünün halâ canlı ve muzaffer olduğunu kanıtlamış olursun, başka bir şey değil.
İslam dünyasından birinin, İslamın Greko-Romen kaynakları hakkında paçavradan öte değeri olan iki satır yazı yazabileceğini düşünebiliyor musun?



5 Temmuz 2017 Çarşamba

İki tarihi roman

Mayıs ve Ağustos 2016’da Menemen Cezaevinden yazdığım iki mektuptan.

Marguerite Yourcenar, Hadrian’ın Anıları. Uzun zamandan beri okuduğum en iyi kitaplardan biri. Püf noktası: akıl. Akla hayranım. O kadar nadir bulunan bir şey ki, nesli tükenmiş varlıklar gibi, paha biçilmez bir şey. Beni duygulandırıyor. Akılla yoğrulmuş bir paragraf okuduğumda gözüme yaş geliyor.

Yourcenar berrak bir akla ve büyük bir kültür havuzundan damıtılmış dile sahip biri. 1981’de Fransız Akademisine seçilen ilk kadın oldu. Çevirmeni ve sevgilisi Grace Frick ile birlikte ABD’nin Maine eyaletinde deniz kıyısındaki bir köyde otururdu. (Benim eski kaynanamın yazlıktaki komşusu ve dostuydu, o da Fransızdı, biliyorsun.)

Kitapta birkaç konuyla mücadele ediyor. Bir, iyi eğitimli bir entelektüel siyasi iktidarla (mutlak iktidarla) nasıl başa çıkar? İki, öbür dünya, tanrı manrı gibi ucuzluklara kapılmadan akıllı bir insan nasıl dindar olur? Üç, aşkı ve güzelliği hayatın merkezine koyan biri, aşkın ölümüyle (ve genelde ölümle) nasıl yüzleşir?

Hadrianus, malum, Edirne’ye adını veren zat, 117-135 yılları arasında Roma imparatoru. Atina’da felsefe okumuş, siyasete atıldıktan sonra da geniş bir entelektüel çevreyle dostluğunu ve yazışmalarını sürdürmüş. Belki Roma’dan kaçmak için, yirmi yıl boyunca durmadan seyahat etmiş. Bolu’lu Antinous adlı 15-16 yaşında bir gence sırıl sıklam aşık olmuş. Üç dört yıl birliktelikten sonra Antinous intihar edince mahvolmuş. Oğlanı tanrı ilan edip çeşitli şehirlerde tapınaklarını inşa ettirmiş, rahipler atamış.

Yourcenar ciddi bir klasikçi. Hayal kurmuş tabii, ama inanılmaz derecede geniş ve detaylı ve disiplinli bir akademik altyapı üzerine kurmuş. Metni Hadrianus’un halefi olan Marcus Aurelius’un (gerçek) hatıratı üzerine modellemiş. Dönemin diline, üslubuna ve düşünce biçimine hakim; Romalı bir aristokrat ve filozofun aklıyla düşünebiliyor. Sonuçta şaşılacak kadar “hakiki” bir insanla karşılaşıyorsun. Mesela bir Osmanlı sultanında tahayyül edemeyeceğin kadar insani ve akılcı bir kişiliği algılayabiliyorsun. Sardinya’da yağmura tutulup Antinous’la birlikte bir köylünün evine sığınmaları ve orada Antinous’un herkes için balık pişirmesi sahnesi var mesela, gerçek bir olaymış. Yavuz Selim’i ve hatta bugünküleri böyle bir sahnede düşünemiyoruz.

*

Son zamanlarda pek pek övülen bir tarihi roman, Hilary Mantel, Wolf Hall. 1530 civarı, İngiltere’de 8. Henry sarayının entrikaları, Anne Boleyn, Thomas Cromwell, Thomas More vb.. Tarihi romanları neden sevmediğimi bir daha hatırlama fırsatı buldum. Tarihi roman dediğin şey sonuçta siyasetin ve iktidarın romanıdır. Güç mücadelesini ciğerinde hissetmemiş ve onu felsefi bir tefekkürle harmanlama fırsatına sahip olmamış bir yazar neyin tarihi romanını yazacak ki? Yüz tanede biri belki başarmıştır, başarsa. (Yourcenar’ı geçenlerde söyledim, Gore Vidal da müthiştir.)

Yazar dersini iyi çalışmış, detay veya atmosfer veya dil ve üslup hatası yok gibi. Konu da az çok sürükleyici. Ama dönem ve mekân hangisi olursa olsun, gerçek tarih o kadar ilginç ki, avamın elinde romanlaştırılınca yolunmuş tavuğa dönüyor.

4 Temmuz 2017 Salı

İtiraflar

Eylül 2016’da yazılmış bir mektuptan.

Rousseau, İtiraflar. Etkileyici ve tuhaf bir kitap. Türkçesi var, mutlaka okumalısın.
Batı entelektüel tarihinin dönüm noktalarından biridir. “Aydınlanma” denen akılcılık idealinin defterini düren, Romantizme ve Fransız İhtilaline giden yolu açan şaşırtıcı fikir devriminin başlatıcısı. Ama özünde, paranoyak, vesveseli, aşırı derecede çekingen, beceriksiz, yalancı bir adamın itirafları.

İlginç bir adam Rousseau. Antipatik biri. Kitabı bir çeşit bitmiş dostluklar ansiklopedisi. Kendisine canla başla kucak açan herkesi küstürüp kendine düşman etmeyi başarmış. Ama alttan alta olağanüstü bir duygusal dürüstlüğü ve entelektüel pırıltısı var. O sayede, bin defa çamura da batsa, Avrupa’nın en parlak ve etkili insanlarının dostluğunu ve himayesini kazanmayı başarmış. O sayede, altı yüz küsur sayfa kişisel ihanet, çirkeflik, dedikodu tarihini nefes kesici bir ilgiyle okutmayı başarıyor. Çünkü çok zeki ve, daha önemlisi, gerçek zekânın kaçınılmaz tamamlayıcısı olan saf ve adeta çocuksu bir dürüstlüğü var. Göz göre göre yalan konuşurken bile dürüst.

O döneme ilişkin son aylarda okuduğum dördüncü kitap oldu bu – Boswell’in Samuel Johnson Hayatı, Schindler’in Beethoven biyografisi, Goethe [Lewes, The Life and Works of Goethe], şimdi de bu. Ondan az öncesine ilişkin üç kitap: 7. Henry dönemi tarihi [Thomas Penn, Winter King], Hilary Mantel’den Wolf Hall (8. Henry dönemi siyasi entrikaları, roman), Antonia Fraser'in Oliver Cromwell biyografisi. Az sonrasına ilişkin Dostoyevski’nin Ezilenler’i ile Disraeli’nin romanı Sybil. Bayağı bilgilendim sanıyorum. Otursam bir kitap, olmadı bir makale çıkar sanki: “Avrupa’da aristokratik düzenin kuruluşu, kusursuzlaştırılması ve çöküşü.” Yüz sayfa yazabilirmişim gibi geliyor bana. Ama tembel olduğum için yazamayacağım herhalde. Yazmak yerine konferans, sohbet, nutuk vb. cinsi bir çerçeve belki daha kolay ve benim mizacıma daha uygun olurdu.

Ola ki çıkacak olursam ve Şirince’de kalacak olursam orada böyle bir seminer/konferans sistemi nasıl kurarım diye kafa patlatıyorum bazen. 2013’teki İslam semineri gibi, ama tek konu değil, her şey – antik tarih, modern siyaset, ahlak felsefesi, teoloji, turizm, anayasa hukuku vb. Teorik olarak ilgilenecek insan çok. Ama onları kalkıp Şirince’ye gelmeye nasıl ikna edersin?


2 Temmuz 2017 Pazar

Kelin merhemi

İki yıl oluyor, Yenipazar Cezaevindeyken genç bir arkadaş güzel bir matematik kitabı göndermiş, yanı sıra fikrimi sormuş. Evleniyormuş, evlilik konusunda tecrübeli bir büyüğü olarak öğütlerimi merak etmiş. Üşenmeyip cevaplamışım.

Evliliğin formülünü bilsem, kelin merhemi misali, kendi başıma sürerdim. Akıl diyor ki, bir, özel hayata saygı ilk şarttır. Ev dışındayken tarafların birbirini telefonla arama, kontrol etme gibi kötü alışkanlıklarını ilk günden kesin bir şekilde önlemek lazım. “Ev dışındayken neler yaptın” gibi soruları her iki tarafın, daha ilk günden, prensip olarak yanıtlamaması ya da üstünkörü yanıtlamayı alışkanlık edinmesi doğru olur. Haftanın belli günleri, ya da ayda bir hafta tarafların birbirinden uzak olacağı bir düzen her iki tarafı da çok rahatlatır, evliliğin daha uzun süre sağlıklı yürümesine yardımcı olabilir.

İkincisi, cinsel ilginin bilemedin altı yedi yılda tükeneceğini ve bunun doğal ve kaçınılmaz bir şey olduğunu bilmek gerekir. Bazı insanlar cinsel ilgi olmadan da yaşamayı becerir (miş, herhalde). Öyle ise sorun yok. Ama değilse ne olacağını sakin ve soğukkanlı bir şekilde değerlendirmek gerekir.

Üç, mutlaka şehir dışında bahçeli ve müstakil bir ev gerekir; belki ikinci ev öyle olabilir. Bilhassa çocuk varsa bu hayati bir şart. Apartman dairesinde insanlar çıldırır.

Dört, kadını ev işleriyle baş başa bırakmamak lazım. Paylaşabiliyorsan paylaşacaksın. Yoksa hizmetçi yahut teyze tutacaksın, ya da kuma getireceksin, ya da otelde yaşayacaksın.

Beş, çocuklara yetişkin insan ve dost muamelesi yapacaksın, adam yerine koyacaksın, ana babayı esir almalarına asla izin vermeyeceksin. Beraber iyi kitaplar okuyup tartışabilirsin, beraber marangozluk ya da dağ yürüyüşü yapabilirsin. Ama “şu an seninle ilgilenemiyorum, akşama görüşelim mi” dediğinde ciddiye almasını iki üç yaşından itibaren öğreteceksin, kesinlikle de taviz vermeyeceksin.

Bunları uygularsan on on beş sene mutlu bir şekilde götürebilmen lazım mantıken. Ama bu işlerde mantık her zaman işlemiyor, o da bir gerçek.


30 Haziran 2017 Cuma

Cumhuriyet geldi, yurttaş olduk

Niccolò Machiavelli, Hükümdar (Il Principe) kitabında, çeşitli devletlerin sosyal yapılarından söz ederken Osmanlı devletinin meritokratik yapısını Fransa’nın aristokratik yapısıyla karşılaştırır.


2016 başlarında, Prof. Aziz Sancar’ın aldığı Nobel Ödülü münasebetiyle Cumhuriyet övgülerinin ayyuka çıktığı günlerde yazılmış bir yazı. Eski defterleri karıştırırken çıktı.

Diyorlar ki memlekete hak ve fırsat eşitliği Cumhuriyet’le geldi, hepimiz eşek iken Atam sayesinde vatandaş olduk, Çoban Sülü başımıza başbakan oldu, Aziz Sancar Mardin’in bir sefil köyünden – pardon, üç bin yıllık Savur kentinden – çıkıp Kuzey Carolina’ya, İsveç’e kadar yol alabildi. Malum ağlak hikâyeler, “biz çocukken ilkokula yalınayak giderdik, sonra okudum adam oldum, yaşasın Cumhuriyet!”

Bundan yirmi yıl önce Tarih Vakfı’nın Toplumsal Tarih dergisinde son kırk Osmanlı sadrazamının sosyal kökenlerine ve kariyerlerine ilişkin uzun bir yazı yazmıştım, sonradan kısaltıp Yanlış Cumhuriyet’e de ekledim, o geldi aklıma. Kaynaklar elimde değil, o yüzden detaylar biraz muğlak kalabilir, ama maddi hata yoktur diye umarım. Fazlası ilginizi çekerse İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın Son Sadrazamlar kitabına bakın derim.

·       Âli paşa, şapkalı A ile, 1850’lerden 1871’e kadar Osmanlı devletinin en güçlü kişisi, Tanzimat’ın iki ya da üç liderinden biri. Babası Eminönü’nde attar, yani baharatçı veya bakkal. İbnülemin “ücreti mukabilinde bağçe kapusunu açıp kapatmakla görevliydi” diyor. Kastedilen Bahçekapı semtine adını veren sur kapısı mı, yoksa lalettayin bir bahçe kapısı mı anlaşılamadı.

·       Hüseyin Avni Paşa, ordu komutanı, 1876 darbesini yapan asker-sivil cuntanın lideri; Kadıköy yakasındaki konağı şimdilerin bir ünlü müteahhidinin malı oldu, yandı, oradan hatırlarsınız. Babası Isparta Gelendos’ta eşekçilik yaparmış, bu yüzden kendisi – İbnülemin’in hınzırane aktardığına göre  – “eşek siken oğlu” lakabıyla anılırmış. (Not: Gelendost değil, Gelendos.)

·       Mithat Paşa, Vodafone Arena’nın eski isim babası, aynı 1876 cuntasının sivil lideri, iki kez başbakan, memlekette cumhuriyet ilan edip kişisel başkanlık sistemi kurmayı tahayyül eden ilk siyasetçi. Alevi (yahut Bektaşi) kökenli küçük memur iken önü açılmış.

·       İbrahim Edhem ve Tunuslu Hayreddin Paşalar, Abdülhamid’in ilk yıllarının reformcu sadrazamları. İkisi de aslen köle. Edhem Paşa Sakız’lı Rum, Sakız isyanı sırasında beş yaşındayken esir alınmış, talihi yaver gitmiş, paşa hanesine düşmüş, iyi bir eğitim almış, maden mühendisi olmuş. Hayreddin Paşa Çerkes, esir tüccarları tarafından İstanbul’a satılmış, sonra Tunus Paşasına hediye edilmiş, Tunus vezirliğinden düşünce yeniden İstanbul’a gelmiş.

·       Sait Paşa önce saray başdanışmanı, sonra altı defa başbakan sıfatıyla 33 yıl boyunca Abdülhamid rejiminin temel direklerinden biri. Sonradan padişahı devirip hapse attıran entrikaların da merkezinde; İttihat ve Terakki devrinde seksen küsur yaşında yine başbakan. Saraya ilk çağrıldığında Vefa’da mı, Saraçhanebaşı’nda mı kaynanasının iki katlı ahşap evinde oturan bir Maarif Encümeni üyesi.

·       İttihat ve Terakki rejiminin önderlerinden Enver, Romanya muhaciri mütevazı bir ailenin oğlu, bursla askeri mektebe gitmiş. Talat Edirne’de posta memuru, Roman kökenli olduğu rivayet edilir. Romen değil, Roman.

Bunlar cumhuriyetimiz sayesinde mi yükselip adam olmuşlardır sizce?

*

Daha ta 1520’lerde Niccolò Machiavelli, Hükümdar (Il Principe) kitabında, çeşitli devletlerin sosyal yapılarından söz ederken Osmanlı devletinin meritokratik yapısını Fransa’nın aristokratik yapısıyla karşılaştırır, Türkiye’de alt toplum tabakalarından gelen kişilerin kolayca devletin en yüksek kademelerine tırmanabildiklerini anlatır. Tahminlerimizin aksine Machiavelli bu özelliği övmez, devlet için bir avantajdan çok dezavantaj olduğunu savunur. Okumaya değer bir kitaptır, Türkçesi de var, okuyun bence.



28 Haziran 2017 Çarşamba

Sykes-Picot’nun nesi kötü?

“Alın size bağımsızlık” deyip Halep’ten Yemen’e kadar bir Arap imparatorluğu kurulmasına izin verseler insanlık için daha mı hayırlı olurdu? Arap halkı/halkları için daha mı hayırlı olurdu?


Tam bir yıl önce, Mayıs 2016’da yazılmış bir yazı.

Sykes-Picot mutabakatını kötülemek bu devirde politikman korekt olmanın şartlarından biri. Beter bir emperyalizm örneği olduğuna dair, solcusu da, İslamcısı da, Türk ulusçusu da, Arap milliyetçisi de hemfikir.

Oysa ne demişti Nietzsche? Herkes öyle diyorsa kesin yanlıştır. (Tam öyle dememiş galiba. “Herkes benim fikrime katılmaya başladıysa fikrimi değiştirmenin zamanı geldi” demiş, aşağı yukarı aynı şey.)

Bir kere emperyalizm ithamı çok su kaldırır. Evet, S-P ile İngiliz ve Fransız himayesi altında bir tür kolonyal yönetim kuruldu; kuranlar kibirden ve zulümden ari değildiler. Ama daha önemlisi, dört yüz senelik berbat bir emperyal tahakküme son verdiler. Arap inteligensiyasının çok büyük bölümü, en azından ilk başlarda, olayı böyle gördü. Modern tarihin en beyinsiz soygun düzenlerinden biri olan Osmanlı emperyalizminden kurtulmayı bir bayram vesilesi saydılar. Bugün de o görüş değişmiş değildir. Okumuş yazmış bir Arap’a “Osmanlı idaresi altında iyiydiniz” de bak bakalım ne tepki veriyor.

Diyebilirler ki 1916’dan 1918’e Arap milleti kahramanca bir mücadele verip Türk boyunduruğundan kurtuldu, ama sonra İngiliz’le Fransız gelip onları aldattılar, kanla kazandıkları zaferi ellerinden aldılar, harita üstünde gelişigüzel çizgiler çizip Arap vatanını dilim dilim dildiler. Arap aydınlarının tahayyül ettiği Arap birliği ve Arap bağımsızlığı masal oldu. Tasfiye edilen emperyalizmin yerine ucu açık ve şartları belirsiz bir başka yabancı egemenliği geldi. Haşimi hırslarına ve Lawrence’ın hayallerine kananlar sukut-ı hayale uğradılar.

Soralım:

·         “Alın size bağımsızlık” deyip Halep’ten Yemen’e kadar bir Arap imparatorluğu kurulmasına izin verseler insanlık için daha mı hayırlı olurdu? Arap halkı/halkları için daha mı hayırlı olurdu?

·         Dört yüz yıldan beri yabancı hakimiyeti altında yaşamış Arabistan’da, o çapta bir siyasi organizasyonu kaldıracak altyapı ve kadrolar var mıydı?

·         Mekke ile Medine’yi bile elde tutmaktan aciz olan Haşimi hanedanının o kadar geniş bir sahada egemenlik iddia etmesi gerçekçi miydi?

·         Bırak üniveristeyi, iki veya üç şehir dışında lisesi bile olmayan, bir avuç okur yazar aydını Galatasaray Lisesi veya İstanbul Darülfünunu’ndan çıkmış bir ülkeyi “al sana bağımsızlık” deyip kendi kaderine terk etmek insanlığa, ya da siyasi sorumluluğa sığar mıydı?

Sonuçta Osmanlı’nın terk ettiği Ortadoğu’yu, makul sayılabilecek bir hat üzerinden dörde bölüp, bir ksımını Fransa’nın, öbür kısımlarını İngiltere’nin vesayetine bıraktılar. İngiltere Irak’tan 1936’da, Fransa Suriye’den 1946’da ayrıldı. En son Filistin/İsrail’den 1948’de “ne haliniz varsa görün” deyip çekildiler. Bölmeyip ne yapacaklardı? Tek devletin, mesela İngiltere’nin vesayetine verselerdi daha mı iyiydi? Çizdikleri sınırların detayı elbette tartışılır. Mesela Musul (orijinal mutabakatın aksine) neden Suriye’ye verilmedi, Ürdün şart mıydı, Kuveyt hangi mantıkla yerel derebeyi ailesine bırakıldı, her türlü fikir beyan edilebilir. Sınırlar öyle değil böyle çizilse daha iyi olurdu diye kesin bir şey söyleyebilen var mı? Yok. O halde, olabileceğin makulünü yapmışlar deyip bırakacağız.

İlla bir suçlu aramak gerekirse 1516’ya ve Yavuz Sultan Selim’e bakmaya ne dersiniz?


19 Haziran 2017 Pazartesi

Büyükelçi Morgenthau’nun güncesi


Aralık 2014’te Yenipazar Cezaevinden yazılmış bir mektup. Köşeli parantezleri şimdi (2017’de) ekledim.

Son günlerde okuduğum en ilginç kitap 1913-16 ABD’nin İstanbul büyükelçisi olan Morgenthau’nun günceleri. Anıları değil, o çoktan yayınlandı, galiba Türkçesi de var. Bunlar ham günce. Üç yıl boyunca her gün görüştüğü, yaptığı, duyduğu her şeyi not etmiş. Epey bir kısmı kriptik, yani anlaşılmıyor, ama anlaşıldığı kadarı bomba. Diplomatik ve siyasi kulislerde olan biten hakkında hayatta okumadığın kadar ayrıntılı bilgi ediniyorsun.

[Not: ABD 1917’ye dek savaşta tarafsızdı. O yüzden İngiliz, Fransız, Rus elçileri sınır dışı edilirken ABD elçisi kalabildi. Almanya ile Türkiye arasında arka kapı diplomasisi sürdürdü.

Henry Morgenthau Alman Yahudilerindendi. Başkan Wilson’ın kişisel dostu idi. İstanbul'dan sonra kamu görevinden ayrılıp Wall Street’te banker oldu, servet edindi. 1933’te FDR hükümetinde ticaret bakanı oldu. ABD’de sosyal devletin başlangıcı olan New Deal reformlarının fikir babası sayılır.]

Gözlemler.

·        Talat ve Enver’le çok sık görüşüyor. Bazen haftada üçer dörder defa, bazen yemekli, çoğu zaman 2-3 saat. Ailece görüşüyorlar. Çat kapı Talat uğruyor. Enver’le Belgrad Ormanında atla 4-5 saatlik Pazar gezmesine çıkıyorlar. İlişkiler doğal, pratik, siyasi polemikten çok uzak – ancak Temmuz 1915’ten sonra Ermeni meselesi yüzünden soğumaya yüz tutuyor. Yoksa dedikodu yapıyorlar, savaşın gidişini tartışıyorlar, bin türlü idari problemi çözüyorlar – Beyrut’taki konsolosun sorunu, Osmanlı Bankasındaki bilmem ne hesabının durumu, Robert Kolej diplomalarının denkliği meselesi, İngilizlere sığınan kontes bilmem kimin sınır dışı edilme hadisesi, Kayseri’de tutuklanan Amerikalı iş adamının şeysi. Bir ara Talat bakanlıktan düşecek olursa ABD’ye büyükelçi gitmek istediğini söyleyip M.’nun yardımını istiyor. Talat zeki ve kibar, Enver sempatik biri olarak görünüyor. Ama Mayıs-Haziran 1915’ten itibaren gitgide katılaşan, meydan okuyan bir tavra giriyorlar.

·        1914 başında diplomatik çevrelerin ortak görüşü Türkiye’nin çökmek üzere olduğu. Balkan Harbinden [1912-13] sonra mali durum facia. Reformların hiç biri yürümüyor, ordu hakkında (Almanlar dahil!) kimsenin bir umudu yok. Tartışma mevzuu: Ruslar İstanbul’u alır mı? Önlemek için ne yapmalı? İT yönetimi dahil olmak üzere kimsenin Türkiye’nin geleceğine dair pek bir beklentisi yok.

·        İngilizlerin Mısır’a göz göre göre el koyması büyük bir düşmanlık ve huzursuzluk kaynağı. İngilizler Hıdivi İstanbul’a sürmüşler, o da Kandilli'deki köşkünden anti-İngiliz duyarlıkları körüklüyor, basına yazılar yazdırıyor. Siyonist hareket çok aktif; M. da onlarla yakın ilişki içinde, hatta galiba onların sözcüsü. Anladığım kadarıyla Filistin iskânına kolaylık gösterilmesi karşılığında Türkiye’ye ciddi diplomatik ve parasal destek teklif ediyorlar. Suriye kontrolden çıkmış durumda.

4 Mayıs 1914’te uzun bir sohbette Talat Yemen, Suriye, Irak, Filistin vs.ye bağımsızlığa yakın özerklik vermeyi ama Türk olan bölgede güçlü merkezi yönetim kurmayı düşündüklerini söylüyor. Yani Arabistan'ın gidici olduğu daha savaştan önce belli. M. bunu yapabileceklerini pek zannetmiyor, çünkü para ve kadro yok; İngiltere ve Yunanistan ve Rusya izin vermez; Ermeni bölgesine egemen olmaları güç. (Ermeni meselesine ilk değindiği yerlerden biri burası.)

·        Haziran 1914’te Türk-Yunan savaşı patlak vermek üzere. Diplomatlar her gün heyecanla savaşın başlamasını bekliyorlar. Savaş nedeni, Balkan Harbinde Yunanistan’ın Midilli ve bazı adalara el koyması. Türkiye bu durumu kabul etmiyor. Yunanistan olası Türk saldırısına karşı ABD’den iki kruvazör sipariş ediyor. M. bunun savaş nedeni olacağı gerekçesiyle satışı önlemeye çalışıyor, araya etkili Siyonist kişileri sokuyor.

15 Haziranda Foça’da Rum katliamı oluyor. İzleyen hafta Manisa ve Aydın’daki Rum köyleri çetelerce basılıp katliamlar yapılıyor. Nedeni muhtemelen Yunanistan savaş açarsa yerli Rumların işbirliği yapma olasılığına karşı gözdağı. Haziran-Temmuz’da Ege bölgesinden büyük Rum göçü; çoluk çocuk sefil mülteci fotoğrafları dünya basınına çıkıyor; Erdek ve Marmara Adasındaki bütün Rum köyleri boşaltılıyor. 2 Temmuzda Talat “eğer ABD kruvazörleri verirse katliamlar devam eder” diyor. Yani şantaj: ABD Yunanistan'a yardım ederse biz de yerli Rumları ezeriz. 9 Temmuzda ABD kruvazör satışını askıya alınca bu kez hükümet Foça’da bazı (Türk) katliamcıların yargılanmasına yeşil ışık yakıyor.

Bundan birkaç gün sonra İngiltere Türkiye’nin sipariş etmiş ve parasını ödemiş olduğu harp gemisine tam teslim edileceği gün el koyuyor. Gerekçe: gemiyi versek Türkiye Yunanistan’a saldırır. 28 Ağustosta Enver, eğer Yunanistan saldırırsa misilleme olarak İzmir’i yakacaklarını bildiriyor. 31 Ağustosta Yunanistan saldırırsa [İngiliz-Fransız ortaklığı olan] Osmanlı Bankası’na el koyacaklarını söylüyor. O günlerde Dünya Savaşı çıkınca Yunan krizi sahneden uzaklaşıyor.

Öyle anlaşılıyor ki savaş tedbiri olarak sivil halkın katliamı projesi bu tarihlerde yavaş yavaş şekillenmiş. 1914 yazı.

·        Savaş çıkar çıkmaz Türkiye’nin ilk yaptığı iş 10 Eylülde kapitülasyonları lağvetmek. ABD adli kapitülasyonların kaldırılmasına karşı değil, ama ticari kapitülasyonlar kaldırılırsa ekonomik olarak Türkiye batar diyor. Talat ise yapacakları yargı ve hukuk reformlarıyla kapitülasyonlara gerek kalmayacağını söylüyor. Yani Medeni Kanun vb. daha 1914’te gündemde. Gerekçe aynı, kapitülasyonları kaldırınca uluslararası medeni hukuk, ticaret hukuku vb. getirmek şart. Şer’i hukukla uluslararası ticaret yürümez.

·        24 Eylül 1914’te Şeyhülislam Hayri Efendi oğullarının Robert Kolej’e kabulü için büyükelçinin aracılığını rica etmeye geliyor. Bunlardan biri 1965’te başbakan olan Suat Hayri Ürgüplü olmalı.

·        6 Ekimdeki sohbette Talat amaçlarının aslında İzmir’i yakmak değil, Rumların korkup kaçmasını sağlamak olduğunu söylüyor. Şehrin Müslümanlaştırılmasını istediklerini, öbür türlü ülkenin asla yönetilemeyeceğini savunuyor. Soru üzerine kabinede bir tek kendisinin dindar olduğunu, Cemal’de biraz dindarlık olduğunu, Enver’in hiç olmadığını anlatıyor.

·        14 Ekimde büyükelçilik müsteşarı Şımavonyan ve Talat’la yemek. Talat Avrupa ülkelerine hiç güvenmediğini, İtalya’nın [1911’de] durup dururken Libya’yı işgal etmesi gibi sürpriz saldırılar beklediğini anlatıyor. Bu kilit bir detay. Bu ihtimale karşı Kasım 1914’ten itibaren ülke içindeki İtilaf devletleri vatandaşlarını enterne edip Yozgat, Maraş, Urfa vb.de rehin tutacaklar; İngiltere veya Fransa veya İtalya bir yere çıkarma yaparsa hepsini öldürmekle tehdit edecekler. Bu tehdit tutmazsa bu sefer Ermeni katliamı aynı amaçla kullanılacak. İtilaf devletlerinden gelen sinyallere karşılık katliamın dozu azaltılıp artırılacak. (İşin bu yönünü daha önce düşünmemiştim. Ermenileri Avrupa saldırısına karşı rehin olarak tutuyor. Avrupalıları topluca öldürmeyi gözü kesmediği için Ermenilere yöneliyor.)

·        25 Ekimde Karadeniz sahili Rumlarının iç bölgelere tehciri kararı çıkıyor. Morgenthau Enver ile Talat’ın tehlikeli bir oyun oynadıklarını düşünüyor. Alt kademedekiler talan tadını alınca durdurulmaları mümkün olamaz, iş çığırından çıkar diyor. Yani iş ilk başta rasyonel bir diplomatik hamle, ama kontrol edilmesi zor, çığırından çıkma ihtimali çok güçlü.

·        11 Kasımda Talat’la ilginç diyalog. Fransa ve İngiltere’nin tahkim edilmemiş kıyı kentlerine saldırmaması için centilmenlik anlaşması yapalım, ABD aracı olsun diyor Talat. Aksi halde zorunlu göçlerin devam edeceğini söylüyor. M. tehdidiniz zayıf, çünkü gerçekten büyük çaplı katliam yapabileceğinize inanmıyoruz diyor. Talat “kararlılığımızı göstermek için ne yapabiliriz?” diye soruyor. Düşünürsen tüyler ürpertici bir sahne. Galiba olayları anlamanın asıl kilidi bu.

·        18 Aralık: İngiltere Çanakkale’de bombardımana başlıyor. Genel kanı birkaç gün içinde Boğazı aşıp İstanbul’a gelecekleri yönünde. Alman elçisi eğer İngilizler Boğaz’ı aşarsa İstanbul’da büyük Hıristiyan katliamı olacağını düşünüyor. Her ihtimale karşı Alman elçiliğinin değerli eşyalarını ABD elçiliğine saklamayı öneriyor. Sonraki hafta bir sürü tablo vb. Tepebaşı’ndaki ABD elçiliğine taşınıyor.

·        24-25 Aralıkta Türk hükümeti taşradaki Katolik ve Protestan kiliselerine el koymaya başlıyor. Şükrü Bey (İT liderlerinden, Maarif Nazırı) “biz bunu yaparsak onlar da savaştan sonra camilere el koyacak, biliyoruz, ama başka çaremiz yok” diyor.

·        Fransızlar veliahdın oğlu Ömer Faruk Efendiyi tutukluyor. Bunun üzerine Türkiye Fransız ve İngiliz konsoloslarını tutukluyor. 31 Aralıkta Talat Osmanlı Bankasına el koyma kararını çıtlatıyor, borsada büyük krize yol açıyor. 9 Ocakta Alman elçisi Türkiye’nin ayrı bir barışla savaştan çekilmesi için ABD nezdinde girişimde bulunuyor. İngiltere teklifi kesinlikle reddediyor. (Yani bu aşamada Almanlar dahil herkes Türkiye’nin yenileceğinden emin.)

·        10-15 Ocak, Çanakkale paniğinin zirve noktası. İstanbul’da herkes çıldırmış halde, bugün yarın İngilizler geliyor korkusunda. Belki tesadüf, 13 Ocaktaki resepsiyona Türklerin birçoğu fessiz geliyor. M. böyle bir şeye ilk kez tanık oluyor. Bence simgesel: devletin dağılmaya başlaması! Erzurum’da bazı subaylar isyan edip Alman subayı öldürüyor.

·        28 Ocak: Cemal Paşa ile sohbet. Hükümetin ne kadar zayıf olduğu anlaşılırsa isyan çıkar diye korkuyor Cemal. “Biz Abdülhamit’i 50 kişi ile devirdik, Ermeniler bizden daha örgütlü” diyor. Ciddi ciddi Ermenilerin darbe yapmasından korkuyorlar sanırım. Sarıkamış’ta yüz bin kayıp verince ordudan geriye bir şey kalmadı deniyor.

·        17 Şubat: Talat [İçişleri Bakanlığından] istifa ederse Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın onun yerine geçeceği konuşuluyor. Bunu daha önce duymamıştım.

·        19 Şubat. Bu müthiş. Rusya Meclisinde resmen İstanbul’un işgali dile getiriliyor. Bunun üzerine İngilizlerin buna asla müsaade etmeyeceği, dolayısıyla Çanakkale saldırısından vazgeçecekleri söyleniyor. İstanbul’da panik havası dağılmaya başlıyor. (Yani Çanakkale seferi aslında Ruslara karşı, ya da onlara rağmen bir hamle.) Martta bu sefer Rusların Sarıyer-Kilyos hattına çıkarma yapacağı paniği var. 30 Martta İngilizlerin Ruslardan önce davranıp İstanbul’u ele geçirmeye karar verdiği haberi geliyor, gene panik havası esiyor. (15 Mayısta Tarabya’nın kuzeyindeki tüm gayrimüslimler tahliye ediliyor. Sersefil ortada kalıyorlar, bir kısmı Bebek’te Robert Kolej arazisinde çadır kuruyor.) 3 Nisanda Fethiye Rumları tahliye ediliyor. 9 Nisanda İtilaf kuvvetlerinin Mersin’i bombaladığı ve Ayvalık’a çıkarma yaptığı haberi panik yaratıyor. 20 Nisanda Sultan Beylik’teki Yahudi kolonisini ??! boşaltıp yerine asker yerleştiriyorlar. (Kadıköy yakasında bir yer, acaba Sultanbeyli mi?)

·        24 Nisan sahnesi olağanüstü! [Not: 24 Nisan 1915 gecesi İstanbul’da 230 küsur Ermeni ileri geleni tutuklanıp Anadolu’ya sürüldü; çoğu öldürüldü. Ermeni tehcirinin simgesel başlangıcı sayılır.] O akşam Talat, Başhaham Naum Efendi, elçilik müsteşarı Şımavonyan, eşleriyle elçilikte yemekte. Yemekten sonra eşler sinemaya gidiyor. M. Talat’a “Siyonizmi bir Osmanlı kurumuna dönüştürmeyi” öneriyor. Talat reddediyor, özetle egemenliği paylaşamayacaklarını bildiriyor. Kendisi ABD’ye elçi olarak atanırsa ABD yönetiminin uygun bulup bulmayacağını soruyor ve Pazartesi gününe (2 gün sonra) cevap istiyor!! Belli ki korkuyor, belki bir darbe bekliyor. Ermeni tutuklamalarını soruyorlar. (Dikkat et, sohbetin başında değil, sonunda.) Talat “İhtilal hazırlıyorlar, buna izin veremeyiz” diyor. M. sonradan “Türkler entelektüelleri bastırmadan ülke yönetemeyecek­lerini düşünüyor” diye not ediyor.

Ertesi gün Robert Kolej’de bir panel var. Ancak panele katılacak Ermeni konuşmacı (Protestan Ermeni bir vaiz) tutuklandığından, kolej müdürü konuşmayı Morgenthau’nun yapmak isteyip istemeyeceğini soruyor. M. kabul ediyor.

Bunlar bence filmlik sahneler. Hükümet panikte, ama korku onları daha katı ve gözü pek hale sokuyor. Soykırım kararlılığının nasıl şekil aldığını görüyorsun. Kadınların sinemaya gitmesi şaheser bir detay. (Yalnız Talat’ın eşi var mı, emin olamadım.) Bir sürü Ermeni tam o saatlerde İstiklal Caddesi civarında tutuklanıyordu, sinema acaba nerede? Tam o akşam Yahudi başhahamının yemekte olması ve Siyonizm hakkında en ciddi teklifin dile getirilmesi tesadüf mü? Şımavonyan ne düşündü?

·        Aynı gün bir İngiliz denizaltısı İstanbul civarına gelip askeri tesisleri topa tutuyor, Beykoz’a kadar ilerliyor. Sonraki günler Marmara’nın çeşitli yerlerinde ateş açıp korku salıyor.

*

Neyse çok uzattım, kontrolden çıktı bu mektup. Özetle işin gelişimi şöyle görünüyor.

1.    Ermenilerin ihtilal ve darbe yapmasını bekliyorlar. O yüzden lider kadroları tutuklayıp bir kısmını infaz ediyorlar.

2.    Her an her yönden işgal/çıkarma bekledikleri için sınır ve kıyı illerindeki gayrimüslimleri (savaş süresince veya temelli) sürmeye başlıyorlar.

3.    Batılılar itiraz edince sürgün Ermenileri rehine olarak kullanmak akıllarına geliyor. “İngilizler işgal ederse hepsini öldürürüz” kozunu kullanıyorlar. (Mesela Sivas-Yozgat sürgünleri üç ay Konya dışındaki toplama kampında tutuluyor, belli ki pazarlık kozu olarak bekletiliyorlar. İşe yaramayınca parti parti Pozantı üzerinden Suriye’ye gönderiliyorlar.)

4.    Nakliyat sırasında çok sayıda insan kontrolsüz ya da yarı-kontrollü olarak öldürülüyor. İş, M.’nun önceden tahmin ettiği gibi çığırından çıkmaya başlıyor. Soygun ve talan devreye giriyor.

5.    Ağustosa doğru geri dönülmez nokta aşılıyor. Bu noktadan sonra Ermenilerle medeni bir çözüm artık mümkün değil; Batı ile diplomatik müzakere de mümkün değil. Öyle ya da böyle savaştan sonra yapılanların hesabı sorulacak. O aşamadan sonra eldeki tüm Ermenileri öldürmekten başka çare kalmıyor. Tehcirin sistemli yok etmeye dönütüğü yer 25-30 Ağustos civarı. 30 Ağustosta Ankara’da 6000 Ermeni öldürülüyor. 1-2 Eylülde İzmit Ermenileri topluca öldürülüp şehir yakılıyor. Bu yeni bir aşama. O tarihe kadar bir sürü münferit katliam var, ama toplu yok etme yok.

ABD’nin tavrına gelince:

1.     İlk yaklaşımları “Türkiye’nin geleceğini yok ediyorsunuz; ekonomik ve kültürel çöküşe yol açacaksınız.” Amerikalıların tipik bakış açısı, ekonomik kalkınmayı her şeyden önemli görürler, kendi çıkarlarını da orada görürler.

2.    Bir dönem karmaşık bir diplomatik oyun var. Türklerin katliamı bir pazarlık kozu olarak kullandığını görüyor, o pazarlığı kırmak için el yükseltiyor, Washington’a katı ve tavizsiz bir politika öneriyor.

3.    Eylül-Ekim 1915’te Başkan Wilson’la uzun yazışmalardan sonra tüm Ermenileri ABD’ye göçmen olarak kabul etmeyi öneriyorlar. Türk tarafı belli şartlarla buna razı. (Enver’e göre en önemli şart, bir aileden göçmen alınırsa ailenin tamamı kabul edilecek. Maksat Türkiye’de pürüz bırakmamak.) Çeşitli nedenlerle bu proje yürümüyor. Atlantik’te Alman denizaltıları cirit atıyor ve ABD’nin bu çapta bir göçe tahsis edecek yeterli gemisi yok.

4.    Bu sırada Bulgaristan hangi tarafta savaşa gireceğine karar vermek üzere. ABD (Robert Kolej mezunu olan Bulgar başbakanı nezdinde) Ermeni katliamını gerekçe yapıp olası bir Bulgar-Türk ittifakını önlemeye çalışıyor. Katliamın ilk kez propaganda amaçlı kullanımı galiba bu. Türk tarafı (“çok önemli bir İttihat-Terakki mensubu olan” büyükelçi Fethi Bey (Okyar) marifetiyle) Bulgaristan’a yüklü para ve silah yardımında bulununca Amerikan çabası sonuçsuz kalıyor. 

*

Bu kadar! Daha çok detay var ama yetsin.


15 Haziran 2017 Perşembe

Yazarımız duygusallaşıyor, Hindemith’i anıyor


Foça Cezaevi bahçesinin zula bir köşesini kendime mekân edindim. Çayır içinde gözden kaybolmuş bir masaya defter, kitap, radyo, yayılıyorum. Yan taraf kan deryası gibi gelincik tarlası, yaban buğdayları hafifçe sararmaya başlamış, dört yanım zeytin ağacı, tek duyulan ses kumruların buguu-guu’su. Güneş yakıcı değil, kucaklayıcı. TRT3’te Hindemith, viyola sonatı. Hindemith’e bayıldığım söylenemez, ama bu iyi geldi. Karanlık, olgun bir müzik.

Kırk yıl olmuş, Yale’deyken favori sığınağım Sterling Kütüphanesinin sağ arka kuytusundaki gazete odasıydı. Faux-gotik tarzda görkemli, lambrili, tavan doğramalı, ağır meşe masalı bir oda. Dünyanın yüz küsur ülkesinden, Amerika’nın bin milyon kasabasından günlük gazete gelirdi. 1977 olmalı herhalde, Milliyet’ten ikinci Milliyetçi Cephe hükümetinin kuruluş haberlerini okuyordum diye kalmış aklımda. Cumbanın içinde hep oturduğum köşede otururken adamlar geldi, sizi on dakika rahatsız edeceğiz dediler. Pencerenin içine iskarpela ile yatak açtılar, pirinç bir plaket çaktılar. “Büyük besteci Paul Hindemith, vefatı 1967, Yale’de müzik profesörü iken bu köşede oturmayı severdi.”

Oradan tanışıyoruz.

O kütüphanede Londra Times’ın 1700 bilmem kaçtan beri, New York Herald ile Times’ın 1800’lerden beri mikrofilm arşivleri vardı. Bir ara oturdum, Fransız İhtilalini baştan sona gazete haberlerinden okudum. Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında ABD basınında çıkan Türkiye’yle ilgili yazıları taradım. İnternetin olmadığı çağda büyük nimetti, şimdi gerçi çoğuna online ulaşabiliyorsun.



6 Haziran 2017 Salı

Emperyalizm


“Emperyalizm” İngiliz dış politikasında yanlış ve küstah olan her şeyin genel etiketi olarak siyasi sloganlar tarihindeki seçkin mevkiine yükseldi.


Geçen günkü yazıda “emperyalist” kelimesini alışılmadık bir bağlamda kullandım, vatandaş dumur oldu. Az daha açalım isterseniz.

TANIM 1: Ortaçağda İtalya’da imparatorcu – papacı mücadelesinde imparatordan yana olanlar.

Alman hükümdarları 963 yılından itibaren Roma İmparatoru unvanını taşıdılar, İtalya’daki irili ufaklı beylikler ve şehir devletleri üzerinde egemenlik iddia ettiler. Papa zaman zaman buna ayak uydurdu; zaman zaman anti-Almancı direnişin öncülüğünü üstlendi. İtalyan toplumu şimdiki Suriye iç savaşına rahmet okutacak karmaşıklık ve kanlılıkta hiziplere bölündü. Hatta Dante bu yüzden vatanı Floransa’dan sürgüne gitti, hasretinden şair oldu.

O bağlamda Ortaçağ tarihçilerinin kullandığı “emperyalist” çağdaş bir deyim midir, tarihçi jargonu mudur emin olamadım şimdi. Du Cange sözlüğü elimin altında olsa bakar şıp diye söylerdim.

TANIM 2: Fransa’da 1850’lerde Louis Bonaparte’ın imparator olmasını destekleyen ve 1852’de yapılan referandumda – pardon plebisitte – “evet” oyu verenler. Zıddı royalist (kralcı) veya cumhuriyetçi.

Bonaparte Napolyon’un yeğeni idi. 1848’de cumhurbaşkanı seçildi. Amcası gibi imparator olma sevdasına düştü. “Büyük Fransa” vaadiyle geldi, Avrupa’da herkesi ürkütüp kendine düşman etti. Afrika’ya el attı. Banka ve borsa oyunlarıyla bir zümreyi zengin etti. Sonunda Almanların sabrı tükendi, 1871’de vurup tepelediler. Son yıllarını Londra’da sürgünde geçirdi, anılarını yazdı.

TANIM 3: İngiltere’de 1857-58’i izleyen yıllarda Benjamin Disraeli liderliğinde Muhafazakâr Partinin kolonileri – özellikle Hindistan’ı – merkezi yönetime entegre etme politikasını savunan kimse.

Hindistan’daki İngiliz egemenliği o tarihe dek bin bir türlü özel imtiyaz, antlaşma ve fiili durumdan oluşan bir yamalı bohça idi. Delhi’de teorik olarak halâ Hindistan’ın üçte ikisine hükmeden Sultan oturuyordu. Yeni politika gereği sultanlık lağv edildi, genel vali atandı, Kraliçe Victoria’ya mutantan bir törenle Hindistan İmparatoriçesi tacı giydirildi. “Fransa’nın var, bizim neyimiz eksik” düşüncesi bunda rol oynamış mıdır, şimdi detay hatırlamıyorum.

Muhafazakârlar “emperyalizm” bayrağını kaldırınca haliyle Liberaller de oradan yüklendiler. 1876 seçimleri Disraeli ile Liberal lider Gladstone’un epik mücadelesine sahne oldu. Gladstone ahlaklı dış politikanın, İrlanda özgürlüğünün ve tüm ezilen halkların bayraktarı olarak ringde yerini aldı. “Emperyalizm” İngiliz dış politikasında yanlış ve küstah olan her şeyin genel etiketi olarak siyasi sloganlar tarihindeki seçkin mevkiine yükseldi.

O gün bu gündür biliyoruz ki emperyalizm,
a)       kötüdür,
b)      İngiliz (ve müteselsilen Amerikan) bir şeydir,
c)       belirgin bir anlamı yoktur, ne demek istersen o anlama gelir.

1 Haziran 2017 Perşembe

Acil Follower Aranıyor [Tavit Nişanyan'dan ]

Ortanca oğlum Tavit (16) birkaç hafta önce Quora isimli sitede muhtelif konular üzerine kısa yazılar yayınlamaya başlamış, kısa sürede epey sükse yapmış. Güzel yazıyor kerata, kuvvetli gözlem yeteneği var. Arada mikrofonu ailenin diğer fertlerine bırakmak gerek. 

Bilmeyenlar için, Quora şöyle işliyor: Biri ortaya soru atıyor, herhangi bir site kullanıcısı bu soruya kısa bir metinle cevap veriyor. Korkarım tamamı İngilizce.  

Tavit'in diğer yazılarını okumak ve takip etmek isterseniz link şöyle. "Upvote" vermeniz veya takip etmeniz çok makbule geçecektir.
https://www.quora.com/profile/Tavit-Nisanyan


Have you ever ruined someone’s life?

Have I ever ruined someone's life? No. No I haven't. What I did was not just ruining someone's life. It was not even comparable to ruining a life.
Because what I did was worse than ruining a life. I destroyed the life of someone who loved me, and whom I loved back. I destroyed the life of someone who trusted me with his everything, but I took it, spat on it and flushed it down the toilet.
And not a day has gone by that I haven’t thought of him, because he left me, and I never spoke to him again.
You see, few years ago I met someone very special to me. When I was younger, I lived in a small town where the people were old, the air was stale and I was a mere boy, so full of life. All I needed in life back then was someone I could spend time with, and someone who would appreciate me. I guess I could say that I was lonely.
This is where Tom (let’s call him that) comes into the story. One morning, when I was routinely walking to the grocery store to get some bread, I saw Tom playing by himself. I couldn’t believe my eyes! Finally, I thought, someone I can speak to, and be friends with, here, in my town!
I shyly approached Tom, and as I walked towards him, I noticed that he had blonde hair and green eyes, features unknown to Turkish boys. I saw him smiling at me, and I smiled back. Very soon, we had started to talk, and before we knew it we found ourselves deeply immersed in children’s games. Being with Tom, everything felt so natural, as if he were made for me, and I for him. Tom was beautiful, both inside and out.
For the next whole year, Tom and I were inseperable. We would spend whole days together, watching movies, playing, and there was not a single day that Tom didn’t stay over at my house.
But even in our pure world of juvenile happiness, not everything was perfect. Every time Tom went home, he came back badly bruised. He never told me why, but one day I saw it with my own eyes. His mother was abusing him. This made me feel all the more responsible for his well being.
So you ask, what could possibly have happened that would bring such a tragic ending to such a profound friendship?
It was all my fault.
I wanted to protect Tom, but I took him for granted.
You see, I was crazy about Tom’s physical appearance to the point where I couldn’t stop looking at him. He had the most impressive green eyes I have ever seen, with the bright golden locks of an angel, but most importantly, Tom was very chubby. Almost obese, some could say. I found this irresistibly cute.
I betrayed him three times.
Even though he was dependent on me, I took away one of the only things that made him happy in life.
You see, Tom had an unusual fondness for milk. In fact, he was so obsessed with the creamy delight that sometimes, he would come to my house just to get milk and then he would go away. And so I thought of a genius idea. I decided that every time he asked for milk, I would sneakily put some mayonnaise in it, because this would make him gain a lot of weight. I thought he wouldn’t even notice the difference.
Well, Tom didn’t speak much and I was 11, but I knew something was wrong. Tom knew what I was doing. He also knew that I knew that he was aware of this.
He never said anything about it directly, but one day, he hurt me really bad. We were having a small argument, and he slapped me right across the face and he didn’t come back for a week.
He never asked for milk again.
I made a new best friend
As you could probably have guessed by now, my friendship with Tom was very special. We weren’t only best friends, but we were also each other’s only friends.
Tom was heartbroken about the mayonnaise, but he still loved me.
He was shattered when I brought home a new best friend. To make it worse, Tom did not get along with my new friend whatsoever. He tried to make me choose between him or her. I did not make a choice.
He thought I didn’t love him anymore.
I took something from him that I can never give back.
As we grew older, I felt that Tom was becoming more violent. I mean we all were, as puberty was approaching fast, but this was different. I don’t mean to sound discriminatory in any way, but it almost felt as if he was turning into one of… his people…
This is why I thought it was time that I took Tom to the doctor. There was only one cure for such inexplicable emotional transformation. Castration.
And so I watched Tom close his eyes for the last time as a man. When he woke up, he knew nothing would ever be the same. His best friend had forced him to become a eunuch.
The problem is, Tom was homophobic.
Tom’s world had been ruined entirely. Life had stolen all of his friends, his family, his happiness, his milk and unfortunately, his balls.
Tom gave up. He no longer played with me, no longer got out of bed, and he no longer cared for anything. I couldn’t even wipe the profound sorrow off his face by offering to tease him with a string. He was, by all definitions, in depression.
One night, a strange, mystical sense woke me up. I went downstairs to find a glass of milk, empty. Rocky, the way Tom liked it. Next to it I saw an ashtray. A half eaten kitty cracker. Tom had left.
I quickly ran to the door as the memory of every good moment we ever had flew through my heart like a bullet. Tom was there, walking away, crying.
He looked at me one last time. With his eyes, he said, and I quote, “I can’t.”
When he turned around I saw that he had eaten my hamster.
I did not try to stop him. I couldn’t. Being attacked by him would shatter me. I am a God damn coward, and I couldn’t stop him. I couldn’t just tell him that I loved him. I couldn’t ask for a second chance. I let him down, and now he is paying for it.
So yes, I destroyed someone’s life.
(This is Tom before I betrayed him.)
Edit: Whether by luck or fate, I saw Tom today. He was doing worse than I imagined.
As you can see, he now works in a soup kitchen, spending his days begging, eating leftovers.
He was heavily intoxicated.
This breaks my heart.