20 Kasım 2017 Pazartesi

Türkçe tarihi 7: "Türkler" nece konuşurdu

İki örnek verelim. 

İlki Kırşehir’deki türbesi halen ziyaret edilen sufi şair ve şeyh Gülşehri'nin Mantıku't-Tayr çevirisi. Gülşehri Feridüddin Attar’ın Farsça klasiğini H 717 (M 1317)’de Türkçeye çevirmiştir. Türkiye Türkçesinin kesinlikle tarihlendirilebilen ilk eseri kanımca budur. [Eleştirel edisyonu: Aziz Merhan, Die 'Vogelgespräche' Gülşehrīs und die Anfänge der türkischen Literatur, Göttingen 2003]

Eserde belirttiğine göre Gülşehri namlı bir tarikat önderi ve tekke sahibidir, çok müridi vardır, evinde her gece “sema” (dinleti? raks?) düzenlenmektedir. H 701 (M 1301) tarihinde Farsça Felekname’yi yazmıştır. Bununla – kendi ifadesine göre – çok ün kazanmış, şairlikte Farsçanın büyük ismi Şirazlı Sa’di ile kıyaslanmıştır. Farsçada başarısını kanıtladıktan sonra şimdi Türk diliyle söylemeye karar verir. Farsçasından geri kalmayan bir başarıya ulaşmayı ümit eder. Bütün ilim ıstılahını (ilmi/tasavvufi terminolojiyi) Türkçede kullanmak suretiyle o güne kadar benzeri görülmemiş bir ustalık sergiler:

Çün Falaknāme düzetdük şāh-vār
Pārisīce taḫt u tācı zar-nigār
Türk dilince daḫı tāzīden latīf
Mantıku’t-Tayr eyledük aŋa harīf
Ben bu türkī defterin çün dürmeyem
Parısīsiy-ile değşürmeyem
Kimse böyle tatlu söz söylemedi
Kimse bundan yéğ kitāb eylemedi

Burada çarpıcı olan husus, yerel üne sahip Kırşehirli bir tarikat önderinin Farsça eser yazması ve bu eserle popüler olmasıdır. Emperyal Osmanlı’nın aksine, 14. yy Kırşehir’i mütevazı bir şehir devletidir. Egzotik dillere meraklı bir saray çevresinin bulunması ihtimali yoktur, ve eser zaten böyle bir çevreye hitap etmemektedir. Şair müritleri olan ve her gece evinde toplantılar düzenleyen, dolayısıyla siyasi etkinliğe sahip biridir. Bundan, 14. yy ilk yıllarında Kırşehir ahalisinin – en azından ikinci dil olarak – Farsça bildiği, Farsça popüler şiire rağbet ettiği, ve – en azından – dini ve edebi sohbette Farsçayı tercih ettiği sonucunu çıkarıyoruz.

Şairin 1317’de, ilerleyen yaşına rağmen Türkçe yazmaya girişmesi kişisel bir hevesin veya geç uyanan bir milli duygunun ürünü olabilir mi? Zayıf olasılıktır. Tekil bir vaka olsa belki olabilirdi. Ancak tam olarak aynı yıllarda, Kütahya ve Tire’den Tebriz’e, Kahire’den Musul’a, Volga boyundan Semerkand’a kadar uzanan bir coğrafyada çok sayıda yazar ve şairin aynı hevese kapılmış ve çok kısa sürede şaşılacak sayıda Türkçe eser üretmiş olmaları, olayda kişisel tercih veya tesadüften başka toplumsal veya siyasi faktörlerin de etkili olabileceğini düşündürür.
  
Codex Cumanicus

İkinci örnek, bugünkü Ukrayna’da yaşayan Kuman Türklerinin dili hakkında 1303 yılında isimsiz bir İtalyanın yazdığı el kitabıdır. Tek nüshası eskiden Venedik’te (halen Vatikan Kütüphanesinde?) bulunan eseri Macar Türkologu Géza Kun Codex Cumanicus adıyla yayınlamıştır. [Comes Géza Kun, Codex Cumanicus Bibliothecae ad Templum Divi Marci Venetiarum, Budapest 1880.]

Kitabı kaleme alan kişinin dil konularına vakıf ciddi bir araştırmacı olduğu ve muhtemelen siyasi bir misyonla Kuman ülkesinde bulunduğu anlaşılmaktadır. İmlası son derece özenli, kelime seçimleri akılcıdır. Eserini Kuman ülkesiyle ilgilenecek Avrupalı tüccar ve resmi görevlilere yardımcı olmak amacıyla yazmıştır.

Kun edisyonunda metnin 235 sayfa tutan ana gövdesi, konulara göre ayrılmış kelime listelerinden ibarettir. Açıklama kolonu yer yer Latince ile karışık sevimli bir Ortaçağ İtalyancasıyla verilmiş, karşılığında Farsça ve Türkçe eşdeğerler gösterilmiştir. Farsça ve Türkçe fiil çekimlerine ilişkin bir bölüm, Türkçe atasözleri listesi ve bir dizi Katolik duasının Türkçe çevirileri eklenmiştir. Metnin sonunda, muhtemelen Kuzey Avrupalı bir tüccar olan ve fazla eğitimli olmadığı anlaşılan biri eliyle ilave edilmiş Türkçe-Almanca kelime ve deyimler listesi vardır.

Kuman Türklerinin diline ilişkin bir kitapta neden Farsçaya yer verdiğine ilişkin yazar bir açıklama yapmamıştır. Çıkarabileceğimiz en makul sonuç, Karadeniz’in kuzeyindeki Don havzasında yaşayan Kuman Türklerinin 14. yy’ın ilk yıllarında Türkçe ve Farsça iki dilli oldukları, ya da en azından Kuman ülkesinde Fars dilinin bir misyoner-seyyahı ya da ticaret adamını ilgilendirecek denli yaygın kullanımda olduğudur.

Codex Cumanicus’un aktardığı leksikal malzeme üzerinde şu gözlemleri yapabiliyoruz:

1. Türkçe ve Farsça söz hazinesi yüzde yirmiyi bulan bir oranda ortaktır. Bu ortaklıkta, her iki dilde kullanılan Arapça kökenli kelimeler (maymun, layık, ikrar, nakş, nokta, sarraf, ḫaber, hüküm, nimet, attar…) ve Türkçeleşmiş sayılan çok sayıda Farsça kelime (cömard, çarsu, çuwaldus, ḫoros, incir, cigar [ciğer], marwimak [mercimek], rawand, şaftalu, şişa, brinç, bazar…) belirleyici roldedir. Yanısıra daha az sayıda olmak üzere Farsçada kullanılan Türkçe kaynaklı kelimeler de vardır (çerçi, ordu, göbek…).

2. Çok sayıda örnekte ‘Türkçe’ olarak verilen sözcük aslında Farsça kaynaklıdır. ‘Farsça’ başlığı altında ya bir başka Farsça deyim (Fa: hemtā = Tr: çift; Fa: ḫişt = Tr: çirkin; Fa: gulinar = Tr: kiras; Fa: mūm = Tr: çirak) ya da bir Arapça alıntı (Fa: sanaat = Tr: pīşe; Fa: sahrā = Tr: meydān; Fa: haywān = Tr: cānāvar) gösterilmiştir.

3. Bazı Farsça kelimelere karşılık olarak ‘arı Türkçe’ karşılıklar gösterilmiştir: Fa: osta = Tr bilişman; Fa: nardouan (nerdüwan, merdiven) = Tr: ağıngıç; Fa: tawa = Tr: yağlağu; Fa: ustura = Tr: yülüngüç; Fa: hawan (havan) = Tr: töğgüç (döğgüç); Fa: kīsa (kese) = Tr: yancık; Fa: ayna = Tr: gözgü; Fa: digar (diğer) = Tr: özga (özge); Fa: drust (dürüst) = Tr: köni; Fa: dastara (testere) = Tr: biçki; Fa: amrud (armut) = Tr: kertme, Fa: mīva (meyve) = Tr: yemiş. Ancak sözlüğün tümü incelendiğinde, Farsça çoğu sözcüğün aynı rahatlıkla Türkçede de kullanıldığı anlaşılmaktadır. Örneğin murator karşılığı olarak Türkçe diwar ostası verilmiştir. Benzer örneklerin çoğunda, Türkçe gündelik pratikte hangi seçeneğin (yani Farsça sözcüğün mü, arı Türkçe eşdeğerinin mi) daha sık kullanıldığı hakkında bir fikir edinmek güçtür.

*
Üçüncü örneği maalesef es geçmek zorundayız. [Yenipazar Cezaevinde kullanabildiğim kaynaklar çok kısıtlıydı; bugün Samos’ta da arşivim ve kitaplarımın çoğundan yoksunum. Aradığım kaynak yanılmıyorsam 13., belki 12. yy’a ait bir Bizans yazarı. Tarihçi değil bir tür sosyal yorumcu ya da dedikoducu diye kalmış aklımda. “İstanbul’da yetmiş iki dil konuşulur” tezini örneklemek için Latinden, Rustan, Araptan, Sırptan, Ermeniden birer kalıp cümle aktarıyor. ‘Skythia’lının (yani Don veya Volga tarafından gelenin) cümlesi Türkçe. Yanlış hatırlamıyorsam ‘Kapadokya’ gibi bir isim verdiği ülkeden geleninki – Farsça! Bilen veya bulan olursa makbule geçer.]

Diglossia mı? Türkler nece konuşur?
Saydığımız örnekler, son yıllarda sosyolinguistiğin moda kavramlarından olan diglossia’yı akla getirmektedir.

Yaygın varsayımın aksine, insanoğlunun doğal hali tek-dillilik değildir. Dünyadaki insanların sayısal çoğunluğu, işlev ve statü açısından ayrışmış iki veya daha fazla dilin bir arada kullanıldığı toplumlarda yaşarlar. Bireyler küçük yaştan itibaren bu dilleri öğrenerek büyürler; dillerden herhangi birini ‘yabancı dil’ olarak algılamazlar.

Bir dil genellikle evde ve tarlada konuşulan ‘aşağı’ dildir; kadınlarla, çocuklarla ve ailenin – hizmetkâr, evlatlık, besleme, dul kadın gibi – bağımlılarıyla iletişim ortamıdır. Diğeri kamusal alanda, okulda, dini toplantılarda ve toplu oyunlarda kullanılan ‘yüksek’ dildir. Erkekler çoğu zaman aralarında bu dili konuşmayı tercih ederler; onu iyi bilmeyi bir prestij meselesi olarak görürler. Yabancıların bulunduğu ortamlarda aşağı dilin telaffuz edilmesi ‘ayıp’ ya da ‘tuhaf’ sayılır; çoğu zaman utanma ve gülme duygusu uyandırır. Aşağı dili yüksek dilden kelime ve deyimlerle beslemek olağandır; buna karşılık yüksek dile aşağı dilden alıntılar karıştırmak ‘cahillik’ hatta ‘saygısızlık’ sayılır. Yazı faaliyeti doğal olarak yüksek dilde sürdürülür. Aşağı dilde yazı yazmak, iç çamaşırıyla sokağa çıkmak gibi, usul ve erkâna aykırı bir davranıştır; insanlar böyle bir şey yapsalar dahi sözünü etmekten hoşlanmazlar. Aşağı dilin edebiyatı sözlüdür; türkülerde ve masallarda kendini gösterir. Ender olarak, belki ‘ayıp’ fıkralar ya da köylülere has gülünç deyişleri aktarmak, ya da yabancıları ilgilendirmeyen yerel konuları tartışmak için yazıya baş vurulur.

Günümüzde Sahra-altı Afrika ile Güney ve Güneydoğu Asya halklarının ezici çoğunluğu, iki ya da daha çok dilli sistemlerde yaşamaktadır. Çin halkının yarıdan fazlası ulusal dille karşılıklı anlaşmaya izin vermeyen yerel diller konuşur. Yüzlerce yerel dilin konuşulduğu Endonezya’da, ulusal dil küçük bir başkent eliti dışında herkesin ikinci dilidir. Dünyanın en çarpıcı linguistik haritalarından birine sahip olan Dağıstan’da halk 24 civarındaki yerel dile ilaveten, çarşı dili olarak üç bölgesel dilden birini (Avarca, Darğınca ve Lezgice), üst düzey iletişim dili olarak Rusçayı, ve ayrıca bazen Kumık Türkçesini bilir. İsviçre’nin Romanş halkı eğitim ve edebiyat dili olarak Orta çağlardan beri İsviçre Almancasını kullanırlar.

İran halkının yirmi milyona yakın bölümü özel hayatta Azeri Türkçesi konuşurken, kamusal ve ticari hayatta Farsça kullanırlar, Farsça yazarlar ve Fars dilinde zengin bir edebi yaşam sürdürürler. Tebriz ve Urmiye gibi Batı İran kentlerinde Türkçe bilmeyen hemen hiç kimse olmadığı halde, yazılı Türkçenin izine tesadüf edilmez. Bu durum sadece yasal kısıtlamalarla açıklanamaz. Türkçe konuşan halk Farsçayı da kendi anadili olarak algılamakta ve yazılı iletişimi, okullarda talim edilen bu anadili üzerinden sürdürmeyi doğal saymaktadır.

1070 ile 1300 yılları arasında Anadolu’da Türkçe yazılı üretimin olmayışı böyle bir diglossia vakasının yansıması mıdır? Yani mutfaklarında ve hizmetçi odalarında Türkçe konuşan bir toplum, kültürel üretimini Farsça (ve akademik ve dini konularda Arapça) yapmayı mı tercih etmiştir?

Yoksa daha radikal bir ihtimali değerlendirmeliyiz? Anadolu’da Malazgirt’ten sonraki iki yüz yılda gerçekte hangi dilin konuşulduğunu bilmediğimizi itiraf mı etmeliyiz?

Cevabı tahmin ve hissiyatla verilebilecek sorular değildir bunlar. Edebi ve epigrafik kaynaklardaki ipuçlarını didik didik etmek gerekir; yer ve kişi adlarının derinlemesine incelenmesi gerekir; muhtemelen arkeoloji ve genetikten de yardım istemek gerekir. Burada yapabileceğimiz şey sadece doğru soruları sormaktan ibaret.

Osman Kavala ile Peru'da

Google Earth’ten Piura, Peru diye bak. Maps olmaz, dağları üç boyutlu görmek için Earth lazım. Beş yıl önce son baktığımda çözünürlük çok düşüktü, bir şey anlaşılmıyordu. Şimdi teker teker evlerin bahçesindeki çalıları sayabiliyorsun.

Şimdi kuş uçuşu 120 km doğuda Huancabamba’yı bul. 1981 Ağustos ayının ilk haftasında ilk karım Corinna-Barbara, Osman Kavala, üçümüz dağdaki Kızılderili şifacıları görmek için oraya gittik. Tek ulaşım aracı günde bir tane kalkan açık kasa kamyondu. Sabah kalkar dediler, 12’de ancak yola çıktı, 142 km yolu tam on dört saatte aldı. Sabah ikide vardık.

Yol değişmemiş, otuz yedi sene önce neyse o: iki aracın birbirini geçemeyeceği, toz toprak, çamur batak bir patika. Canchaque’den yukarı tam üç bin metre dikey. Harbi dikey: bak oradaki fotoğraflara, görürsün. Tepede (3200 metre) hava beş altı dereceydi. Aşağısı tropik ülke, üstümüzde yazlık gömlekle şort, kamyon kasasında az kalsın soğuktan geberiyorduk.

Huancabamba’da o zamanlar tek otel, Sultan Palamut’tan kalma kolonlu avlulu bir handı, Plaza de Armas’ta kilisenin çaprazında, yanılmıyorsam  5°14'18.44"G 79°27'2.62"B olabilir, şimdi kapanmış ya da değişmiş, şehirde üç tane çirkin apartman otel açılmış. Sahibinin kızı Doris Guerrero Guerrero öğretmen sendikasındaydı, sonradan Acción Popular partisinden milletvekili seçildi, iki yıl sonra Lima’da buluştuk, bana epey yol gösterdi.

Huancabamba’dan kuzeye beş altı saat yürüyüşle Guarguar köyü. Şimdi görebildiğim kadarıyla ham da olsa araç yolu açılmış. O zaman ancak yayan ya da katırla gidiliyordu. 2000 metre rakımdan 3150’ye yürümek her babayiğidin harcı değil. Ben ciddi ciddi “beni burada bırakın öleyim” dediğimi hatırlıyorum. Osman’la C-B ittiler, kaktılar, yürüttüler.

Ertesi gün bulutlar içinde üç saat daha yürüyüp Laguna Shimbe,  5° 3'3"G 79°27'44"B. Tamamen büyülü bir yer, sanırım doğal konum açısından dünyanın en çarpıcı köşelerinden biri olmalı. “Buraya ilk gelen beyaz adam biziz” duygusu da cabası.

Orada maruz kaydığımız kılıçlı, akıl bükücü müstahzaratlı ayini Aslanlı Yol’da anlatmıştım. Alın, okuyun.

Yıllar sonra, İngiliz basınında en sevdiğim yazar olan Matthew Parris’in Peru seyahatini anlattığı Inca Cola adlı kitabını okudum. Ne görelim? Aynı sene aynı koşullarda aynı köyleri dolaşmamış mı? Guarguar’da değil ona benzer bir başka köyde kalmış. Benim gözlüğümden görünenleri görmüş, benim anlatabildiğimden daha iyi anlatmış. Çok şeker bir kitap, onu da okuyun.

(Not: Resimler benim değil. http://www.zigeiner.de/?p=1194 adresinde buldum. Alman bir çocuk, benzer şeyler anlatıyor.)

19 Kasım 2017 Pazar

Türkçe tarihi 6: Yunancadan gelen

Arapça ve Farsçada (Eski) Yunanca alıntılar
Bu kategorideki sözcüklerin bir kısmı İslam-öncesi dönemde Fars ve Arami kültürlerine malolmuş, fakat daha büyük bölümü İslam uygarlığının parlak çağında (9-11. yy) Yunancadan Arapçaya ithal edilmişlerdir. Rum kültürünün tartışmasız olarak üstün sayıldığı alanlar (tıp ve botanik, mekanik, nümizmatik, felsefe), doğal olarak, daha geniş temsil alanı bulmuştur.

Şark dillerindeki Yunan etkisini burada derinlemesine ele alamayacağız, ancak Şark dillerinden Türkçeye alınan Yunan kökenli sözcükleri listelemekle yetineceğiz. Aralarında tarım ürünleri (afyon, fındık, maydanoz, tarhun), mekanik ve teknik yenilikler (defter, erganun, fanus, kapan, kilit, mancınık, usturlap), egzotik ürünler (iksir, pelesenk, safir, tavus, tiryak, topaz, yakut), bilimsel kavramlar (balgam, baytar, cins, esîr, felç, felsefe, heyula, hülya, iklim, kimya, okyanus, safsata), ölçü ve para birimleri (dirhem, kırat, okka, pul) göze çarpar. Abanoz, kefen, tavus gibi birkaç örnekte Yunan dili, eski Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları ile İslam kültürü arasında köprü rolü oynamıştır.

Bu sözcükler Türkiye Türkçesinin ilk aşamalarında (14.-15. yy) Türkçe yazı diline kabul edilirler. Dolaysız kaynak Farsça ve Arapça olduğu için ‘yüksek kültüre’ ait sayılırlar. Doğrudan Yunanca alıntıların aksine, edebi dilde serbestçe kullanılırlar.

abanoz, afyon, badya, balgam, baytar, beled/belde, bez, bukalemun, burç, cins, coğrafya, defter, dirhem, erganun, esîr [eter], fanus, felç, felsefe/feylesof, fener, ferace, fındık, fırın, firdevs, haraç, hardal, helezon, heyula [Aristoteles felsefesinde materia], hindiba, hoyrat, hülya/malihülya, iblis, iklim, iksir, İncil, kalem, kalıp, kamus, kantar, kanun [yasa], kanun [bir çalgı], kapan [büyük tartı], karnabahar, kasır, kayser, kefen, kerrake, Kıpti, kırat, kırtas, kıstas, kilim, kilit, kimya, kulübe, küme, lağım [kuşatma tüneli], lenger [gemi demiri], mancınık, maydanoz, mendil, mercan, melhem/merhem, musiki, namus, navlun, okka, okyanus, patrik, pelesenk, piyale, pul, ruam, safir, safsata, sandal [nalın], sandık, santur, semender, sınıf, sırat, sim, simya, soytarı, sufi, süleğen, taflan, tarhun, tavla [ahır], tavus, tılsım, tiryak [uyuşturucu], tomar [kitap rulosu], topaz, ustura, usturlap, varta, yakut, zebercet, zevc/zevce, zünnar (102)

Bizans devletinden kalan
Bizans pratiğinden Türkçeye devralınan üst düzey kültür kavramları sayıca çok az olup, tümü Anadolu’nun Türkleşmesinin en erken aşamalarında, her halükârda İstanbul’un 1453’teki fethinden önce benimsenmiştir. Rumca avthéntis (hoca) deyiminden alınan Osmanlı hitap sözü efendi en dikkat çekici olandır. “Uç bölgesi, serhat” anlamına gelen synoria Türkçeye sınır, resmî devlet Latincesinden Bizans bürokrasi diline geçen komérkio (commercium) ise gümrük olarak aktarılmıştır. Yunan kültürünün tipik unsurlarından olan limên (liman) sözcüğü de burada anılabilir.

Rum = köylü, balıkçı, yapı ustası
Anılan istisnalar dışında bugünkü Türkçede yaşamını sürdüren Rumca kaynaklı 350 dolayında sözcüğün hemen hepsinin gündelik hayata, tarım ve balıkçılığa ve çeşitli sanat kollarına ait somut nesne, alet ve malzeme isimleri olması dikkati çeker. Bir tek belki sıra sözcüğü dışında, Rumcadan üst düzey soyut kavramlar alınmamıştır. Demet, kambur, loğusa, falaka ve salya gibi dört-beş sözcük dışındakilerin tümü, spesifik sanat ve meslek dallarına ve ev yaşamına ait düşük prestijli kültür kavramlarıdır.

Tarım, bu listede tahmin edileceğinden daha önemli bir yer tutar:

Tarım terimleri: anadut, dirgen, düven, evlek, fışkı [hayvan dışkısı], fidan, fide, filiz, fol/folluk, gübre, herek, hoyrat [köylü], ırgat,  kirizma, külüstür [domuz ahırı], kümes, mandal [tarla seti], mandıra, mil [alüvyon], nadas, nodul, pirina [zeytin çekirdeği], tırpan, üvendire (24)

Sayılanlar tarımsal yaşamdan genel dile az ya da çok nüfuz etmiş olan sözcüklerdir. Yerel ağızlarda bundan çok daha fazlası bulunabilir. Türk Dil Kurumu’nun Derleme Sözlüğü’nde Fırat’ın batısındaki illerden derlenen tarımsal terimlerin önemli bir bölümünün Rumca kaynaklı olduğu görülmektedir.

Tarımsal ürünler, ağaç ve kuş adları ve özellikle yaban otları alanında Rumca etkisi belirgindir:

Bitkiler, bitki ürünleri: ahlat, anason, araka, barsama, bezelye, biber, defne, domates, eğir, enginar, fasulye, fesleğen, fiğ, kenevir, kestane, funda, gebere, gerdeme, güren [kızılcık], ıhlamur, kantaron, karpuz, katran ağacı, kimyon, kiraz, kokina, kokoroz [mısır], köknar, küner, labada, lahana, mantar, marul, maydanoz, melisa, mersin [bitki], mezdeke [sakız], muşmula, mürver, ökse, palamut [meşe meyvesi], papatya, patates, pelit, pırasa, pırnal, radika, reçine, roka, terementi, tirfil

Hayvanlar: engerek, florya [kuş türü], iskete, ispinoz, kukumav, salyangoz, tahta kurusu [ < kurus].

Deniz balıkları ile diğer deniz mahsullerinin hemen hepsinin adları Rumcadan alınmıştır. Balıkçılık ve denizciliğe ait terimlerde de Rumca katkısı önemlidir.

Deniz ürünleri: ahtapot, akya, aterina, barbunya, çağanoz, çırçır, çinakop, çipura, çiroz, fangri, fok, hamsi, hani, horozbina, ıstakoz, iskorpit, ispari, istavrit, istiridye, istrongilos, izmarit, kalamar, karides, kefal, kerevit, kofana, koloridya, kolyoz, lahos, lakerda, lapin, levrek, likorinoz, lipari, lipsos, lüfer, melanurya, mırmır, mersin, midye, minakop, morina, orfoz, orkinos, palamut, papalina, pavurya, pünez [deniz kabuklusu], sardalye, sargos, sinarit, sübye [mürekkep balığı], sünger, tekir, tirsi, torik, trakonya, uskumru, vatoz,  vonoz, zargana (61)

Balıkçılık, denizcilik: anafor, babafingo, bodoslama, bucurgat, dümen, filika, halat, harita, ığrıp, ıskarmoz, kalafat, kangal [ip], kepez [denizde tek kaya], kerteriz, körfez, küpeşte, liman,  livar, lodos, lombar/lomboz, longoz, mendirek, moloz [dalgakıran], palamar, poyraz, safra [denge ağırlığı], sırtı, sütliman, şamandıra, tirhandil, voli, yakamoz, yalı, yeke, zoka (35)

Yapı tekniği ve ev mimarisi alanında Ermenice kaynaklı üç veya dört kelimeye karşılık, Rumca sözcük sayısı genel dilde yirmiyi, özel terminolojide birkaç düzineyi bulur. Ayrıca ev ve giyim eşyası, hayvan donanımı ve silah tekniği, yiyecek ve içecekler alanında Rumca önemli bir kaynaktır.

Yapı tekniği: avlu, balyoz/varyoz [büyük çekiç], düver, gönye, kiler, kiremit, küfeki taşı, mağaza, marangoz, mengene, musandıra, serander, sistre, takoz, temel, tonoz, tuğla, vernik

Ev ve giyim eşyası: anahtar, asfalya [sigorta], cımbız, çotra, fıçı, fırça, gerdel, güderi, güğüm, huni, ızgara, iskemle, karafaki, kavanoz, kavata, kelter, kerata [ayakkabı çekeceği], kerevet, kilit, kola [nişasta], kuka, kukla, kupa, kurna, kutu, leğen, mandal, oya, öreke, patik, prostela, savan [yatak örtüsü], sırma, somun, şırınga, takunya, üsküf (35)

Yiyecek ve içecek: duziko, bazlama?, fava, kokoreç?, papara, peksimet, pide, pilaki, rafadan, somun [ekmek], uzo

Hayvan donanımı, silah: gem, gönder, kundak [tüfek sapı], namlu, semer

Rum kültürüne ve yaşam tarzına ilişkin egzotik terimler özellikle dini kültür ve müzik/raks alanında yoğunlaşır. İlk grup Türkçede yüzlerce yıllık geçmişe sahip iken, ikinci gruptaki sözcüklerin (horon/hora haricinde) tümünün 20. yy’da alıntılanmış olması dikkat çekicidir.

Dini kültür terimleri: aforoz, ayazma, despot, diyakoz, drahoma, ekserhane, Hıristiyan, istavroz, kilise, manastır, metropolit, ortodoks, papaz, paskalya, piskopos, vaftiz, yortu

Müzik ve raks: buzuki, hora, horon, rebetiko, sirtaki, sirto, taverna

Nihayet İstanbul külhanbeyi argosunda, özellikle 19. yy ikinci yarısı ile 20. yy ilk yarısında Rumcanın adeta egemen konuma sahip olduğu görülür.

Argo: afili, aftos, angarya, barba, erkete, fasarya, fos çıkmak, kerata [şeytan], ketenpere, kıtıpiyos, kitakse, kodes,  kofti, kopil, madara, mandepsiye basmak, mastor, matiz, mavra, metazori, metelik, nato kafa, palikarya, pandik, paspal, saloz, zifos, zom olmak, zonta, zoraki, zula (31)

18 Kasım 2017 Cumartesi

Türkçe tarihi 5: Orta Asya'dan kalan

Kapsam
Eski Asya Türkçesinin (ETü) en kapsamlı yazılı belgesi olan Divan-i Lugat-i Türk (DLT) yaklaşık 7500 Türkçe sözcük içerir.  

Bunlar, 11. yy’ın ikinci yarısında Türkçe yazı dilinde kullanılan vokabülerin tamamı değildir. Çünkü Kaşgarî sadece köken bakımından Türkçe olduğunu düşündüğü sözcüklerle ilgilenmiş, cari dildeki yabancı alıntıları sözlüğüne almamıştır. Oysa daha o tarihte Türkçe yazı dilinde azımsanmayacak sayıda Arapça ve Farsça sözcüğün kullanıldığını, DLT’nin önsözündeki bazı ifadelerden ve onunla çağdaş olan Kutadgu Bilig (KB) metninden bilmekteyiz. Araba, kaplan, şeker gibi, Türkçede hayli eski olması gereken bazı sözcüklerin DLT’de yer almamasını da, muhtemelen bu sözcüklerin “yabancı” olarak değerlendirilmiş olmasına bağlamalıyız.

Yine de DLT’nin, en azından yazı Türkçesi açısından oldukça eksiksiz bir kayıt olduğu ortadadır. DLT’de yer almadığı halde başka yazılı kaynaklardan tanıdığımız Eski Türkçe sözcüklerin sayısı, basit varyantlar ve farklı yazımlar hariç, yüzü bulmaz. Elbette burada söz konusu olan yazı dilidir. Hiç yazıya geçirilmemiş olan Türkçe kelime hazinesi hakkında bir bilgimiz yoktur.

Eski Türkçeden kalan
DLT’de yer alan sözcüklerden 2500 kadarı, bazan radikal anlam ve/veya ses değişimlerine uğramış olarak da olsa, günümüz Türkçesinde kullanılmaktadır. Bunlardan 1500 kadarına Nişanyan Sözlük’te maddebaşı olarak yer verilmiştir. 1000 kadar basit türev (kanatlan-, kandır-, kapakla-, kapıl-, kapış-, kaplan-...) NS’de maddealtı olarak yer alır. Geriye kalan 5000 kadar sözcük bugün kullanımdan düşmüştür.

Aşağıda DLT ve diğer ETü yazılı kaynaklarda kaydedilmiş olup halen Türkiye Türkçesinde yaşayan sözcüklerin, güncel yazımla tam listesini görüyorsunuz. NS’de maddebaşı olmayan basit türevler sayılmamıştır.

acı, acı-, acık-, acun, aç, aç-, açık, ad, ada-, ağ-, ağ [bacak arası], ağ [tuzak], ağaç, ağı, ağıl, ağır, ağırla-, ağırşak, ağız, ağla-, ağrı, ağrı-, ahır, ak, ak-, akın, aksa-, aksak, aksır-, akşam, aktar-, al, al-, ala, alacık, alan, alçak, aldan-, aldır-, alıç, alın, alın-, alış-, alkış, alp, alt, altı, altın, altmış, am, amaç, ana, anaç, ancak, andız, angut, anır-, anız, anla-, ant, ara, ara-, ardıç, argaç, arı [saf], arı [böcek], arık [yorgun], arın-, ark [kanal], arka, armağan, armut, arpa, arslan, art, art-, artık, as-, as [kakım], ast, aş, aş-, aşağı, aşı [yama], aşı [boya], aşık [kemik], aşın-, aşır-, aşırı, aşla-, at, at-, ata, av, avuç, avun-, ay, aya, ayak, ayaklan-, ayart-, ayaz, aydın, aygır, ayı, ayık, ayıkla-, ayıl-, ayır-, ayırt, aykırı, ayran, ayrı, az, az-, azı, azık, bağ [düğüm], bağa, bağır, bağır-, bağırsak, bağışla-, bağla-, bak-, bakır, bal, bala, balçık, baldız, balık, balta, ban-, barçın, barın-, barış-, bark, bas-, basınç, baş, başak, başla-, başmak, bat-, batı, batman, bay, bayağı, bayıl-, bayrak, bayram, bekle-, bel, bele-, belge, belir-, belli, ben [birinci tekil şahıs], ben [ciltte leke], benek, bengi, beniz, benze-, beri, berk, berkit-, bert-, beş, beşik, bet [renk], betik, bey, beyin, bez-, bez [kumaş], bez [kabartı], beze-, bezek, bıçak, bıçılgan, bıçkı, bık-, bıldır, bıldırcın, bıyık, biç-, biçim, bil-, bile, bile-, bilek, bilezik, bilge, bin-, bin [sayı], bir, birey, birik-, bit-, bit [haşere], bitiş-, biz, boğ-, boğa, boğaz, boğum, bohça, bok, boncuk, boru, boş, boşa-, boy [duruş], boy [aşiret], boya, boya-, boynuz, boyun, boyunduruk, boz, boz-, boza, bozlak, bozuk, böğ, böğür, bölük, bön, börk, börü, bu, bucak, buçuk, buda-, budak, budun, buğday, buğra, buğu, bukağı, bul-, bula-, bulak, bulamaç, bulan-, bulut, buna-, bur-, burçak, burk-, burun, buruş-, but, buyruk, buyur-, buz, buzağı, büğrü, bük, bük-, bürümcük, bürün-, bütün, büyü, büyü-, büyük, büz-, car, cıngıl, cır, cibinlik, çabuk, çadır, çağ, çağla-, çak, çak-, çakır, çakmak, çal, çal-, çalış-, çan, çanak, çap-, çapak, çaput, çarçur, çarık, çarp-, çaşıt, çat, çat-, çatla-, çavuş, çek-, çekiç, çekirdek, çekirge, çemre-, çepiş, çeri, çevir-, çıban, çığır, çık-, çıkrık, çıldır-, çın, çıngırak, çiçek, çiğ, çiğdem, çiğit, çil, çile-, çim, çim-, çimen, çiş, çit, çivi, çivit, çiy, çiyan, çocuk, çok, çolak, çomak, çök-, çömçe, çömlek, çöp, çörek, çöz-, çubuk, çulluk, çük, dadan-, dağ, dağar, dağıl-, dağla-, daha/dahi, dal, dal-, dalak, dam, damak, damar, damga, damıt-, damla-, danış-, dar, darı, darıl-, davar, davran-, davul, daya-, dayak, dayı, daz, de-, dede, değ-, değer, değil, değirmen, değirmi, değiş-, değme, dek, del-, deli, delik, demin, demir, deniz, denk, densiz, depre-, der-, dergi, deri, derin, dernek, deş-, deve, devir-, dılak, dış, dışarı, dik, dik-, diken, dil-, dil, dile-, dilek, dilim, dilmaç, din-, dinle-, dip, dire-, direk, diri, diril-, dirsek, diş, dişi, dit-, diz, diz-, dizgin, dizi, doğ-, doğan, doğra-, doğru, doğu, doksan, doku-, dokun-, dokuz, dol-, dola-, dolu, dolunay, domuz, don-, don [giysi], don [buz], donan-, donat-, doru, doy-, dök-, döl, dölek, dön-, dört, döş, döşe-, döv-, dövme, dul, duman, dur-, durak, durgun, duru, durum, duy-, düdük, düğme, düğün, dün, dünür, dür-, dürt-, düş, düş-, düşün-, düve, düz, düz-, düzel-, ebe, ece, edik, eğ-, eğin, eğir-, eğit-, eğri, ek-, ekin, ekmek, eksik, eksil-, ekşi, el [organ], el [ülke], elçi, ele-, elli, elma, em, em-, emek, emekle-, emzir-, en [edat], en [genlik], ene-, enik, epri-, er, er-, erdem, eren, erendiz, ergen, eri-, erik, erin-, erinç, erk, erkeç, erkek, erken, erselik, erte, es-, esen, esin, esirge-, eski, eski-, esne-, esri-, eş, eş-, eşek, eşik, eşkin, et, et-, etek, ev, evet, evir-, evlen-, evren, ey, eye, eyer, eyle-, ez-, gece, gecik-, geç, geç-, geçit, geğir-, gel-, gelin, gemi, genç, geniş, ger-, gerek, geri, geriş, getir-, geviş, gevre-, gevrek, geyik, gez, gez-, gezi, gibi, gider-, gir-, git-, giy-, giyim, gizle-, göç, göç-, göğer-, göğüs, gök, göl, gölge, göm-, gömlek, gön, gönder-, gönül, gör-, göre, görümce, göster-, göt, götür-, gövde, göyün-, göz, gözet-, gözgü, gözük-, gücen-, güç, gül-, gülümse-, gülünç, gümüş, gün, gündüz, günü, gür, güt-, güve, güveç, güven-, güvercin, güvey, güz, haçan, hakan, han [hakan], handiyse, hani [nerede], hatun, haykır-, hörgüç, höyük, ılgın, ılı-, ılık, ırak, ırgala-, ırla-, ısı, ısın-, ısır-, ısırgan, ısıt-, ışı-, ışık, ışkın, ibibik, ibrik, iç, iç-, içeri, için, içki, içre, iğ, iğde, iğdiş, iğne, iğren-, iki, ikindi, ikircik, ikiz, il, il-, ile, ilen-, ilenç, ileri, ilet-, ilik [kemik içi], iliş-, ilk, im, imdi, imren-, in-, in [yuva], inan-, inanç, ince, inci, inek, ip, irdele-, iri, irin, irkil-, is, isilik, iste-, istek, iş, işit-, işle-, it, it-, iv-, iye, iyi, iz, kaba, kabak, kabar-, kabuk, kacak, kaç, kaç-, kaçkın, kadın, kağnı, kağşa-, kak, kak-, kal-, kaldır-, kalın, kalk-, kalkan, kamaş-, kamçı, kamış, kamu, kan, kan-, kanat, kanca [nasıl], kancık, kanırt-, kap, kap-, kapak, kapı, kapsa-, kar, kar-, kara, karamık, karanlık, karar-, karavaş, kardeş, karga, kargı, kargış, karı, karın, karınca, karış, karış-, karşı, karşıt, kart [eski], kasık, kasırga, kaş, kaşı-, kaşık, kat-, kat, katı, katık, katır, katlan-, kav, kavra-, kavşut, kavuk, kavun, kavur-, kavuş-, kavut, kay-, kaya, kaygı, kayık, kayın [hısım], kayın [ağaç], kayır-, kayış, kaymak, kayna-, kayrak, kaytar-, kaz, kaz-, kazan, kazan-, kazı-, kazık, keçe, keçi, keklik, kekre, kelebek, keler, kem, kemik, kemir-, kendi, kendir, kent, kepek, kerpiç, kert-, kes-, kez, kıl, kıl-, kılavuz, kılçık, kılıç, kılık, kımız, kın, kına-, kır, kır-, kırağı, kırk, kırk-, kırlangıç, kıs-, kısa, kısır, kıskaç, kıskan-, kısrak, kış, kışla, kıvan-, kıy-, kıyı, kıymık, kız, kız-, kızamık, kızar-, kızıl, kilit, kim, kip, kir, kiriş, kirpi, kirpik, kişi, kişne-, koç, kof, koğuş, kok-, kol, kolan, kolçak, koltuk, komşu, kon-, konuk, konut, kop-, kopuz, kork-, korkunç, koru, koru-, koş-, koşuk, kotar-, kov-, kova, kovuk, koy, koy-, koyu, koyun [hayvan], koyun [kucak], kök, kömür, köpek, köprü, köpük, köpür-, körpe, körük, köstebek, kötü, kötürüm, köz, kudur-, kuduz, kuğu, kul, kula, kulaç, kulak, kulun, kum, kunduz, kur-, kurak, kurbağa, kurgan, kursak, kurşun, kurt, kurtar-, kurtul-, kuru, kuru-, kurum [duman izi], kurut, kus-, kuskun, kuş, kuşak, kuşan-, kuşluk, kut, kuymak, kuyruk, kuyu, kuyum, kuz, kuzgun, kuzu, küçük, küf, kükre-, kül, küp, küpe, küre-, kürek, kürk, küs-, küskü, laçin, ne, nice, nite, nitelik, o, oba, obruk, ocak, od, oda, odun, oğlak, oğlan, oğul, ok, okşa-, oku-, ol-, olgun, oluk, on, on-, ona-, onar-, orak, oran, ordu, orta, ortak, orun, osur-, ot, otacı, otağ, otur-, otuz, ov-, oy-, oyna-, oynaş, oyun, öç, öd, öde-, ödünç, öfke, öğle, öğren-, öğün, öğür, öğüt, öğüt-, öksüz, öküz, öl-, öl, ölü, ölüm, ön, öp-, ör-, ördek, ören, ört-, örtü, örümcek, öt-, ötürü, öv-, övünç, öykün-, öyle, öz, özüt, pamuk, pars, pas, pat [darbe sesi], pek, pekmez, pınar, pıtrak, pire, piş-, pişi, porsuk, pus-, pus1, pusu, pürçek, saban, sac, saç, saç-, saçı, saçık, sağ, sağ-, sağdıç, sağrak, sağrı, sakak, sakal, sakın-, sakırga, sakız, sakla-, saksağan, sal, sal-, saman, san, san-, sancı, sansar, sap, sapla-, sar-, sarar-, sarı, sark-, sarmaş-, sarmısak, sarp, sars-, sası, sat-, sataş-, sav, sav-, savaş-, savur-, say-, sayı, seç-, seğir-, seki, sekiz, seksen, semir-, semiz, sen, ser-, serçe, serp-, sev-, sevgi, sevin-, sevinç, seviş-, seyrek, sez-, sı-, sıç-, sıçan, sıçra-, sığ, sığ-, sığın, sığın-, sığır, sığırcık, sık, sık-, sıkı, sına-, sındı, sıpa, sır [cila], sırça, sırı-, sırık, sırım, sırt, sıva-, sıvı, sıyır-, sız-, sızla-, sidik, siğil, sik, sik-, sil-, sili, silk-, sin-, sin [mezar], sindir-, sinek, sinir, sipsi, sirke [asit], sirke [bit], sivri, siy-, siz, soğan, soğu-, soğuk, soğur-, sok-, soku, sol, sol-, solak, solucan, somurt-, son, sor-, sorguç, soru, soy-, söbü, söğüş, söğüt, sök-, sömür-, sön-, söv-, söyle-, söz, su, suç, sun-, sungur, susa-, susak, suvar-, sülün, süngü, süpür-, süpürge, sür-, sürç-, sürt-, sürtük, sürü, süs-, süt, süz-, şak, şar, şaş-, şaşı, şiş-, şiş [sivri şey], şiş [şişik], taban, tak-, takır, tamu, tan, tanık, tanrı, tansık, tap-, tapu, tara-, tarak, tarkan, tarla, tart-, tartış-, tasla-, taş, taş-, taşak, taşı-, taşra, tat-, tat [lezzet], tat [İranlı], tavşan, tavuk, tay, tek, teke, tekerlek, tekne, temren, ten, tep-, tepe, tepele-, tepsi, ter, terki, terlik, ters, tetik, tezek, tık, tık-, tırmık, tırnak, tigin, tilki, tin, tipi, titiz, titre-, tok, toka, toklu, tokmak, tokuş-, tomruk, top, topalak, toprak, topuk, topuz, tosun, toy, toygar, toynak, toz, toz-, töre, törpü, töz, tuğ, tuğra, tulum, tunç, turna, turp, tut-, tutam, tutkun, tutmaç, tutuş-, tuz, tuzak, tükel, tüken-, tüket-, tümen, tüne-, türe-, Türk, türlü, tüt-, tütsü, tütün, tüy, uca, ucuz, uç, uç-, uçmak, uğra-, uğraş-, uğru, uğur, uğurla-, ula-, ulak, ulaş-, ulu, ulu-, ulus, um-, umut, un, unut-, urgan, us, usan-, uşak, utan-, utanç, uy-, uyan-, uyar-, uyluk, uysal, uyu-, uyukla-, uyuş-, uyuz, uz [usta], uza-, uzak, uzlaş-, uzun, üç, üleş-, ün, üre-, ürk-, ürper-, ürü-, üst, üstün, üşü-, üşür-, üşüş-, üt- [yakmak], üt- [yenmek], ütü, üvey, üvez, üz-, üzengi, üzere, üzerlik, üzüm, var, var-, ver-, vergi, verim, vur-, yabgu, yad, yağ, yağ-, yağı, yağır, yağız, yağmur, yahşi, yak-, yaka, yakı, yakın, yakış-, yala-, yalan, yalın, yalnız, yalvaç, yalvar-, yama, yama-, yaman, yan, yan-, yanak, yanıl-, yanıt, yankı, yanlış, yap-, yapağı, yapıldak, yapış-, yaprak, yar-, yar [bayır], yara-, yarak, yarasa, yaraş-, yarat-, yarım, yarın, yarış-, yarlık, yarpuz, yas, yasla-, yassı, yastık, yaş [nem], yaş [yaşam], yaşa-, yaşar-, yaşmak, yat-, yatak, yavan, yavaş, yavşak, yavşan, yavuklu, yavuz, yay, yay-, yaya, yayık, yayın balığı, yayla, yaz, yaz- [yazı yazmak], yaz- [yaymak], yazı, yazık, ye-, yed-, yedek, yedi, yeğ, yeğen, yel, yel-, yele, yem, yemiş, yemişen, yen-, yen, yenge, yengeç, yeni, yer, yer-, yeşer-, yeşil, yet-, yetmiş, yığ-, yığın, yık-, yıka-, yıl, yılan, yıldırım, yıldız, yılış-, yılkı, yıpran-, yır, yırt-, yiğit, yine, yirmi, yit-, yiv, yoğun, yoğur-, yoğurt, yok, yokuş, yol, yol-, yonca, yor- [yorumlamak], yorgan, yöre, yörük, yufka, yukarı, yular, yum-, yumak, yumru, yumruk, yumurta, yumuşa-, yun-, yunt, yurt, yut-, yuva, yuvarla-, yüce, yük, yüksek, yüksük, yülü-, yün, yürek, yürü-, yüz-, yüz [suret], yüz [sayı], yüzük (1498)

ETü kelime hazinesinin tematik analizi
Yukarıdaki listeyi dikkatli bir gözle ele alalım.

Listede 477 adet fiil vardır. Bu fiillerden sadece biri (yazmak [yazı yazmak]) ilkel Neolitik tarım toplumunun ötesinde bir kültürel evrim aşamasına işaret eder. En geniş yorumla belki iki fiil (evlen- [ev edinmek], kırk- [makasla koyun tüyü kesmek]) nispeten gelişkin bir antropolojik düzeyi veya karmaşık aleti varsayar. Diğer 474 fiil, herhangi bir kompleks teknolojiye, toplumsal örgütlenme biçimine ya da kültürel simgeye referansı olmayan temel biyolojik işlevlere aittir (acı-, al-, at-, bağır-, bul-, diz-, düş-, gör-, iç-, iliş-, kes-, kız-, kok-, öt-, sev-, söyle-, uyu-, ver-, yala-, ye-, yürü-…). Bir bakıma, insanoğlunun binlerce yıllık kültürel evriminin altında yatan biyolojik altyapıyı temsil ederler. Evrimin şafağındaki homo sapiens, henüz keskinleştirilmiş taşlar ve dal parçaları dışında herhangi bir aleti tanımazken, bu fiilleri (ya da eşdeğerlerini) anlamış ve kullanmış olsa gerekir.

Fiilden türetilmiş 300 dolayında adı bu fiillere ekleyebiliriz. Adların bir bölümü soyut eylemi, bir bölümü ise eylemi yapan özneyi ya da eyleme maruz kalan nesneyi ifade eder. Bir kısmı halen tanıdığımız fiillerden tanıdık yöntemlerle türetilmiştir (acı, açık, bozuk, dayak, değer, durak, göre, içki, kılık, kıyı, korkunç, olgun, sevgili, soğuk, tütün, verim, yarım…); bir kısmı bugün unutulmuş fiillerden türetilmiş, ya da artık şeffaf olmayan yapısal unsurlarla inşa edilmiştir (aşırı, bağ, bark, bütün, erk, ilk, kuyum, öç, öğüt, tarla, titiz, ütü, yanıt…).

Temel sıfatları (ak, al, az, berk/pek, boş, boz, çok, dar, değil, dek/denk, dik, düz, eski, eş…), yön bildiren sözcükleri (alt, ara, art, aşağı, aykırı, beri, dış, dışarı, geri, içeri, ileri, ön, ötürü, son, uç, üzeri, yan, yukarı…), zamirleri (ben, sen, o, bu, şu, kendi…), soru sözcüklerini (hani, kaç, kim, ne, nice, nite…), ve nispeten daha geç bir kavramsal gelişmeyi temsil eden sayı adlarını (bir, iki, üç … yüz, bin, tümen) burada insan dilinin “pre-kültürel” ya da paleo-kültürel altyapısı babında sayabiliriz.

Yüz dolayında isim, insan bedeninin kısımları, bedensel işlevler ve üreme süreci ile ilgilidir. Güncel Türkçede bu kategoriye giren sözcüklerin ezici çoğunluğunun (birkaç adet Farsça eklenti ve tıbbi uzmanlık terimleri dışında) ETü kökenli olması dikkati çeker.

ağ [bacak arası], ağız, alın, am, aşık [topuk yanı kemiği], avuç, aya, ayak, azı, bağır, bağırsak, baş, bel, ben [ciltte leke], beniz, beyin, bez [kabartı], bıyık, bilek, boğaz, bok, boy, boyun, böğür, burun, but, çıban, çil, çiş, çolak, çük, dalak, damak, damar, daz, deri, dılak, dil, dirsek, diş, dişi, diz, döş, eğin, el, erkek, et, eye, genç [bebek], göğüs, gönül [göğüs], göt, gövde, göz, ikiz, ilik, irin, kan, karı [yaşlı], karın, kasık, kaş, kavuk [mesane], kemik, kıl, kısır, kız, kızamık, kirpik, kişi, koyun, kol, koltuk, kulak, kursak, oğlan, oğul, öd, saç, sakak, sakal, sırt, sidik, siğil, sik, sinir, solak, süt, şaşı, taban, taşak, ten, ter, tırnak, tin [nefes], topuk, tüy, uca, uyluk, uyuz, yanak, yaş [ömür], yiğit [genç], yürek, yüz (105)

Yabani ve evcil hayvanlar ile hayvan bedenine ve üremesine ilişkin adlar ETü kelime hazinesinin bir diğer önemli bölümünü oluşturur. Bilinen evcil hayvanlar sığır, koyun, keçi, domuz, deve, at, eşek, köpek ve tavuktur. Yabani hayvan adları dağarcığının oldukça kısıtlı olması göze çarpar.

angut [bir tür ördek], arı, arslan, as [kakım], at, aygır, ayı, bağa [kurbağa], bal, balık, bıldırcın, bit, boğa, boynuz, böğ, börü, buğra, buzağı, cibin [sinek], çekirge, çepiş, çiyan, çocuk [hayvan yavrusu], çulluk, davar, deve, doğan, domuz, döl, düve, enik, erkeç, eşek, geviş, geyik, güve, güvercin, hörgüç, ibibik, inek, it, kanat, kancık, karga, karınca, katır, kaz, keçi, keklik, kelebek, keler, kılçık, kırlangıç, kısrak, kirpi, koç, koyun, köpek, köstebek, kuduz, kuğu, kulun, kunduz, kurt, kuş, kuyruk, kuzgun, kuzu, kürk, laçin, oğlak, öküz, ördek, örümcek, pars, pire, porsuk, sağrı, sakırga, saksağan, sansar, serçe, sıçan, sığın, sığır, sığırcık, sıpa, sinek, sirke [bit], solucan, sungur, sülün, tavşan, tavuk, tay, teke, tilki, toklu, tosun, toygar, turna, üvez, yarasa, yayın balığı, yele, yengeç, yılan, yılkı, yumurta, yunt, yuva, yün (112)

Bitkilere ilişkin kelime dağarcığında yine evcil bitkiler ağır basar. Bunun nedeni ETü yaban bitki adlarının elde mevcut metinlerde kaydedilmemiş olması, kaydedilmiş olanların bir bölümünün ise günümüz Türkçesine gelmemiş olmasıdır.

ağaç, alıç, andız, ardıç, armut, arpa, budak, buğday, burçak, çekirdek, çiçek, çiğdem, çiğit, çim, çimen, dal, darı, dip [bitki kökü], ekin, elma, erik, ılgın, ışkın, iğde, kabak, kamış, karamık, kavun, kayın, kendir, kök, ot, pamuk, pıtrak, sakız [bitki zamkı], saman, sarmısak, soğan, söğüt, topalak, turp, üzerlik, üzüm, yaprak, yarpuz, yavşan, yemiş, yemişen, yonca (49)

Temel doğa olayları ve insan psikolojisinin temel verileri önemli iki sözcük grubu oluştururlar.

ay, buğu, bulut, buz, bük, çiy, dağ, deniz, dolu, dolunay, don [buz], duman [sis], dün [gece], gece, gök, göl, gölge, gün, gündüz, güz, iz, kar, karanlık, kaya, kır, kırağı, kış, kum, od, pas, pus, su, tan, taş, tepe, tipi, toprak, toz, tuz, ün [ses], yağ, yağmur, yar [bayır], yaş [nem], yaz, yel, yer, yıl, yıldırım, yıldız, yol (51)

ad, aş, av, çöp, düş, emek, er, gerek, güç, im, is, iş, kez, kir, kul, oyun, öfke, ölüm, öz, sav [söz], söz, suç, tat [lezzet], us, uyku, yad, yalan (27)

Akrabalık terimleri yirmi dolayında sözcükle temsil edilmiştir:

ana, ata, bala, baldız, dayı, dede, dul, düğün, dünür, ebe, ece, gelin, görümce, güvey, karavaş [cariye], kardeş, kayın, öksüz, sağdıç, üvey, yeğen, yenge (22)

Kültür ve teknoloji
Alet, edevat ve diğer mamul eşya adları, İslam öncesi Türk toplumunun maddi kültürü hakkında net bir tablo sunarlar. Kelime hazinesinin konuları kap çeşitleri, yeme içme, pişirme, giyim ve dokuma, tarım aletleri, silahlar ve bezeme unsurlarıyla sınırlıdır. Bilinen metaller bakır, tunç, demir, kurşun, altın ve gümüştür. Nispeten gelişkin teknoloji ürünleri arasında çıkrık, değirmen ve kağnı göze çarpar.

ağıl, ağırşak, ağu, ahır, alacık, altın, argaç, ark [kanal], aşı [boya], ayran, bakır, balta, barçın [ipek], başmak [ayakkabı], batman, beşik, bitik [yazı], bez [kumaş], bıçak, bıçkı, bilezik, boncuk, boru, boya, boyunduruk, boza, börk, bukağı, çadır, çakmak, çan, çanak, çarık, çekiç, çıkrık, çıngırak, çivi, çivit, çömçe, çömlek, çörek, dağar, dam [duvar], davul, değirmen, demir, dizgin, don [giysi], dövme, düdük, edik, ekmek, eşik, ev, eyer, gemi [sal], gömlek, gön, gözgü, gümüş, güveç, ibrik, iğ, iğne, inci, ip, kacak, kağnı, kalkan, kamçı, kap, kapak, kapı, kargı, kaşık, kayık, kayış, kaymak, kazan, keçe, kerpiç, kılıç, kımız, kın, kıskaç, kilit, kolan, kolçak, kopuz, kova, kömür, körük, kurşun, kurut, kuskun, kuşak, kuyu, küp, küpe, kürek, küskü, oba, ocak, oda/otağ, ok, orak, pekmez, saban, sac, sağrak, sal, sındı [makas], sır [cila], sırça, sırım, sin [mezar], sipsi, sirke, sorguç, süngü, süpürge, şiş [sivri şey], tarak, tekerlek, tekne [yalak], temren, tepsi, terki, terlik, tırmık, toka, tokmak, topuz, törpü, tulum, tunç, tutmaç, un, urgan, üzengi, yapağı, yastık, yaşmak, yay, yayık, yen, yoğurt, yorgan, yular, yurt [çadır], yüksük, yüzük (152)

“Yüksek kültür” adını verebileceğimiz, toplumsal organizasyona, mitolojiye ve kültürel simgelere ilişkin ETü kelime hazinesinden günümüz Türkçesine aktarılan miras şaşılacak ölçüde kısıtlıdır. “Yüksek kültür”ün sınırlarını en geniş şekilde çizsek dahi toplam 50 dolayında kelime ancak sayılabilir. Bunların çoğu devlet, ordu ve aşiret yönetimine ilişkin kavramlardır (bey, çavuş, damga, elçi, il, hakan, hatun, ordu, tuğra…). Birkaçı toplumsal statüye (alp, otacı, tat...), mülkiyet ilişkilerine (bay, koru, uğru...) ve ritüel törelere (armağan, bayram, dernek, toy, yas...) işaret eder. Enteresandır ki Türklerin eski dinine ait sadece bir veya iki sözcük (tanrı, belki kut) bugüne gelebilmiştir. Dini kavramları ifade eden diğer üç sözcük (acun, tamu, uçmak), İslamiyetin kabulünden önceki dönemde Türkler arasında yaygınlık kazanan Batı ve Doğu Asya dinlerine ait yabancı alıntılardır.

acun, alp, armağan, bay [zengin], bayrak, bayram, bey, boy [aşiret], budun, büyü [bilge, bilgin], çaşıt [casus], çavuş, çeri, damga, dernek, dilmaç, el/il [ülke], elçi, hakan/kağan, han [yönetici], hatun/kadın [kraliçe], kent, kışla [kışlık yerleşim], komşu, konuk, koru, korugan [sığınak, kale], kut, ordu, otacı [tabip], tamu [cehennem], tanık, tanrı, tarkan, tat [İranlı], tigin, toy [ziyafet], töre, tuğ, tuğra, Türk, uçmak [cennet], uğru [hırsız], uğur, ulak, ulus [aşiret], vergi, yabgu, yalvaç, yarlık, yas, yayla [yazlık yerleşim] (53)

Hiçbir erken dilde, dine ve mitolojiye ilişkin kelime hazinesinin bu denli sınırlı olması düşünülemez. İlk akla gelen olasılık, Türklerin İslam-öncesi dini terminolojisinin İslam’dan sonra bastırılmış olmasıdır. Türkiye Türkçesinin İslami ortamda şekillenen dağarcığına aktarılmamış olan ETü sözcük hazinesinde acaba İslam-öncesi Türk yüksek kültürünün başka izlerini bulabilir miyiz?

DLT’de yapacağımız rastgele bir tarama bu beklentiyi boşa çıkarır. U ve ü harfleri altında bulabildiğimiz, bugünkü Türkçede karşılığı olmayan kültür ve teknoloji terimleri şunlardan ibarettir:

uçan [iki yelkenli gemi], uğ [çadırın üst köşelerinden her biri], uġut [içki yapılan bir tür hamur], ukruk [kement], ul [duvar temeli], ulaga [savaş atı], uldaŋ [pabuç altı], uma [eve gelen konuk], umduçı [dilenci], uragun [Hindistan’dan gelen bir ilaç], urumday [panzehir], urunç [rüşvet], üçlüç [üç çubukla yapılan tavşan tuzağı], ügre [tutmaca benzer şehriye çorbası], ügürmek [deve üzerine iki taraflı yüklenen ve içine binilen sepet], üjük [hece, harf], ükek [şehrin etrafında savaş için hazırlanmış burç], ümleş- [şalvarını ortaya koyarak kumar oynamak], üngüjin [çölde insan öldüren umacı], üstem [eyer ve tokaya işlenen altın ve gümüş], ütüş [bir çeşit çocuk oyunu]

[Burada ilginç olan Arapça “iki yelkenli gemi” olarak tanımlanan sözcüktür. DLT’de yelken veya aynı anlama gelen başka bir sözcük bulunmaz!]

İslam-öncesi ve İslam-dışı metinler
Kabul etmek gerekir ki DLT (ve çağdaşı KB) yüz yıldan beri İslamî kültür sahasında yaşayan kentli Türklerin dilini yansıtır. Bu iki eserden önceki 250 yıllık dönemin ürünü olan Uygurca metinlerde, Uygurların benimsemiş olduğu yabancı kökenli dinlerin teknik terminolojisi cömertçe kullanılmıştır.

Uygurca bir Maniheist metin:

xroştag padvaxtag teŋri xurmuzta teŋridin tamudın yokaru aġdıkta … vadcivantag teŋri ög teŋri terkleyü keldiler 

[Xroştag padvaxtag tanrı ve? Xurmuzta tanrı cehennemden yukarı ağdığında … Vadcivantag tanrı ve ana-tanrı? hızlıca geldiler]

Uygurca bir Budist metin:

anı üçün bu bodisvt aryavalokdişvar tip atanur ... kayu tınlıġ kuanşi im pusar atın uzun turkaru atasar tünle küntüz atayu tursar antaġ oġrı bar uluġ otka kirser uluġ suvka kirser ölimegey ... pratikabutlar körkin körtgürüp nomlayur kutġayur ... şravaklar körkin körtgürüp kutġayur ... ezrua teŋri körkin körtgürüp kutġayur ... birük toyin smnanç upasi upasançlar körkin körü kurtulġu tınlıġlar erse ... vçirpanlar körkin körtgürüp kutġayur

[onun için bu boddhisatva a. diye adlandırılır ...hangi canlı kuanşi im pusar adını durmadan ansa gece gündüz anmaya devam etse uğru varmaz? büyük ateşe girse yanmaz, derin suya düşse ıslanmaz ... kuanşi im pusar o canlılara pratikabuddha – sravāka – ezrua (Brahma deva) kılığında görünerek kutsar ve kurtarır (...) eğer t.s.u.u. kılığında görüp kurtulacak canlılar ise]

Doğal olarak buradaki teknik tabirlerin hiç biri İslami döneme ait metinlerde yer almaz; “kâfir” Türklerin inanç ve töreleri İslami metinlerde şiddetli bir dille aşağılanır. Aynı şekilde, yabancı dinlerin benimsenmesinden önceki döneme ait Türk dinî terminolojisinin de bilinçli bir şekilde dilden ayıklanmış olduğunu varsayabiliriz. Paganizm dönemine ait elimizde bulunan Türkçe metinler Orhun Yazıtları ile 8. yy’a ait birkaç kısa yazıttan ibarettir. Bunlara belki Çinceden çeviri olan Irk Bitig (9. yy?) adlı fal kitapçığını da ekleyebiliriz. Bu eserlerde de Türklerin eski dinî kültürüne ait çok fazla iz bulamıyoruz.

Tonyukuk yazıtı dahil Orhun Yazıtları ile Uygur Kağan Yazıtının toplam kelime hazinesi 800 kelime kadardır. Bunlar arasında günümüze gelmemiş olan “yüksek kültür” terimleri aşağıdakilerden ibarettir. Aralarında ancak bir tanrıça adı olan Umay ile, eski Türk töreleri olan balbal ve yoğ, İslam-öncesi Türk ritüel kültürünü yansıtan kelimeler sayılabilir.

alpagu/yılpagut [savaşçı], ayuk [mülk], balbal [öldürülen düşman heykeli], balık [şehir], bediz [nakış, resim], bitig [yazı, yazıt], elteber [yönetici unvanı], ınançu [bir unvan], erkin/irkin [bir unvan], kalıŋ [haraç], kunçuy [prenses] (Çince), kutay [ipekli kumaş], makaraç [bir unvan] (Hintçe), ok [aşiret], seŋün [komutan] (Çince), sıġıtçı [ağıtçı], şadapıt [bir unvan], tarkan [bir unvan], tigin [prens], totok [askeri yönetici] (Çince), tudun [bir unvan], uguş [boy, kabile], uluş [şehir], umay [bir tanrıça], yabgu [bir unvan], yargan [bir unvan], yoġ [cenaze yemeği]

Sonuç olarak Türklerin Hıristiyanlık, Maniheizm, Budizm ve İslamla tanışmadan önceki “yüksek” kültürüne ilişkin terminolojik bilgimizin son derece kısıtlı olduğunu itiraf etmek zorundayız. 

[[PS – Bu da bitmemiş bir yazı. Sonlara doğru konunun ipi elden kaçmış.]]

Fikir jimnastiği

Birisi gene "Ama neden Kemal'e Kemal diyorsun" diyerek beni akıllı olmaya davet etmiş. Cevap verdim.

Bazen bir fikri GÜZEL (yani zarif, kıvrak, esprili, bilgiyle ve bilgelikle bezenmiş, gönül çelici, akıl oynatıcı, şaşırtıcı, cerbezeli, ufuk açıcı, dil veya göz veya kulak okşayıcı) bir şekilde ifade etmek, fikrin kendisinden daha önemli değil midir?
"Bazen"i bırak, her zaman öyle değil midir?
Fikir dediğin ne ki? Aklın o dıngolar gibi büsbütün durgun değilse sabah bir türlü akşam öbür türlü düşünürsün. Sen A dersin, öbür adam B der, üstelik senden daha kötü bir insan değildir, niye reddedesin? Marifet bir fikri savunmakta değil, güzel savunmakta.
Buyur, geçen gün bir yazı yazdım, başıyla sonu yüz seksen derece zıttı. Başta söylediğini biraz geliştirip, sonda onun tam tersini savunuyordu. Herkes bi beğendi, bi bayıldı hayret edersin. Korkma kardeşim çelişkiden. Ne demiş Emerson Efendi: Aptal bir tutarlılık, küçük beyinlerin bostan korkuluğudur.
Beni biliyorsun, zekâya ve cürete hayran olan bir adamım. Zanneder misin ki cumhuriyetin kurucusunu o açıdan hiç düşünmedim ya da düşünemiyorum?
Hayatta kırk çeşit katille uğursuzla sohbetim oldu, birkaçını sevdim de. İhtimal verir misin ki "Ayy Kemal çok kötöö" deyip bunun üzerine pozisyon kurayım?
Mesele Kemal Paşa değil canım kardeşim. Mesele aptallık. Durgun beyinlilerin beynini hoplatmak için Kemal Paşaya çakmak lazımsa çakılacak tabi.

17 Kasım 2017 Cuma

Türkçe tarihi 4: Batı ile karşılaşma

İlk etkileşimler

19. yy başlarına dek Türkçe genel kullanıma nüfuz eden Batı Avrupa kökenli kelimelerin ezici çoğunluğu denizcilik, deniz ticareti ve harp filosu ile ilgilidir. Hemen hepsi İtalyancadan veya o devirde bazen ayrı bir dil kabul edilen Venedik lisanından alınmıştır. (Ayrı bir uğraş alanı olan balıkçılık, yerli bir dil olan Rumcanın etkisi altındadır.)

Denizcilikle ilgili İtalyanca terimlerin Türkçe kullanıma çoklukla 15. yy ikinci yarısı ile 16. yy başlarında girdiğini varsayabiliriz. Ancak yazılı kaynakların yetersizliğinden dolayı, bazı kelimeleri 19. yy’ın sistematik sözlüklerinden daha erken tarihte belgelemek henüz mümkün olamıyor. Kahane, Kahane ve Tietze’nin The Lingua Franca in the Levant [Doğu Akdeniz’de Denizci Dili] adlı anıtsal eserinde listelenen İtalyan/Latin kökenli kelime sayısı 700 kadardır. Bunların büyükçe bir bölümü halen denizci teknik lisanında kullanımdadır; yüz kadarını ortak dile mensup oldukları düşücesiyle sözlüğe dahil ettik.

abluka, aborda, alabanda, alabora, alarga, alesta, avanta, babafingo, balyemez, bandıra, banko, baston, boca, bocala-, borda, branda, çapari, çıma, dümen, falya,  fırtına, filika, filo, flama, fora, forsa, funda “demir atmak”, gondola, gulet, güverte, harita, ıskarmoz, ıstralya, imbat, iskandil, iskele, istif “gemi ambarı”, kalçın, kalita, kalyon, kamara, kanca, kaptan, kaput, karantina, karavana, karavela, karga tulumba, karine “gemi karnı”, karyola, kasara, kerteriz, korsan, kumanya, laçka, mağaza, manevra, manga, marangoz “gemi yapım ustası”, martı, mayna, meltem, miço, mizana, mola, olta, pasaport, patron/patrona, pompa, posta “nöbet”, pranga, pruva, pupa, pusula, ranza, roda, saparta, sigorta, sintine, siya, tapa, tente, tersane, tırışka, tiramola, tonilato, tulumba, vardiya, volta, yisa, zoka (91)

Bu sözcüklerin Venedikçeden mi, diğer İtalyan lehçelerinden mi alıntılandığını tespit etmek, şu anki bilgilerimiz çerçevesinde, çoğu zaman olanaksızdır. Ancak anlam ayrışmasına uğramış patron (Ven.) ve patrona (İt.) gibi biçimlerin varlığı, aradaki farkın dil tarihi açısından önem taşıyabileceğini gösterir. Bandıra, dümen, gardiyan, kalyon, kaptan, laçka, milyon, piyasa gibi bir dizi kilit sözcük, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde Venedikçedir. (Standart İtalyancadan alıntıda dümene, kaptana, laşa, milyona, piyaça vb. beklenirdi.)

Denizci terminolojisi dışında, 19. yy’ın ortalarından önce Türkçe kullanıma girmiş olan Batı Avrupa kökenli kelimelerin sayısı yüzü bulmaz. Bunlar arasında yine dolaylı olarak bahriye ile ilgili olması muhtemel olan teknik edevat adları (civata, conta, iskarpela, kanaviçe, planya, tornavida, varil, vida), siyasi terimler (balyoz “elçi”, duka/dük, gardiyan, imparator, izbandut “eşkıya”, komiser, konsolos, papa), askeri teknoloji ürünleri (karabina, künk, misket, pala), yiyecek adları (francala, kaşkaval, pasta, pestil, poğaça, salamura, salata, tarator), çalgı adları (barbut, klarneta, lavta, trampete/trompet) göze çarpar.

Denizcilikle ilgisini kuramadığımız erken İtalyanca alıntılar arasında bir matematik kavramı (milyon), bir meslek adı (berber), bir sanayi ürünü (kundura), iki köpek türü (fino, mastı) ilgi çekicidir.

Adını Avusturya Almancasından alan kuruş 17. yy’da yaygınlaşmış, 1690’larda ilk kez Osmanlı devleti tarafından darp edilmiştir.

Bir dönem Osmanlı egemenliğinde bulunduğu halde kültürel referansları daha ziyade Batı Avrupalı olan Macar dili 16. ve 17. yy’larda Türkçeye birkaç kelime kazandırmıştır.

bodrum, haydut,  kadana, palanka, palaska, paprika, piştov, salaş, soba, şarampol, talika, varoş (12)

Batı dünyasının ulaştığı bilimsel ve kültürel aşamayı yansıtan yeni tür alıntılar 1780-90’lardaki ilk açılım döneminden itibaren görülür. Batı ile kültürel alışverişte Fransızcanın norm haline gelmesi de yine bu dönemin eseridir. 1820’lerden önce Türkçe metinlerde boy gösteren Batı kökenli sözcükler arasında şunlar dikkati çeker:

akademya, ançüklopedya, antimon, balon, barometro, elektrik, fizik, gazeta, komedya, kompliman, kumpanya, logaritma, obüs, parlamento, sekstant, termometro, tracedya

Bu listede görülenler daha öncekiler gibi yabancı bir kültürün egzotik ürünleri, ya da belli bir sektördeki uzmanlığının yansımaları değildir. Osmanlı diyarında karşılığı olmayan ve kayıtsız kalınması mümkün olmayan yeni bir dünya yaratılmakta, yeni kavramlarını empoze etmektedir.

Sözlüklerdeki Batı

Türkçe sözlüklerde yer verilen Batı kökenli kelimelerin 19. yy ikinci yarısından itibaren gösterdiği artış, dildeki devasa dönüşümü izlemek açısından aydınlatıcıdır.

Vefik Paşa’nın 1876’da yayımlanan Lehce-i Osmanî’sinde yer alan Batı kaynaklı sözcükler, 350 kadar İtalyanca, 100 kadar Fransızca, 15 kadar İngilizce, 4-5 Almanca olmak üzere yaklaşık 470 adettir. Bunlar, toplam 28.000 dolayında maddebaşı içeren sözlüğün kelime hazinesinin yüzde 1,7’sini temsil ederler.

Vefik Paşa Batı kökenli yeni kelimelere karşı çoğu zaman eleştirel bir yaklaşım gösterir. Bu yaklaşım bazen tanımlarına da yansır. “Nümero, galatı numara: Lüzumsuz alafranga tabir.” “Avukat: Dava vekilinin çenelisi.” Muhtemelen bu yaklaşımdan ötürü, o tarihte Türkçe metinlerde sıkça rastlandıkları halde paşanın “lüzumsuz” saydığı bazı kelimeleri (bulvar, komiser, konferans, polis …) sözlüğüne almamış olduğu anlaşılıyor.

Şemseddin Sami’nin 1901 yılında basılan Kamus-ı Türkî’si 80 dolayında Batı kaynaklı yeni kelime ekleyerek toplam sayıyı 550’ye, orantıyı ise 18.000 maddebaşı içinde yüzde 3,0’a taşır. Ancak dönemin basın, eğitim, hukuk ve özellikle üst tabakanın moda ve “yaşam stili” dilinde gerçekleşen dönüşümle karşılaştırıldığında bu çok düşük bir orandır. 1880 ve 90’lı yıllarda yayınlanan gazete ve romanlarda tespit edebildiğimiz Batı kaynaklı yüzlerce “moda” ve “yaşam tarzı” terimiyle (bluz, bonbon, briyantin, centilmen, dekadan, dekolte, demode, feminist, fiyasko, gusto, isteka, kürdan, melodram, prezante etmek, skandal, spor, supe…), Tıngır ve Sinapyan’ın 1892 tarihli Istılahat Lugati’nde göze çarpan beş yüze yakın yeni bilimsel ve teknik terim (diyabet, fren, glüten, kanguru, kinin, klorofil, kobalt, naftalin, nitrogliserin, ozon, ödem, protein, sendika…) Kamus-ı Türki’de yer bulmazlar. Daha ilginci, Şemseddin Sami Bey'in kendi eseri olan ilk modern Türkçe ansiklopedi, 1889-1891 tarihli Kamusü’l-Alam’da kullandığı yabancı kaynaklı sözcüklerin bazılarına (balsam, boraks, iskorbüt, mikado, mozayik, santigrat, soya, tayfun) kendi sözlüğünde yer vermemiş olmasıdır.

Kamus-ı Türki’nin bir başka dikkat çekici özelliği, Vefik Paşa sözlüğünde yer alan ve daha o tarihte “arkaik” bir lezzete sahip olan altı bini aşkın Arapça ve Farsça kelimenin sözlükten elenmesidir. Cumhuriyet döneminde başlatılacak olan dil devriminin ayak sesleri, daha yüzyıl dönümünde hissedilmektedir.

Mehmed Bahaeddin (Toven)’in 1924 tarihli Yeni Türkçe Lugat’i Batı kaynaklı kelimelere yeni bir yaklaşımı haber verir. Cumhuriyet ilanının arifesinde Türkiye’nin entelektüel iklimini yansıtan bu sözlük, Frenkçe kelimeleri dışlamak bir yana, adeta onları halka tanıtmaya yönelik didaktik bir yaklaşım içindedir. Yeni Türkçe Lugat’te yer alan Batı kaynaklı 1550 kadar kelime, toplam 19.500 maddebaşının yüzde 7,9’unu oluşturur.

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünün 1945’te yayımlanan birinci basımında Batı kökenli kelime sayısı neredeyse ikiye katlanarak 2900’ü aşmıştır. Bu sayı 26,000 maddebaşı içeren sözlüğün yaklaşık yüzde 11’ini temsil eder. Ne var ki yeni eklenen kelimelerin büyük çoğunluğu bilimsel literatürden taranmış teknik terimlerdir (afoni, agrafi, aglütinin, algoritma, alotropik, ampelopsis, astigmat, berkelyum…). Aynı dönemde hayatın her sahasını istila eden Batı kökenli yeni kavramların büyük bir kısmı (bolero, bombe, bonservis, çigan, demoralize, desen, duble, empoze etmek, papyon, parfüm, şema, şut, varyete…) muhtemelen gayri ilmî ve “yersiz” bulunduğu için, resmi leksikona dahil edilmemişlerdir.

Türkçe Sözlük’ün 1955 tarihli ikinci basımı, azalan sayıda Batı kökenli yeni sözcükle ilk basımın yaklaşımını sürdürür. Ancak 1963, 1966 ve 1974 tarihli üçüncü, dördüncü ve beşinci basımlara eklenen Batı kökenli yeni kelime sayısı yok denecek kadar azdır. Yazı Türkçesinin yoğun bir Fransızca ve İngilizce vokabüler akınına uğradığı bu yıllarda Türk Dil Kurumu adeta yaşayan dile sırtını dönmüş, gerçek dünyada karşılığı olmayan ideal ve normatif bir dil inşa etme çabasına girişmiştir.

1983’teki TDK reformundan sonra yayımlanan 1988, 1998 ve 2008 basımlarında bu yaklaşım kısmen yumuşar; yaşayan dilin kelime hazinesini leksikalize etme yönünde, ürkek ve hevessiz de olsa, bir çaba görülür.

Türkçe Sözlük’ün 2008 basımında Batı kaynaklı sözcük oranı %20’nin biraz altındadır. Ancak bu oranı değerlendirirken, sözlükteki toplam girdi sayısının alışılmış leksikografi ilkelerinden farklı bir yaklaşımla, bir sözlükte yeri olmaması gereken onbinlerce rastgele tamlama (ayak havlusu, banyo havlusu, baş havlusu, el havlusu, mutfak havlusu, plaj havlusu, yüz havlusu) ve yer doldurma dışında hangi kaygıya hizmet ettiği anlaşılmayan türevler (özdeşleme, özdeşlemek, özdeşleşme, özdeşleşmek, özdeşleştirme, özdeşleştirmek, özdeşlik, özdeştirme, özdeştirmek) ile şişirilerek 100.000’in üstüne çıkarılmış olduğu hususu göz önüne alınmalıdır.


Kanımca Türkçenin güncel kelime hazinesini daha gerçekçi bir biçimde yansıtan Nişanyan Sözlük’te Batı kökenli kelime sayısı, toplam 28.300 maddebaşı ve maddealtı kelime içinde yaklaşık 8650, yani yüzde 30,5’tir. [2014 durumu. Günümüzde toplam 30,150 kelime içinde yaklaşık aynı oran.]

Beytüşşebap

Beytüşşebap’la ilgili şu sonuçlara varıyoruz.

İlçeye (yani idari bölgeye) adını veren “eski” Beytşebab veya Bethşebab veya Bêşebô bugünkü kasaba değil, onun yaklaşık 6 km güney-güneybatısında şimdiki resmi adı Hisarkapı olan tepe üzerindeki kasır/hisar. Buna halen Qesrik/Kasrik adı da veriliyor. Bu kelime Ermenice “kalecik” demektir, belki Farsça ve Kürtçede de aynı anlama gelebilir, bilmiyorum.

Kasrın eski hali yandaki minyatür veya temsili resimde görülüyor. Bir arkadaşımızın verdiği bilgiye göre adıyla da bilinirmiş, Hekari beyliği şehzadelerinin ikametgâhı imiş. Hekarili Pertew Beg’in (1777-1841) şiirlerinde geçermiş. Bê Arapçası beyt, Asuricesi beth olan sözcüğün yerel telaffuzudur, bölgede sayısız yer adında geçer, “hane, konak” demektir. Böyle olunca Beyt Şebab “gençler evi” anlam kazanıyor.

Arkadaşımız “Ermenilerle Süryanilerle alakası yoktur” demiş, ki bir bakıma haklı. Fakat unutmamalı ki Hekkari beyliği 15. yy’da Pinyaniş aşiretinden Kürt beglerinin yerel Nasturi/Asuri toplumunun desteğiyle onlar üzerinde kurmuş oldukları egemenliğin adıdır; 19. yy’a (1840’lara) dek kuvvetli bir Asuri alt damarı taşır.

Halen kasrın yerinde yeller esiyor. Google Earth 43° 7' 9'' D, 37° 32' 42'' K noktasında görüldüğü kadarıyla hemen dibine modern bir yerleşke, muhtemelen askeri garnizon yapılmış.

Şimdi ilçe merkezi olan kasabanın öz adı Elık, tamlama hali Elki yahut Elkê. 2011’de kısaca ziyaret etmiştim.

*
Bir başka arkadaşımızın sorguladığı Qesrigo Kantarvaz veya buna benzer bir adı olan yer orası değil görünüyor mamafih. 1950’lere dek Van iline bağlıymış ve gayrimüslim nüfusu ve/veya mülkiyet iddiaları varmış. Bu durumda, Beytüşşebap ilçe merkezinin kuzeydoğusundaki Faraşin veya resmi adıyla Yeşilöz bölgesini düşünmek lazım. Burası vahşi dağlarla çevrili olağanüstü izole bir vadi. Yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük köylerinden biri, çünkü vaktiyle bir değil yirmi pare köy veya mezraymış, şimdi hepsi terk edilmiş. Esasen Beytüşşebap’tan çok kuzeyindeki eski Norduz ilçesine/diyarına ait olan bir yer. Sanırım Beytüşşebap’ın aksine burası yakın tarihe kadar asimile edilememiş ve bilahare temizlenmiş bir gayrimüslim yurduymuş. Bir dönem çok merak etmiş ve görmek istemiştim, nasip olmadı. Yirmi köyün adlarını da hiçbir kaynaktan bulamadım. Bilen ve paylaşmak isteyen varsa makbule geçer.

Yıllar önce Karaköy’deki Türk-Ortodoks kiliselerinden birinde bakıcı aileyle ayak üstü sohbet etmiştim. Kürt müsünüz diye sordum. Yok haşa, Beytüşşebaplıyız, Protestanız dediler. Sanırım burada “Protestan”, Protestan kilisesine mensup Ermeni veya Asuri demek olmalı. Kürtçeden başka dil bilmiyorlardı.

TC o bölgede, ya da en azından o bölgede diyelim, hoyrat ve zalim bir askeri işgal rejiminin adıdır. Bunu görmek lazım.

16 Kasım 2017 Perşembe

Türkçe tarihi 3: Terimler Sözlüğü

Bir başka son derece önemli dönüm noktası Antuan Tıngır ile Krikor Sinapyan’ın 1891 ve 1892’de iki cilt olarak yayımladıkları Fransızcadan Türkçeye Istılahat Lugati’dir. (İstanbul, Bağdadlian Matbaası). Tıngır ve Sinapyan sözlüğü, idari bilimler, mimarlık, astronomi, bankacılık, kimya, ticaret, diplomasi, gastronomi, coğrafya, finans, matbaacılık, matematik, tıp, madencilik, eczacılık, felsefe, zooloji gibi türlü bilim ve sanat dallarında kullanılan kırk bin dolayında Fransızca teknik terime Türkçe karşılıklar vermek gibi devasa bir işe soyunur. Söz konusu terimlerin ezici çoğunluğu, sözlüğün yayımlandığı tarihten kısa bir süre öncesine dek Türkiye’de duyulmamış olan kavramlara ve nesnelere ilişkindir. Adeta yeni bir kıta keşfedilmiş, ve bu kıtayı oluşturan birimlerin Türkçe adlandırılması ve anlamlandırılması işine girişilmiştir.

Yazarların önsözüne göre,

Son yıllarda Türkiye’de sanatlar ve bilimler dikkate değer bir gelişme göstermişlerdir. Her gün yeni kitaplar, bilimsel ve edebi mevkuteler yayımlanmaktadır. Siyasi gazeteler dahi sıklıkla bilimsel, ekonomik ve edebi bahislere dair uzun makalelere yer vermektedir. Yeni kavram ve nesneleri ifade etmek için alimlerimiz ve yazarlarımız yeni kelimeler yaratmak zorunda kalmakta, ya da dünyanın en parlak medeniyetlerinden birine vasıta olan Arap dilinin hazinesinden buldukları unutulmuş terimleri gün yüzüne çıkarmaktadırlar.

Yazarlar yeni kelime yaratma hakkını kendilerinde görmezler. Sözlükte yer verdikleri kelimelerin tümünü var olan Türkçe metinlerden derlediklerini belirtirler.

Bu eserde yer verdiğimiz Türkçe terimlerin tümü, efkâr-ı umumiyenin tanıdığı ve değer verdiği yazarların ve alimlerin eserlerinden alınmıştır. Kelime icat etme hakkını asla kendimizde görmedik. Fransızca bir terimin karşılığını bulamadığımız zaman, birkaç sözcükle anlamını açıklamakla yetindik.

Sözlük, Fransızca sözcüklerin aynen Türkçeye aktarılması konusunda oldukça temkinlidir. Örneğin oksijen yerine müvelledül humuziye, hidrojen yerine müvelledül ma, otomobil yerine müteharrik binnefs, radikal yerine cezrî, depo yerine ardiye, kritik yerine tenkidat ve münekkid, fokal yerine ihtirakî ve mihrakî karşılıklarını tercih eder. Sonuç olarak Fransızcadan aynen aktarılan sözcüklerin sayısı beş yüz dolayında kalır:

albinos, alüminyom, diyapazon, dosya, elektrik, espanyolet, furgon, gardenya, gliserin, gotik, iskelet, kinin, kloroform, maroken, merinos, mimoza, nikotin, obua, ozon, ökaliptüs, prostat, protein, ray, rokoko, sonda, stronsiyom, üniversite, üre, valf, virüs...

Sözlükte yer alan terimlerin takriben üçte biri kadarına, Türkçenin yerleşik sözcük hazinesinden az ya da çok tatmin edici karşılıklar bulunmuştur:

şeker illeti (diabet), katran ruhu (kreozot), ahenk miyarı (diyapazon), kanlı ishal (dizanteri), çetme veya gedme (dantela), ayaklık (pedal), taban ağacı (demiryolu traversi), turşu ve reçel (konserve), tulumba kasırgası (siklon), eşref saat (horoskop)...

Binlerce terim, o dönemde az ya da çok yaygın kullanıma girmiş olduğu anlaşılan deyimler ya da dolaylı (perifrastik) ifadelerle karşılanmışlardır.

külliyat-ı ulûm ve fünûn (ansiklopedi), emtia kaimesi (fatura), maraz-ı asabî (nevroz), cünun-ı ğulmet (nemfomani), cinnet-i harikiye (piromani), ahcar-ı semaviye (gök taşı, meteorit), mikyasül gazat (gazölçer, manometre), mukavelat muharriri (noter), levzül mide (pankreas), tahvil-i terkib (metabolizma), fart-ı enaniyet (egoizm), heyet-i sarrafiye (banker sendikası), kemâkân (status quo ante), darülfünun (üniversite)

Bunların ötesinde, sayıları yine binleri bulan yeni tabirin, 1930’ların Yeni Türkçecilerini aratmayacak bir cüret ve yaratıcılıkla Arapça (ve daha ender olmak üzere Farsça) köklerden uydurulduğunu görüyoruz. Özellikle tıp ve kimya alanında tam bir terminoloji sistemi oluşturacak nitelikte olan bu ‘Yeni Osmanlıca’ terimlerin, belki Encümen-i Daniş veya Tıbbiye Mektebi bünyesinde sistemli ve örgütlü bir şekilde üretilmiş olduklarını varsayabiliriz.

dur-nüvis (telgraf), hurde-şinû (mikrofon), kehrübaiye ve seyyale-i berkiye (elektrik), lifîn (gluten), hulvîn (gliserin, Ar hulv = Yun glykos = tatlı), duhanîn (nikotin, Ar duhan = tütün), lülüîn (margarin, Ar lülü = Yun margaron = inci), madde-i demağiye veya demağîn (lesitin), intan (enfeksiyon), teşelşül (duş), zevahıf (sürüngenler), mihrak (fokus), irtisam ve intıba (empresyon), isticvab ve mülâkat (interview), müsteşrik (oryantalist), mezabe-i bürkâniye (lava), ekalliyet (parlamentoda minorite), işrakiye (panteizm), mihaze (reseptör), tahtelbahir (sous-marin, denizaltı), müberrid (frigorifik), hüvamî (entomolojik), muğeym (nebülöz)

Yukarıdaki neo-Osmanlıca yeni sözlerden sadece iki üçünün (intiba, müsteşrik, belki ekalliyet) hayata tutunmuş ve diğerlerinin tamamen günümüzde unutulmuş olması dikkat çekicidir.

Sözlüğün üçte birini aşkın bir bölümünde, Fransızca tabirin kullanışlı bir karşılığı bulunamadığı için tanım ve tasvirle yetinilmiştir:

Pingouin: Tuyur-i mütekeffifetür recüli ğavvase [insana benzer dalgıç kuşlar] fırkasından sebtariyye fasilesinin nümunesi bulunan ve bahr-i müncemid-i cenubiyyeye [Güney kutup denizine] mahsus olan bir nevi balıkçın kuşu.

Vandalisme: Ulûm ve fünûndan nefret etme mezhebi.


(Penguen sözcüğü Türkçe metinlerde 1910’larda, vandalizm 1920’lerde boy gösterecektir.)

15 Kasım 2017 Çarşamba

Türkçe tarihi 2: Öztürkçenin sonu

Eski Türk Dil Kurumu’nun 12 Eylül rejimince 1982’de tasfiyesiyle birlikte, belki bundan kısa bir süre önce, “Yeni Türkçe” adını verdiğimiz sözcük üretme metodolojisi üretkenliğini kaybetti.

Nişanyan Sözlük’te “Yeni Türkçe” olarak işaretlediğimiz 724 adet maddebaşı veya madde altında ilk yazılı örneği belgelenmiş sözcük bulunuyor. Bunların tümü, kanımca, güncel Türkçe kelime hazinesine mal olmuş ve genel kullanımda benimsenmiş olan sözcüklerdir. 353 adedi 1934 ile 1939 yılları arasında, 244 adedi 1940’larda, 41'i 1950’lerde, 39'u 1960’larda ve 43'ü 1970’lerde ilk kez yazılı kullanımda tespit edilmiştir.
  
1980’li yıllara ait olan 12 Yeni Türkçe sözcük bulabiliyoruz. Bunlardan sadece dördü (dolayım, kayaç, özüt, üstlenici) 1983'ten geçtir; onların da bir veya ikisinin daha eski olup en erken örneklerini henüz tespit edemediklerimizden olması güçlü olasılıktır. 1990’larda ötekileştirme, çalıştay ve yapısöküm, 2000’lerde ön izleme, çevrimiçi, çözünürlük “Yeni Türkçe” akımının morfolojik özelliklerini sergileyen örneklerdir. Başkası yoktur veya bir elin parmakları kadardır. Bulunabilecek olası örnekler, dar bir akademik veya edebi çevre dışında kullanım alanı bulamamış denemeler olsa gerekir.

Bu verilerden hareketle, 1932’de resmen başlatılan “Dil Devrimi” sürecinin, elli yıllık bir serüvenin sonunda, 1982 dolayında sona erdiği sonucunu çıkarabiliriz.

Bu tespitten, “Türkçenin üretkenliğini yitirdiği” gibi bir çıkarıma atlamak mümkün görünmüyor. Yeni dönemde, yapım ekleriyle yeni leksikal birimler üretme yöntemi büyük ölçüde terk edilmiş olabilir. Buna karşılık belki Türkçenin alışkanlıklarına daha uygun düşecek bir şekilde, kalıp deyimler üretimine ağırlık verilmiştir.

Aşağıdaki deyimler 24 Kasım 2014 tarihli bir gazetenin sadece ilk beş sayfasında tesadüf ettiğimiz, tümü 1980 veya 1990’lı yıllardan sonrasına ait olan deyimlerden birkaçıdır.

atölye çalışmaları, bilgi işlem merkezi, boşanma süreci, büyüme hedefleri, canlı yayın, dağıtım kanalları, dereceye girmek, destek vermek, dönem başkanlığı, gelişmekte olan ülkeler, haber sitesi, ihtiyaç kredisi, insan kaynakları, işlem hacmi, katılım payı, marka yüzü, müşteri odaklı, ön izleme, pazar payı, performans sergilemek, performans verileri, politika faizi, sahne almak, servis etmek, sıcak bakmak, sıfır noktası, siber saldırı, son çeyrek, soruşturmayı derinleştirmek, ticari araç, ürün ailesi, yapımcılığını üstlenmek (31)

Listelenenlerin tümü, belirgin bir kavramı ifade eden ve kullanımda varyasyona izin vermeyen kalıp ifadelerdir. Bu anlamda, bağımsız birer leksikal birim olarak kabul edilmeleri doğrudur. Atölye çalışmaları yerine mesela işlik çalışmaları veya atölye işlemleri/etkinlikleri/emeği/egzersizleri, bilgi işlem merkezi yerine bilgi işleme merkezi, malumat işlem merkezi, info-operasyon merkezi, bilgi işlem odağı vb. ifadeleri kullanılamaz; kullanıldığı takdirde “yanlış” olarak algılanır. Dolayısıyla bu deyimler, herhangi bir sözcük kadar Türkçe leksikonun parçasıdır.

Öte yandan, aynı kavramlar şayet 2000’lerde değil 1930 veya 1960’larda Türkçeye gelmiş olsa bunlara monoleksemik karşılıklar bulunmaya çalışılacağı, örneğin atölye çalışmaları yerine belki çalışka, bilgi işlem merkezi yerine bilgütay, boşanma süreci yerine boşanılsama, büyüme hedefleri yerine ereksellikler, canlı yayın yerine dirigörüt, dağıtım kanalları yerine dağıtağlar, dereceye girmek yerine ödülgemek, destek vermek yerine yardamak, dönem başkanlığı yerine kısıtbaşlık… gibi sözcüklerin ya da benzerlerinin denenmiş olacağını tahmin edebiliriz. Bu tür “Öztürkçe” kelimeler yaratma alışkanlığının 1980’lerden sonra bırakılmış olması, Türkçenin üretkenliğini yitirdiğini göstermez, sadece üretim yöntemini değiştirdiğini gösterir.

Yeni yöntemin eskisine oranla a) sözlü Türkçenin alışkanlıklarına daha uygun, b) daha esnek, c) daha verimli, d) daha demokratik ve e) dünya trendlerine daha uygun bir yöntem olduğu kanısındayım. Türkçenin alışkanlıklarına daha uygundur, çünkü

[Gerisi eksik. “Ekşi Sözlük, Zaytung örnek ver, Murat Menteş, Pucca” diye not almışım. “... kalıp deyimlerden kurulu bir ağın ustaca manipüle ve yer yer ihlal edilmesine dayalı bir espri anlayışı...” diyerek post-milenyal Türk edebiyatının değerlendirmesine girişmişim, ama toparlayamamışım. Perihan Mağden’i de mutlaka sokardım araya. 

Bitiş cümlesi: “Kabul etmek gerekir ki bu denli cüretkâr ve başarılı cümlelere 20. yüzyıl Türk edebiyatının tutuk dilinde pek sık rastlanmaz.]

*

Başka bir yerde YTü kategorisini şöyle tarif etmişim:

"YTü: 1935 ile 1983 yılları arasında TDK tarafından önerilen veya onaylanan Yeni Türkçe sözcükler. Belirgin özelliği, Türkçe yazı dilinde var olan Batı kökenli (çoğu Fransızca) ve/veya Osmanlıca sözcüklerin çevirisi olmalarıdır. Söz konusu “çeviri tadı”, YTü kelime hazinesinin tanımlayıcı özelliğidir. YTü sözcüklerin Fransızca ve/veya Osmanlıca karşılığını kolayca hatırlayabiliriz, ve hatırladığımız zaman (eğer bu iki dile az da olsa vakıf isek) sözcüğü “daha iyi anladığımız” duygusuna kapılırız. Örnek: ikilem > dilemma, ilke > prensip, ilgeç > edat, imgelem > tahayyül, imleç > cursor, istenç > irade, izlek > tema, izlenim > impression, intıba, kent > şehir, kentsoylu > burjuva... "Haa, anladım".

Yine 1920’lerden sonra beliren ve Türkçe köklerden üretilmiş olan aşağıdaki sözcükleri ele alalım. Bunlarda “çeviri tadı” yoktur – hatta çoğunun başka bir dilde karşılığını bulmakta zorlanırız. TDK tarafından üretilmemişlerdir. Bu nedenle, birçoğu YTü sözcükler kadar "yeni" oldukları halde, YTü olarak etiketlenemezler.
açma [bir tür hamur işi], akbil, asmolen, atmasyon, aymaz, bıçkın, daral gel-, dokunmatik, gerzek, hababam, içerlek, kıytırık, küçümen, örtbas et-, soydaş, taklavat..."

14 Kasım 2017 Salı

Türkçe tarihi 1: İngilizce sözcüklerin yazımı

Türkçe'nin Tarihine İlişkin Notlar önce sözlüğe önsöz olarak düşünüldü, daha sonra şişip bağımsız bir kitap projesine evrildi. 2014 sonu ile 2015'in ilk aylarında Yenipazar'da, 2015 sonu ile 2016 Ocak ayında Söke Cezaevinde epeyce çalıştım. Toplasan yüz elli sayfa kadar yazmışım.

Gerçekçi olmak gerekirse o kitap çıkmaz ayın son Çarşambasından önce bitmez. O gün geldiğinde de bu yazdıklarımı beğenmem, baştan yazarım.  

O yüzden, bari yazılanlar bir işe yarasın diye içlerinden derli toplu birkaç pasajı burada sizinle paylaşayım diyorum. Önümüzdeki birkaç gün bunlarla geçecek. 

*
İmla duvarının sarsılması

1980’li yılların ortalarında Türkçe yazımda henüz yeterince farkına varılmayan, ancak uzun vadede çarpıcı sonuçları olabilecek bir yeni eğilim belirdi. İngilizceden alıntılanan sözcüklerde Türkçe fonetik yazım kuralı terk edildi.

Batı dillerinden alınan kelimelerin Türkçe fonetik imlaya göre yazılması eski yazıdan kalma bir alışkanlıktı. Arapça ve Farsçadan alınmış olan sözcükler, Türkçe telaffuzu ne olursa olsun, eski yazıda orijinal dilin imlasına uygun olarak yazılırken, Arap alfabesi kullanmayan dillerden, örneğin Rumca, İtalyanca ve Fransızcadan alınan sözcüklerin fonetik olarak Arap alfabesine çevrilmesi teknik bir zorunluluk idi. Latin alfabesine geçildikten sonra da, teknik zorunluluk ortadan kalktığı halde, Batıdan alınan kelimelerin fonetik olarak aktarımı elli yıla yakın süreyle norm kabul edildi. Fransızcadan alınan üç bini aşkın sözcüğün tamamı Türkçeleştirilmiş fonetik yazımla benimsendi (elektrik, pano, sistem, kordonblö, kürdan, kruvaze, anket, enstrüman, jandarma, şömine, şofben, pötibör vb.). Aynı şekilde İngilizceden alınanlar da, tramvay (tramway), istimbot (steamboat), cazbant (jazz-band), dretnot (dreadnought), vinç (winch), ofsayt (offside), taç (touch), nakavt (knockout), blucin (blue jeans) gibi, Türkçe fonetik imlaya adapte edildi.

İngilizceden alınan sözcüklerde izlenen yöntemin, 1982 ila 1985 yıllarına isabet eden bir tarihte, sessiz ve muhtemelen bilinçsiz bir kolektif kararla, tersine döndüğünü görüyoruz. Bu tarihten sonra Türkçe kullanıma giren İngilizce kökenli kelimelerde genel kural, İngilizce imlanın korunmasıdır. Email, fast-food, network, off-road, piercing, wireless, workshop, showroom, delete etmek, upgrade etmek ve benzerleri normdur. İmeyl, festfut, netvörk, ofrot, pirsink, vayrles, vörkşop, şovrum, dilit, apgreyt… kullanılmaz, veya kullanıldıkları takdirde “yanlış” olarak algılanırlar.

Tercih edilen yazım, sözcüğün hangi tarihte Türkçe genel kullanıma nüfuz ettiğine ilişkin bilgi verir. Kamyon çeşidi olan treyler 1950’li yıllardan beri kullanımdadır; “film fragmanı” anlamına gelen trailer Türk basınında ilk kez 1995’te görülmüştür. Aynı İngilizce sözcük 20. yy başlarında futbol terimi olarak aut veya avut, 1980’li yılların ikinci yarısında moda terimi olarak out şeklinde Türkçeye girmiştir. Türkçede 1930’lardan beri kullanılan kovboy v ile, 1980’lerde yaygınlaşan western w ile yazılır; Türkçe metinde cowboy yazımı yadırgandığı gibi, vestern yazımı da yadırganır. 

İngilizce imla ile yazılan sözcükleri diğerlerinden daha az “Türkçe” saymak için tutarlı herhangi bir neden gösterilemez. Maç (match) ya da mayın (mine) “Türkçe” sayılarak sözlüklerde yer alırken, Türkçe metinlerde onlarla yaklaşık aynı sıklıkta veya daha sık kullanılan email veya web sözcüklerinin “yabancı” sayılması için makul bir neden yoktur. “Top auta gitti” cümlesindeki aut Türkçe sözlüklerde yer alırken “dar yakalar bu sene out” cümlesindeki out’un dışarıda bırakılması herhangi bir tutarlı gerekçeyle savunulamaz.

Domuz tabusunun işlevi ve simgesel anlamı

Domuzu daha önce yazmış mıydım hatırlamıyorum. Tekrara düşersem affedin, bir yaştan sonra oluyor böyle.




Neolitik devrimden sonra Eski Dünya’da iki çeşit toplum türedi. Bir, toprağı ekip biçen, dolayısıyla bir köye bağlı yaşayanlar. İki, hayvancılık yapan, dolayısıyla mera peşinde durmadan gezenler. İkisi birbirini sevmezler. Eski destan literatürü baştan aşağı o kavgayla doludur. Köylü göçebeyi eşkiya ve zorba olarak görür; göçebe yerliyi pis koktuğu için, bokuyla iç içe yaşadığı için, cılız ve hastalıklı olduğu için hor görür. Unutma ki o zaman daha kanalizasyon yok, belediyenin çöp kamyonu da yok.

İnsanoğlunun kadim çağlarda evcilleştirdiği hayvanları düşün: köpek, keçi, koyun, sığır, deve, eşek, at, tavuk, kedi. Hepsi göçebe hayata ayak uydurur. Yürü dersin yürürler, ya da tavuk ve kedi gibi taşınabilirler. Bir tek domuz yürümez, elli metre götürsen yeri göğü birbirine katar. O yüzden domuz, sadece yerleşik tarım toplumlarının baş edebileceği bir hayvandır. O yüzden göçebe toplumlar köylüden tiksindikleri gibi domuzdan tiksinir, onu köylü mundarlığının simgesi ve taşıyıcısı olarak görürler. Tarımın egemen olduğu antik Yunan ve Anadolu’da, İtalya’da, Balkanlarda, Çin’de, Güney Hindistan’da, Yeni Gine’nin dağlık kısmında domuz baş tacı edilmiş. Hayvancılığın – daha doğrusu hayvancı elitlerin – egemen olduğu Yahud diyarında, Arabistan’da, Orta Asya’da, Kuzey Hindistan’da iğrenç mahluk ilan edilmiş.

Yani hayvancağızı yasaklama fikri evrenlerin rabbi olan Allahın değil, o da Araplarla Yahudilere aldanmış olmalı.

Bu tür simgesel davranışlar tabii zamanla ikincil (sekonder) işlevsellik kazanabiliyor. Mesela konuyla alakası pek dolaylı bir millet olan Türkler, şu veya bu nedenle domuz tabusunu ulusal kimliğin tanımlayıcı bir ögesi olarak benimseyebiliyor, ondan sonra o toplum tarımcıymış, göçebeymiş, büroda dokuz beş çalışırmış, fark etmeyebiliyor. Hiç düşündünüz mü bilmem, bugünkü Türk ulusal kimliğinin en belirgin, en vazgeçilmez unsurlarından biridir hatta başlıcasıdır domuz tabusu. Bıyığını kesen Türk çok, koka kolayı ayrana tercih eden Türk çok, Atatürk’ü iplemeyen Türk bile var, ama git bir yabancı ülkede restorana gör ki Türk’ü tanımlayan en tipik davranış özelliği hangisiymiş. İmanım gevredi buradaki garsonlara, yok, anladım, problem yok, tamam, getirebilirsin diye laf anlatmaktan.

Dinle açıklayamazsın bunu, çünkü Kuran mesela şarabı da yasaklamış, üstelik daha net ve kesin bir dille ve gerekçeli olarak yasaklamış, buna rağman elhamdülillahlı cümleler kuran Türklerin çok büyük bir bölümü şaraptan pek o kadar tiksinmez. Faiz mevzuuna, zinaya ve saireye girmiyorum bile.


Yazsa ya birisi bir doktora tezi, İslamı Benimseme Sürecinde Türklerde Domuz Tabusunun İşlevi ve Simgesel Anlamı diye?

13 Kasım 2017 Pazartesi

Hapse ve özgürlüğe dair

2015 ilkbaharında, bugün yarın çıkarım beklentisine girdiğim günlerde hayalim bisikletime atlayıp Santiago de Compostela’yı ziyaret etmekti. Fransa’da bir yerden, ya da belki İtalya’dan başlanır, Chaucer'in hacılarının izinde, bir bir buçuk ay içinde İspanya’nın kuzeybatı ucuna varılır. Hatta Etyen’e de bir not yazdım, o yazıları yazmayı artık bırak, ruhunu taksiratından arıtmak için gel yolun hiç olmazsa bir kısmında bana katıl diye. Olmadı tabii, çıkışıma üç beş gün kala altı yıl ek cezayı çaktılar. Ertesi sene bir de ne görelim? Kızım İris Barselona’dan çıkıp yürüyerek Santiago’ya gitmeye karar vermiş. “Kopya çektin mızıkçı” dedim. Yemin etti ki benle hiç böyle bir muhabbet geçmemiş, benim niyetimi bilmiyormuş, tamamen kendi kararıymış, Coelho’nun kitabını okuyunca aklına girmiş.

Evladın yapınca peşinden gitmek olmaz, taklit olur. O yüzden o proje yattı, ya da ertelendi.

Compostela’da umre farizasını ifa ettikten sonra güneye saparım diye düşündüm. Para az, hatta o günlerde bazı nedenlerle hiç yok görünüyor. O zaman, altmış senedir hayalini kurduğun şeyi nihayet yap, Marakeş’e git, altı ay, bir yıl, beş yıl, gücün ne kadar yeterse, Büyük Meydan’da dilen. Onca insan yapabiliyor, sen niye yapamayasın? Yapamıyorsan acizsin demektir, güç ve beceri gösterilerin palavradır, alışkanlıklarının esirisin, konforlarının müptelasısın. Ötekiler gibi bir kölesin. Yuh!

Birkaç hafta boyunca kesin kararlıydım, kendimi manen yeni kariyerime hazırladım. Beni tek düşündüren şuydu: tek bir yaşama, tek bir kimliğe hapsolmak beni bunaltır. Kafesteki maymun gibi hissederim. Gündüz dilenciysem gece software yazmam ya da yatırım danışmanı olmam lazım, yoksa fıttırırım. Dilencilik de böyle bir çeşitliliğe izin veren bir yaşam değil muhtemelen.

Peki, öyleyse bir dener, olmazsa güneye devam ederiz. Mali’de esir tüccarlığı? İşte hayallerimin mesleği! Esir tüccarlığı olmaz, yapamam, ama mülteci ve göçmen nakliyeciliği pekala olur, Mali de o sektörün önde gelen ülkelerinden biri. Bir sürü makale getirtip okudum, o işte iyi para olduğu kanısına vardım. Haftada bir beraber spora çıktığım koğuşta göçmen işinden yatan birkaç kişi vardı. Onlardan tüyo aldım, işin püf noktalarını anlamaya çalıştım. Gözüme makul göründü. İyi kazanırsam parayı alır çıkar mıyım? Yoksa milis kuvveti kurup... Bekle, zaman gösterir.

Arthur Rimbaud, gençken Fransızcanın en uçuk şairi, sonra Endonezya’da paralı asker, inşaatlarda ustabaşı. Otuz yaşındayken Habeşistan’ın Harar kentine yerleşip kahve ve silah ticareti yaptı. Etiyopya’dayken sırf onun evini görmek için Harar’a gitmeye niyetlenmiştim. Kuzeydeki manastırlarda uzun süre takılınca vakit yetmedi.

Gine denilen ülkede altın madeni işine girmiş bir teyzeoğlu var, bir keresinde rehin alıp bir yıl bir sefil otel odasına hapsettiler, buna rağmen orada kaldı. Belki onun yanına uğrarım. Ama yok, çenesi çekilmez.

*
Alışkanlıklar insanın hapishanesidir. İnsanı bir kimliğe ve bir yaşama hapseder, ufkunu daraltır, ihtimallerini kısar, ruhunu küçültür, omuzlarını çökertir. Onlarsız yaşayamazsın: çıldırır ve kaybolursun. Onlarla da yaşayamazsın: solar ve ölürsün.

Cezaevi garip bir deneyim. “Normal” yaşamınla – yani alışkanlıklarınla – bağını tak diye kesiyorlar. İki seçenek var önünde. Ya “ah alışkanlıklarım, vah alışkanlıklarım (işim, eşim, aşım vb.)” diyerek aylar ve yıllar boyu ağlayacaksın. Ya uykundan uyanacaksın ve fark edeceksin ki, a aa, eski alışkanlıkların olmadan da yaşanıyormuş. Korkunç derecede tehlikeli bir uyanıştır bu. Rulman dağıtabilirsin. Seri katil veya sanatçı da olabilirsin. Seri katil dediğin ne ki? Alışkanlıklarını aşmış bir adam.

O yüzden gerçek ve uzun soluklu cezaevi deneyimi olan insanlar o deneyimi anlatmayı pek sevmezler. Cezaevi heyulasını sıradan korkular ve abartılmış üzüntülerle anan dostları belli belirsiz bir gülümsemeyle dinlerler.

Alışkanlıkları aşmak demek sevdiğin ve değer verdiğin ve önemsediğin şeyleri terk etmek demektir. Dünya ile arana mesafe koymaktır. Yalnızlaşmaktır. Belki bir ölçüde bencilliktir. Aynı zamanda özgürleşmektir. Desem ki cezaevi özgürlüktür, biraz abartıyorum belki, ya da bir epigram uğruna hakikati azıcık deforme ediyorum, ama düşünürsen çok acayip bir gerçek payı var orada.

1986’da askeri mahkemede 42 yıl hapis istemiyle tutuklandığım gün, yıllardan beri şehvetle içtiğim sigarayı pat diye bırakmıştım. Bu sefer neleri nereye kadar terk ettim henüz bilmek için erken, ama geldiğimden beri dört aydır bir gün bile Şirince’yi düşünmemiş olmam acaba bir işaret midir?

*
Sonuçta ne kadar atarsan at, bazı ipler seni hala tutmaya devam ediyor. Sözlüğe aylar ve yıllar boyu emek verdim, azıcık işi vardı, yarım bırakamazdım. Yumuldum, ha bugün ha yarın derken üç ay onunla uğraştım. O üç aylık çaba birtakım alışkanlık ağlarını ince ipliklerle yeniden ördü. Birçok insanlar geldi, hocam şu konuyu da anlatsan, patron şu işi de halletsen, oğlum şunu eksik bırakmışsın bırakmasan dediler. E, nazik bir adamım aslında, kimseye kolay hayır diyemem, etrafımda yavaş yavaş bir yükümlülükler ağı oluşmaya başladı. Ev lazımdı. Ev ararken eski huylar depreşti, ev bana yetmez köy lazım noktasına geldim. Hoş geldiniz Sevan Bey.

Bunların hepsi özgürlükten kaçıştır, biliyorsunuz. İnsanoğlu alışkanlıklarından kolay kurtulamıyor. Başından attığın her şey bir süre sonra geri geliyor. İyi de ediyor sanki. İnsanın alışkanlıkları konforlu şeyler, eski bir pijama gibi yumuşak ve ılık. Onlarsız yaşamak da, doğrusunu istersen, çekilir iş değil.