15 Kasım 2015 Pazar

Uruguay’da oluyor, bizde neden olmasın?

Uruguay’da oluyor, bizde neden olmasın?

1965’te bu işlerle ilk ilgilenmeye başladığımda CHP’nin oyu %28,7 idi. Zafer beklentisiyle girilen 1969 seçiminden %27,4 çıktı; şok yaşandı. Ecevit fırtınası gelip geçtikten sonra, 1983’te Necdet Calp’ın halkçı partisi %30,5 ile beklenmedik bir başarı sağladı. 1987’de SHP %24,7’ye düştü.

1995’te Ecevit’in DSP’si ile Baykal’ın CHP’si toplam %25,3 aldılar. 1999’da ikinci Ecevit rüzgârıyla iki partinin toplamı %30,9’a yükseldi, ama 2002’de toplam %20,6 ile çakıldılar. 2011'de CHP %25,9'u gördü. 2015'in ilk raundunda %24 küsura düştü; ikinci rauntta %25 küsura çıktı.

Şimdi falanca demiş ki “parti sola dönmeli, sol ve sosyal demokrat olmalı.” Filanca demiş ki “koalisyon kurabilseydi böyle olmazdı.” Beriki “bütün gücümüzle koşturduk, gece gündüz çalıştık, böyle olmamalıydı” deyip takım oyunu yokluğundan yakınmış. Öteki, Baykal zamanında %20'ye düşen oyun Kılıçdaroğlu devrinde %25'e çıkmasını başarı saymış. Biri Kemalist ve vatanist bir kadronun partiyi başarıya taşıyacağını savunmuş. Öbürü Kürt partisiyle ittifak kurmayı önermiş.

Geçen senenin modası “İslami kesime açılmak” idi. Bu yıl o tezi dillendiren pek yok şimdilik.

Camdan dışarı çıkmaya çalışan kara sineğin gayreti geliyor aklımıza. Sinek cama çarpar. Döner gene çarpar. Tekrar dener, bir daha çarpar. Sarsılmaz bir inanç ve umutla bir daha, tekrar çarpar. Yılmaz, gene çarpar.

Tam 65 senedir böyle.

E ne yapalım, bunlar da böyle, diyemiyoruz maalesef.  Çünkü zararı yalnız kendilerine değil, hepimizedir. Karşı tarafı ebedi iktidara mahkûm eden sadece Türkiye'nin sosyolojisi midir sizce, yoksa 65 yıldır aynı topal atı yarışa sürüp sonunda kazanmayı uman kör iman mıdır? Erdoğan'ın karşısına doğru dürüst bir seçenek çıksa son dört yılda aldığı onca yaraya rağmen ayakta kalabilir miydi?

Kabahati MHP ve HDP'de bulmanın anlamı yok. %60 yahut 50,5'lik muhalefet bloku da ham hayaldir. Son seçimde net görüldü ki MHP seçmeninin ikinci tercihi de AKP'dir; HDP seçmeninin ikinci tercihi de ezici oranda yine AKP'dir. İki turlu bir seçimde MHP silinir, HDP de belki %5 ila 10'luk bir dar bölgeye sıkışır. Mevcut parti sisteminin ana fay hattı %70 ile 25 artı 5 arasındadır. Kırk defa denesen vereceği sonuç aşağı yukarı budur.

Böyle olması iyi bir şey değildir. Memleketi fasit daireye sokar. Bir tarafın iktidarını kemikleştirir. Kendi kendini besleyen bir iktidar döngüsü yaratır. Gücün tüm nimetlerini -bilgi kaynaklarını, ekonomik imkânları, patronaj ağlarını, bürokratik tecrübeyi- bir tarafa yığar; öbür tarafı bir daha kolay kolay kendine gelemeyecek şekilde cılızlaştırır. On yıllarca düzelemeyecek bir dengesizlik üretir.

Bugün eğer böyle bir durumla karşı karşıya isek, bunun sorumlusu herhalde gücü biriktirenler değildir. Alternatif üretmeyenlerdir.

Bu yüzden diyoruz ki Türkiye'de demokrasinin önündeki esas engel CHP'dir. Yıllar önce tasfiye edilmeliydi; edilemedi.

Bugün eğer adil ve demokratik bir yarış istiyorsak, topal atı kesmekten başka çare yok.

**

AKP'nin başarısını sosyolojiye yahut ideolojiye bağlayan yorumlar ciddi bir mantık hatasından mustariptir.

Diyorlar ki Türk halkı muhafazakârdır, dindardır, gavur düşmanıdır, Anadolu kaplanıdır, o yüzden Erdoğan'a oy verir. Çatlasan da patlasan da vermeye devam edecektir. 

İyi de;

Bir, de ki Türk halkının böyle eğilimleri var, bu eğilimlere Erdoğan'dan ya da AKP'den başkası hitap edemez diye bir kural yok.

İki, bu eğilimler varsa başka eğilim yok diye bir şey de yok.

Misal, gariban sevgisi, etnik ve bölgesel kimlikçilik, yobaz korkusu, bedava ekmek aşkı, modernlik özlemi, değişim arzusu, “yetti bunlar” kaypaklığı da aynı insanların kararlarında pekâlâ etkili olabilir. Bu değişik, hatta belki birbiriyle çelişen eğilimlerden iyi bir harman çıkaran bir alternatife neden teveccüh göstermesin?

Seçmen blokları veri değildir. Kendiliğinden oluşmaz; ebediyen sürmez. Seçmen bloklarını yaratan siyaset sahnesindeki seçeneklerdir. Bloklardan biri kuvvetli, öbürü zayıfsa kabahati seçmende değil, seçeneklerde aramak gerekir.

**

Başkanlık sistemini bir de bu açıdan ele alalım isterseniz.

Başkanlık sistemi bizde sadece bir yönetim sistemi olarak tartışıldı. Başkanın yetkileri neler olacak? Yasama organı karşısındaki konumu ne olacak? Altın varaklı tahta mı oturacak, Bürosan koltuklarla mı yetinecek?

Oysa başkanlık sistemi, a) bir yönetim sistemi, b) öncelikle ve daha önemlisi, bir seçim sistemidir. Yürütme organının başının nasıl yöneteceğinden önce, nasıl seçileceğini bildirir. Bakarsan ABD başkanı ile Kanada veya İngiltere veya Almanya başbakanı arasında yetki ve sorumluluk açısından o kadar büyük farklar yok. Asıl fark nasıl seçildiklerinde.

Başkanlığın püf noktası şu: Yüzde elli artı bir alan kazanır, alamayan elenir. Yüzde on barajını unutun. Başkanlık sisteminde baraj yüzde ellidir. Kırk dokuz alana teselli armağanı verilmez. Yirmi dört küsurdan yirmi beş küsura çıktık diye sevinene gülerler.

Bu sistemde küçük siyasi grupların ayrı parti olarak var olma şansı yoktur. Küçük partiler ancak iki büyük bloktan biri - ya da her ikisi – içinde yer alarak varlıklarını sürdürebilirler. İttifak kurmayı ve pazarlık etmeyi öğrenirler. Yüzde elli artı bire hitap etme disiplinini kazanırlar.

Elbette işin ince ayarları var. ABD sisteminde parti konsolidasyonunu sağlayan öteki ayak Kongre seçimlerinde uygulanan dar bölge sistemi. Başkana ek olarak her parlamento seçim bölgesine yüzde elli şartı getirince, üçüncü partilerin hiç şansı kalmıyor.

Buna karşılık İngiltere ve Kanada örneklerindeki gibi başkansız dar bölge sistemi, bölgesel tabanlı üçüncü partilere şans tanıyor. Brezilya, Arjantin, Şili, Uruguay gibi otuz küsur yıldan beri iyi kötü istikrara kavuşmuş başkanlık sistemleri incelense eminim çıkaracak başka dersler de bulunur.

“Yaptırırım–yaptırmam” falını aşıp işin ayrıntılarını tartışma vakti gelmiş midir dersiniz?


Yoksa Kemal Bey yerine Ahmet veya Mehmet'i getirsek, baştakilere her gün televizyondan laf yetiştirsek, araya bir kaç tane “sol” veya “sağ” slogan sıkıştırsak 2019'da Allahın izniyle bu iş olur mu diyorsunuz?