25 Aralık 2016 Pazar

Hikmet incileri

TRT 3 Günlükleri
Şımarık şehirli çocuklarına özgü nazal sesle “Çok değerli hocalarla beraber, ben, bir Türk kemancısı olarak…” Tık, radyo kapatılır. Bu dili konuşan birinin iyi bir müzisyen olması ihtimali var mı? Yok.

Halk Birleşirse

El pueblo unido jamas sera vencido (Halk birleşirse asla yenilmez), totalitarizmin sloganıdır. “Safları bozan vatan hainidir” anlamına gelir. Ayrıca doğru değildir. 1939-40’larda Alman halkı kadar birleşik bir halk yoktu, ne oldu?


Mektup
Sevgili ____,
düşüncelerime yüzde yüz katıldığını söylemişsin. Nasıl başardığını merak ettim. Ben mesela yüzde yüz katılmıyorum düşüncelerime. Bu durumda mutabık mıyız, değil miyiz, çıkaramadım.

Madonna
Madonna ilgini çekiyorsa ve yolun düşerse Siena şehir müzesini kaçırma. Bütün Avrupa’nın ─ dolayısıyla dünyanın en etkileyici Meryem-ve-çocuk koleksiyonu orada, çoğu 15. Yüzyıl. İlk gidişte uyanmadım. Sonra on sene aklımdan çıkmadı. İkinci gidişte çarpıldım.

Babadan oğula
Evladım, writer’s block berbat bir hastalıktır. Ne kadar erken yenersen o kadar iyi, çünkü alışırsan kurtulması daha zor olur. Tek çaresi vardır, bol bol yazmak, her gün yazmak, “eyvah ne diyecekler, aptal zannedecekler” diye korkmadan yazmak. Yazdıkça açılırsın. İnan bana, bu işleri bilirim.

Cyrano

Cyrano de Bergerac’ı Sabri Esat çevirisiyle orta 3’teyken babamla beraber sahnede izlemiştim. Mücap Ofluoğlu idi galiba. Şahane bir oyun. Bunca yıl sonra yeniden okumak iyi geldi.

19. yüzyıl tiyatrosunda Shakespeare, Racine, Lope de Vega ayarına yaklaşan tek oyun yazarıdır Rostand. Faust büyük eser ama tiyatro değil. Schiller ve Hugo bayar. 19. yüzyıl İngiliz tiyatrosu bir çöl. Ancak yüzyılın en sonunda zuhur etmiş Wilde, Shaw gibileri. Krallar 1790’lardan sonra sahneden el çekmiş. Burjuvazi ise ancak 1890’lardan itibaren “burjuva değerlerine” isyan edince iyi tiyatro üretmeye başlamış.

"İyimsi” diyelim. Kral yoksa gerçekten iyi tiyatro zor.

Ateizm
Dar anlamda ateizm işin kolay kısmı. Akli zeminde tanrıların duracak yeri yok, yirmi sayfada şah matla biter maç. Asıl mesele ondan sonrası, insanlar irrasyonel önermeleri neden benimser? Hangi ihtiyaca cevap verir? O ihtiyaç başka türlü karşılanabilir mi? Salak mı bu insanlar, masal olduğu aşikâr olan şeylere inanıyorlar? Salak değillerse onları ikna edecek olan argüman nedir? İkna etmek gerekir mi? Asıl ilginç olan ve yirmi sayfadan çok daha fazlasını hak eden sorular bunlar.

Nuray Mert
Devran değişti, Nuray Mert’i takdirle, hatta yer yer alkışla okuyacak hallere geldik. Ne demiş atalarımız? tempora mutantur, nos et mutamur in illis.

Değiştik mi sahiden? Emin olamıyorum. Perspektif ve bağlam değişti şüphesiz. Ama mesela Kemal ve Kemalizm hakkında söylemiş olduğum her sözün arkasında dururum. 2007’ye dek süren askeri vesayet hakkındaki görüşüm de, beterini görünce nüans kazandı belki, ama özünde değişmedi.

Belki üslubumuza daha dikkat etmeliydik. Belki heyecanımızı gemlemeliydik. Belki siyah-beyaz çözümlere itibar etmemek gerektiğini kendimize daha sık hatırlatmalıydık. Belki Nuray’ın da bir dediği var diye kulak kabartmalıydık.

Ahmet Altan
Kim ne derse desin, bu ülkenin matbuatına kırk yıldan beri Ahmet Altan’dan daha düzgün biri gelmedi. Düzgün, yani dürüst, onurlu, edep ve kişilik sahibi. Ve akıl. Ve muazzam bir belagat.

Esir alınmış olması acı verici. Çamurdan adamların ağzında oyuncak olması daha da acı.

TRT 3 günlükleri
Çaykovski kötü diyorsan bir de Glazunov’u dene. İçeriksiz jestler diyarının prensleri.

Karamsar bir yazı


Bir arkadaşım yazmış, Oxford Üniversitesi öğrencileri bundan böyle ‘he’ ve ‘she’ yerine ‘ze’ zamirini kullanacaklarmış. Seksist olmamak, trans bireyleri kırmamak adına. Cevap yazdım.

He, she yerine alternatif arayışı birkaç yıldır var. Oxford Union’ın o otobüsün önlerinde yer kapmaya çalışması şaşırtıcı değil. Bana sorarsan liberal cinnetin çığırdan çıkma belirtilerindendir. Avangart olma iddiasındaki bir zümre tek ayak üzerinde bu kadar uzağa giderse kaybolur, dönüş yolunu bulamaz. Dikkat et, fırtına bulutları ufku aniden kapladı, büyük bir toplumsal tepki patlaması geliyor. Brexit, Trump bunun öncü işaretleridir. Daha büyüğü de gelecek muhtemelen. Umalım ki üniversiteyi de, manevi besinini üniversiteden alan azınlığı da yerle bir etmesin.

1970’lerden sonra üniversite -ya da üniversiteyi rehin alan “liberal” etiketli bir kesim- topluma meydan okuyan bir tür iman hareketine dönüştü. Öncülük iyidir, eğer kütle peşinden geliyorsa ya da gelme ihtimali varsa. Üniversite o ihtimali 1980’lerden sonra kaybetti gibi geliyor bana. Azınlık haklarına aşırı derecede saplandı. Sonuçta o mantığın vardığı yer trans tuvaletleri oldu. Toplumun geniş kesimleri ile manevi bağlar koparıldı. [Hayır, trans tuvaletlerine karşı değilim. Ama bunun siyasi ve ahlaki ajandasının önüne koyan bir hareket yenilgiye mahkûmdur.]

Şimdi iki büyük ordu savaşa hazırlanıyor. Kahverengi azınlıklar, muhacirler, Müslümanlar işlerine geldiği sürece multi-kulti, “liberal” azınlık hakları söylemini kullandılar. Sıra kavgaya geldiğinde gözlerini kırpmadan satacaklardır. Büyük beyaz kitle (bizde bir ara adları "orta direk” idi) öfkeden kudurmuş halde. İkisi önce birleşip üniversiteyi ezse hiç şaşmam. Sonra birbirlerini boğazlayacaklardır.

İlahi deve, ilahi düve


Allah teorisinin çöktüğü noktalardan biridir Salih Peygamber öyküsü. Kuran'da aşağı yukarı kırk defa değinilen öyküye göre Allah’ın dişi devesini kesip yedikleri için Semud kavmi kahredilir (A’raf 13-19, Hud 63-68 vb.). Oysa Musa efsanesine göre de Yahudiler Allah’ın buzağısına ─ ya da danasına ─ taptığı için lanetlenir (Bakara 92; A’raf 148-153 vb.). 

Hangisi doğru?

Can alıcı soru şu: Tanrı maddi alemde tecelli eder mi? Soyut ve sonsuz olduğu iddia edilen bir varlık bazı somut kişi veya nesnelerde – mesela oğlu, ikonu, devesi, evi, tapınağı, elçisi – yoğunlaşmış mıdır? Cevap evet ise zuhurata – puta – saygı göstermek gerekir. Hayır ise, tanrı hakkında hiçbir şey bilinemez; maddi alemle hiçbir bağı yoktur.

Dolayısıyla gerçek dünyada işlerliği olan her din, ister istemez putperest olmak zorundadır. Soyut bir felsefi ya da ahlaki ideal olarak dinin bir işlevi, içeriği yoktur. İçerik vermeye kalksan kaçınılmaz olarak puta, törene, töreye, taassuba, yasa ve cezaya teslim olursun. “Putlara hayır” diye başlayan bir din, bir buçuk milyar kişinin Mekke’deki bir taş parçasına taptığı bir kolektif akıl dışılığa dönüşür.


 25/12’de eklenen:

Baştaki soruyu küçümsemeyiniz lütfen. Hazır şablon sloganlarla geçiştirilecek bir konu değil. 

Allahın devesini kestikleri için cezalandırıldılar diyor Kuran. Hem bir kere değil, düzinelerce defa anlatmış hikâyeyi. Resul’ün sevdiği bir öykü belli ki, koca şehirler Allahın gazabıyla nasıl harabe olmuş diye hatırlatmaktan yorulmuyor. Allahın devesi yerine Allahın sevgili elçisini koyun, ne demek istediği belki daha iyi anlaşılır.

Öte yandan Yahudiler niye lanetlenmişler? Fısk u fücur ettikleri yahut Filistinlilere zulmettikleri için mi? Hayır, Allahın danasını put yapıp ona tapmışlar, o yüzden. Tevrat’ın merkezî mitlerinden biridir. Bakara suresi de yekten bu hikâyeyle girmiş.

Belli ki bir çıkmaz var burada. Geç Antik Çağ felsefesinin favori konusudur. Hıristiyan düşünürlerinin hemen hepsi bu konuyla boğuşmuşlar; onlara cevap yetiştirmeye çalışan paganlar da öyle. Kuran’ın da yanılmıyorsam ana temalarından biridir.

Allahın oğlu olur mu? Allah, bizzat veya insan kılığındaki oğlu vasıtasıyla, çarmıhta acı çekip ölür mü? Haşa, diyor Kuran, Allahın oğlu ve kızı olmaz, şirktir. Peki, Allahın evi ─ Beytullah ─ olur mu? Elçisi olur mu? Kitabı olur mu? Haşa, diyor ötekiler, küfrdür.

Gayri maddi ve sonsuz olduğu iddia edilen tanrı, somut bir nesne veya kişide cisimleşir mi? Eğer her yerde ise kıblenin anlamı ne? İnsana şah damarından daha yakın ise, mesaj iletmek için elçiye ya da kitaba neden gerek duysun? İkona ya da buzağıya secde edenler sapkın ise, kara taşa secde edenler nedir?

Bu soruların cevabı, korkunçtur. Soyutla soyutlayabildiğin kadar, sonunda keşfedersin ki soyutlanma yolunun sonundaki tanrı Hiç’tir. Meçhuldür. Aklına gelebilecek her sıfattan münezzeh ve müberradır. Hakkında hiçbir şey bilemezsin. Ha varmış, ha yokmuş, fark etmez. Avucundan kaçar gider.

Dolayısı ile putları yıkmakla işe başlayanların, eninde veya sonunda, başka putlar ihdas etmekten başka çaresi yoktur. Eğer ki “tanrı manrı yokmuş, üzgünüm” deyip pes etmeye cesaretleri yoksa.


Gerisi çorap söküğü gibi gelir. Putu diktiğin anda cemaat olursun. Dünyayı Biz ve Onlar diye ikiye bölersin. Kendi cemaatinin esenliği ve kendi putunun onuru, bir de bakarsın, senin için hakikatten ve vicdandan daha önemli olmuş. Putunun saygınlığına dil uzatanın dilini, baş kaldıranın kafasını kesmen gerekmiş. Senin mazlumun aziz, ötekilerinki leş sınıfına geçmiş. “Bizim hırsızımız iyidir” önermesi, düşündükçe, sana mantıklı gelmeye başlamış.

Varoluşçular Kahvesi


Sarah Bakewell, At The Existentialist Café, iyi bir kitap, yeni çıktı, dil bilenlere tavsiye ederim. Kadın 16 yaşındayken gönlünü ve aklını varoluşçulara kaptırmış, tıpkı benim gibi. Sonra otuz sene o kitaplar tozlu raflarda unutulmuş. Şimdi 21. yy’ın perspektifiyle o yazarlara dönüp, neydi bizi cezbeden, ne kadarı halâ değerli, şimdi bize gülünç gelenler neden gülünç diye bir hesaplaşmaya girmiş. Son derece dürüst, sempatik ve akıllı bir şey. Tez patlatmamış, sohbet etmiş.

20. yy’ın ikinci yarısının fikir dünyasını ne kadar derinden etkilemiş Sartre – Beauvoir – Heidegger – Merleau-Ponty ve şürekâsı diye farkına varıyorsun. Ayrıca o çağın dünyasından nasıl fersahlarca uzaklaştık diye hayret ediyorsun. Bugün Sartre çıksa millet bir tarafıyla güler herhalde. Ama 1950’lerde, 60’larda ne büyük bir fikir devrimine önderlik etmişti.

Yıllardır unutmuşum, aklımdan çıkmış. Ama benim de kafamın oluşmasında ne büyük rol oynamış, fark ediyorum düşününce.

Cezayir-i Bahri Sefid*


“Entrika batağında kaybolmak istemiyorsan, vatanın gerçek çıkarını gözeten kitapları yurt dışında yazmak lazım” demiş Jan Jak Ruso, itiraflar’ın Penguin baskısının 378. Sayfasında. Kendisi önce Cenevre Cumhuriyeti’ni denemiş, oradan dışlanınca Holanda’da bastırmış kitaplarını.

O kitap demiş, sen üniversite anla. Bu ülkede “üniversite” fikri bir daha canlanır mı? Önümüzdeki otuz yılda zor görünüyor. Bugünkü fırtına geçse dahi verdiği zarar kolay kolay düzelmeyecektir. Farelerin sesi, görünür gelecekte, aslanlardan çok çıkacaktır.

E, Ege adaları ne güne duruyor? Burnumuzun dibinde Avrupa Birliği toprağı. Hazır ülkenin başında yeni fikirlere açık bir başbakan var. Üstelik adalar işsizlikten kıvranıyor, güzel bir kampusa hayır diyeceklerini sanmam. Ne güne duruyoruz?

Gerçi adalar ne kadar güvenlidir onu da bilmiyorum. Yüz bine yakın Suriyeli var diyorlar. Adaların kış nüfusu bunun yarısı bile yoktur tahminimce. Eninde sonunda birinin aklına gelecektir, çökelim şuraya, başımızın çaresine bakalım diye.

Adalar İslam Cumhuriyeti? Aman, aman!.


* Başlık “Ak Deniz Adaları” demek. 1912’ye dek adalar vilayetinin resmi adıydı.

18 Aralık 2016 Pazar

Kontratak


Darwin, Türlerin Kökeni (1859). Bu da herkesin okuması gereken eserlerden. Berrak bir aklın, mütevazı bir bilgi aşığının, çok malumat biriktirmiş bir bilim işçisinin şaheseri. Her şeyden önce, büyük zevkle okunan bir kitap. Keşif heyecanını, hakikat aşkını elle tutulur bir şekilde hissediyorsun. Kuşkularını, çıkmazlarını paylaşıyorsun.

Oradaki o alçak gönüllü ve pırıltılı bilgi arayışı, “kutsal” adı verilen masal derlemelerinden daha kutsal, daha yüce − ve yüceltici − bir şey bence. Biyolojide değil, Din ve Ahlak dersinde okutulmalı Darwin. Doğru ve ahlaklı insan nasıl olunur sorusuna verdiği cevap, bitki ve hayvan türleri nasıl oluştu sorusuna verdiği cevaptan daha derin ve daha önemli.

Hakikate ancak çok çalışarak, çok okuyarak, çok soru sorarak, bilmediklerini bildiklerinden daha fazla önemseyerek yaklaşılır. Cehaletlerini otoritenin, masalın, safsatanın perdesiyle örtmeye çalışan sahte peygamberlerin yanına bile yanaşamadıkları şey işte bu.

Biri aziz, öbürü aciz. Net.

14 Aralık 2016 Çarşamba

Memleketin Hali



Memleketin halini sormuşsun. Felaket tabii. Birkaç ay önceye kadar herkes bağrını yırtıyordu “Felakete yuvarlanıyoruz” diye. Şimdi tuhaf bir sessizlik var, sanki twilight zone’a* girildi. “O kadar da olmaz artık diyorduk, oldu; bakalım daha neler olacak” modunda bütün ülke.

Gazeteciler, Kürtler vb. işin detayı. Müthiş bir ölüm-kalım savaşı veriyor rejim. Kurtlar sofrası diyebilirsin. Kazanır mı kazanmaz mı, kestirmek zor. Ama kazansa da kaybetse de, ülkeye verilen zararın yirmi otuz yıldan önce telafi edilebileceğini sanmıyorum.

*[Dipnot] Alacakaranlık kuşağı.



13 Aralık 2016 Salı

Neden hapisteyim?




Biri mektup yazmış, sormuş. Cevap yazdım. Sizinle de paylaşayım.

Neden hapisteyim? Cevabı çift dikişli. Bir, Şirince’de yirmi yıldan beri sürdürdüğüm sivil itaatsizlik eylemini en ağır şekilde cezalandırmaya karar verdiler. İki, bu verdikleri karar, benim yükselen İslamcı saldırıya karşı tavır almaya karar vermemle tesadüf olamayacak kadar yakın bir şekilde çakıştı. Yıllardır Yargıtay’da prosedürel bir batakta bekleyen dosyalarım, “halkın dini duygularını aşağılama” suçundan hüküm giydiğim tarihten birkaç hafta sonra aniden ve mucizevi bir şekilde karara bağlandı. Buna karşılık dini duygular davası tam dört yıldan beri mahkeme mahkeme geziyor, duruşmadan duruşmaya altı ay ara veriliyor. İsterlerse yıllarca öyle sürüklenir gider.

Kabul etmek gerekir ki oyunu ustaca oynuyorlar. Bir Ermeni’ye, üstelik az çok tanınan bir entelektüele, İslam’ı eleştirdi diye ceza vermek sıkıntılı olabilirdi. O yüzden cezayı başka yerden çaktılar. Belki de Şirince davalarında beni arka planda koruyup kollayan birileri, din meselesi çıkınca korumaktan vazgeçti. Kararı veren kimdi? Akla gelen ilk isim belli bence. Ama bu ülkede devlet kimdir, kaç tanedir, artık belli olmadığı için kesin bir kanıya varmak kolay değil.





7 Aralık 2016 Çarşamba

Meleklerin Cinsiyeti

İstanbul fethedilirken Bizanslı papazlar meleklerin cinsiyetini tartışıyormuş. Yalan tabii, rivayetin rivayetinin rivayeti. Ama tut ki doğru olsun; daha onurlu bir duruş düşünebiliyor musun? Hangisi daha önemli? Falan çapulcu filan zorbanın şehrini zapt etmiş, o mu? Yoksa temel ve değişmez hakikatlere ulaşma çabası mı? Yarın ölebilirmişsin, sırası mıymış? Herkes ölecek, ha yarın, ha öbürsü gün. Yaşadığın son ana kadar bilgiyi aramaktır görevin.

O devirde bilgi meleklerin cinsiyetiymiş. (Ki değil, Gemistos Plethon’u, Basilios Bessarion’u düşün.) Bugün olsa başka şey tartışırlardı, belki yapay zekâ ya da asal sayılar teorisi, belki de astrofizik. Asıl kahramanlık buymuş gibi geliyor bana. Bir güruhun gazına gelip elde pala düz duvara tırmanmak değil; cahillerin beyhude kavgasına kulağını tıkayıp hakikatin tefekkürüne yoğunlaşabilmek.

Benim kişisel tarihimde de melekolojinin yeri var. On yedi yaşındaydım, Aquinas’ın Summa’sında “iki melek aynı anda aynı yerde bulunabilir mi” sorusuna denk geldim. Hayır, melek diye bir şey yok, o zaman da biliyordum bunu. Ama soru o değil. Maddi olmayan bir varlık ne demektir? İki şeyin aynı yerde olması ne demektir? ‘Şurada bir canlı var’ ve ‘şurada bir kedi var’ derken aynı şeyden mi söz ediyoruz? O ufacık kapıdan bakarsan önünde dev bir felsefe uçurumunun açıldığını görürsün. Thomas Aquinas tarihin en parlak spekülatif kafalarından biridir; iki sayfada öylesine bir analiz getirir ki apışıp kalırsın; o gün benim yaptığım gibi, felsefe okumaya karar verirsin.

Şimdi evimde olsam kaçıncı bölüm, kaçıncı soru, hemen bakar bilgi verirdim size. Sağdaki dolabın en üst rafında, sekiz ciltlik eski bir Latince baskı. 28 Şubat’ın meşhur şeyhi vardı, Ali Kalkancı mıydı, onun abisi olan bir sahaf dostumdan ucuza almıştım, 2009 ya da 2010 olmalı.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Mahkemeden

Bizim meşhur dinî değerleri aşağılama davasında gene duruşma vardı, Ekim 2012’den bu yana kaçıncı duruşmadır hatırlamıyorum. Hakim koltuğundaki bayan “sen şöyle, sen böyle” diye konuşmaya başladı. “Siz” diye hitap etmesi için uyardık. Kulak asmadı. Sıkıldım, “bu hitap biçimine cevap vermeyi uygun görmüyorum” dedim, savunma filan yapmadım.

Oysa güzel bir metin hazırlamıştım. Okusaydım bayanın tepkisi ne olurdu merak etmedim değil.

Önemli bir karar vereceksiniz. Bu ülkenin geleceğine dair bir karar vereceksiniz.

Bu ülke, din kisvesi altında terör estiren çapulculara mı teslim olacak, yoksa özgür ve medeni bir ülke olmaya mı çalışacak? Davamızın konusu bu.

İnsanlığın çocukluk çağından kalma birtakım hurafelere mecburen boyun mu eğeceğiz, yoksa insana, dünyaya, ülkeye ve inanca dair her şeyi, aklımızın ve vicdanımızın rehberliğinde korkusuzca konuşabilecek miyiz? Bu sorunun cevabını talep ediyor savcılık makamı sizden.

Umarım vicdanınızın gösterdiği yolda doğru cevabı vermeyi başarırsınız. Umarım, yarın öbür gün bu toplum, vicdanını korkuya ve zorbalığa teslim eden talihsizler kervanında sizin adınıza da yer vermez.

Davanın hukuki yönü hakkında söz söylemeye gerek yok. Hukukla alakası olmayan bir davadır. Siyasete ve dünya görüşüne ilişkin bir davadır.

Mesele hukuk olsa, elbette siz de biliyorsunuz ki TCK 216. madde, dinî değerleri aşağılama suçunu, kamu güvenliğini tehlikeye düşürme şartına bağlar. Oysa bu davada kamu güvenliğine ilişkin ne bir iddia dile getirilmiş, ne bir delil ikame edilmiştir.

Elbette siz de biliyorsunuz ki getirilen iddia, TC hukuku açısından anayasa hükmü statüsünde olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, inanç özgürlüğünü koruyan 9. maddesiyle alay eder niteliktedir. AİHM içtihatlarına göre bu özgürlüğün neleri kapsadığını, hangi istisnaları tanıdığını, daha önce bir ifademde ayrıntılı olarak belirtmiştim. Sizi o ayrıntılarla yormayacağım.

Davanın özü yeterince nettir.

Zorbalara boyun mu eğeceğiz, yoksa vicdanın ve hakkın sesini mi dinleyeceğiz?


Karar sizin.