30 Nisan 2014 Çarşamba

Sorularınıza itinayla cevap verilir 2

-Hocam, RTE AYM’yi pasifize edebilir mi? Edemezse ne yapar sizce?

-Öyle bir niyeti olduğunu hiç sanmıyorum. Son derece kulanışlı bir araçtır. Yapılması gereken, ama kendi yapmak istemediği işleri ona yaptırıyor. Askerlerin salınması, HSYK yasasının (amacına ulaştıktan sonra) iptali, Twitter’ın açılması işine gelmedi mi sanıyorsun?

Rahatsız olduğu şey, Haşim Kılıç’ın açıkça Cumhurbaşkanlığına oynaması. Gerçi ondan da ne derece rahatsız olduğunu kestiremiyorum. Sanki kendi teşvik ediyormuş gibi davranıyor. “Cübbeni çıkar da gel” ne demek? Adamın niyeti yoksa bile aklına geliverir.

-Mustafa Kemal’e mi, Muhammed’e mi daha gıcıksınız?

-İkisine de değilim. İkisi de büyük adamlar. Büyük maceralara girmişler, yırtıcı bir zeka sergilemişler. Sıradanlığı aşan insanları, sıradan ahlaki yargılarla değerlendirmek kolay değil, doğru da değil.

Her ikisinin ikonudur beni rahatsız eden. Bağnazlığın, sürü ruhunun, cahilliğin, farklı ve yalnız olanı ezme içgüdüsünün vesilesi olarak kullanılmaları.

Adamlar ölmüş gitmiş, arkalarından taş atmak neye yarar? Maksat onları değil, müritlerini rahatsız etmek.

-Hocam, Peygamberimizin adının otuzlu yaşlarına dek Kasım olduğu doğru mu?

-Hiç duymamıştım. Kaynak neymiş? Kutsal anlatılarla ilgili bu tür (olumlu veya olumsuz) bir bilgi duyduğunda önce kaynak sor. Sonra, imkanın varsa o kaynağın bu “bilgiyi” hangi amaçla piyasaya sürmüş olabileceğini düşün. Doğruya epey yaklaşırsın.

Muhammed’in tek eseri olan kitabı, ölümünden yaklaşık 60 yıl sonra, sıcak ve kanlı bir polemik ortamında derlenmiş. Yaşamına ilişkin anekdotlar, 90 ila 180 yıl sonra kaleme alınmış. Hakkında, kendisiyle çağdaş olan hiçbir tanıklık yok. Yazılı bir belgede adı ilk kez ölümünden 10 yıl sonra anılıyor. Böyle birinin, eğer yaşamışsa, kariyer-öncesi gençliği hakkında ne bilebiliriz? Nasıl bilebiliriz? Ne kadar bilebiliriz?

-Gençlik ve çocukluk yıllarınızda inançlı olup olmadığınızı merak ediyorum. Çevremdeki çoğu insanın müslüman olmasının beni toplumdan uzaklaştırdığını hissediyorum. Siz de benzer şeyler yaşadınız mı?

-İlkokul 4. sınıftayken “tanrı” kavramının absürd ve tutarsız bir düşünce olduğu kanısına vardım. O günden beri de fikrimi değiştirmedim. Annem kendi çapında dindardı, ama aydın bir babam ve kültürlü bir aile çevremiz vardı. Sivri dilim bazen eleştirildi ise de başka rahatsızlık yaşamadım.

Yakınlarına şunu anlatmaya çalış. Dedelerinizin inandığı şeylere inanmamak “inançsızlık” değildir. İnanç, adanmışlık, manevi değerlere sadakat, onlarsız da mümkündür. Hatta konformizmin konforundan yoksun olduğu için öylesi daha gerçek ve daha değerlidir.

Birazcık ufuk sahibi iseler sana kulak vereceklerdir. Öbür türlü zaten uğraşmaya değmez. Ninen ise, üzme “sen haklısın” de gönlünü al. Öbürlerini şutla gitsin.

-Kültür unsurlarına (din, dil, gelenek, sanat...) sahip çıkmak, onları koruyup gelecek nesillere iletmek önemli midir?

-İnsanlığın temel değerleriyle bağdaşıyorsa evet, toplumun hayatına zenginlik katar, ortak bir dil sağlar. Yoksa unutmak ve unutturmak evladır. Dedelerin görevi iletmek olsun; fikir önderlerinin sorumluluğu, iletilenleri aklın ve vicdanın terazisinde tartmak olmalı.

-Kendini resimlemek anlamında “selfie” diye bir kelime yaygınlaştı. Buna Türkçe bir karşılık üretmeye çalışmalı mı, yoksa olduğu gibi kabul mü etmeli?
-

Selfie “kendini resimlemek” değil ki? “Mobil cihazın reverse kamerasını kullanarak kendini veya kendi dahil olduğun bir grubu resimlemek.” Öbür türlüsü otoportre olur. Ne olabilirdi? Terso? Aynalı? Cepgeri? Oto çek? I-ıh, selfie kusursuz. İlk duyulduğu gün oy birliğiyle maçı aldı.

29 Nisan 2014 Salı

Bıktık mı artık bu memleketten?

Bir arkadaş yazmış, uzun uzun içini dökmüş, okumaya değer. Benim cevabım aşağıda.


Selamlar,

İsmim Semih, mailim biraz uzun olacak, içimi dökeceğim, sizden de sanki yanınızdaymışım da beraber fikir teatisi yapıyormuşuz gibi soracaklarımı kendinize sormanızı isteyeceğim. Çünkü, neredeyse son 5 senedir yazdığınız her şeyi ama her şeyi okudum. Üstüne saatlerce kafa patlattım. Ayrı düştüğümüz konularda allah allah neden şimdi böyle dedi ki diye günlerce düşündüm. Ya da beni ikna ettiğiniz noktalarda "adam haklı tabi lan" deyip kendimi güncelledim ama son zamanlarda o kadar keskin bir ayrılık yaşıyoruz ki, boşa koysam dolmuyor, doluya koysam almıyor. Eğer içeri girmiş olmasaydınız atlayıp şirinceye gelir, kovsanız da bi şekilde karşınıza çıkıp şimdi yazacaklarımı sormaya çalışırdım. Neyse başlıyorum.

Problemimiz tahmin edebileceğiniz gibi son zamanlardaki Akp çıkışınız. İddiam da kendinizi zamanın ruhuna uygun olarak güncelleyemediğiniz. Gerçi sizin içerde olduğunuz son zamanlarda makas o kadar ani açıldı ki, dışarı da olsaydınız şimdi düşündüklerinizi asla ama asla düşünmeyeceğinizi düşünüyorum. Sanırım yaşlanıyorsunuz ve yaşlandıkça kendi davanıza atfettiğiniz kutsallık, sizin de kendi ilerleyişinizi durduruyor. Blogunuzda Murat Belge ve Ömer Laçiner ile ilgili yazdığınız yazıda 1980 sonrası Ömer Laçiner'in zihinsel evriminin durduğunu anlattığınız kısımda bahsettiğiniz şeyi siz yaşıyorsunuz.

En baştan başlayalım. Devletimizin kurulduğu günden beri kendi içinden düşman üreterek, elinde tuttuğu güçlerin konsolidasyonunu sağladığı bir gerçek. Bunlardan en önemli iki tanesi de Kürtler ve İslamcılar. Ve bu baskı altında temsil üretemedikleri için de terör yarattılar. Hatta islamcılarınki küresel boyutlara ulaştı ama 2000lerin başında esmeye başlayan siyasal islam rüzgarıyla islamcılara "silahlarınızı bırakıp partinizi kurun seçimlere katilin, bakın sizi de adam yerine koyuyoruz" dendi. Bence de güzel fikirdi. Gerçekten de bir kısmı silahları bıraktı, sakalları kesti, "moderate" olup seçimlere girdiler ve AKP örneğinde olduğu gibi daha önce toplumun hiç oy almadığı kesimlerinden de oy alıp meclislere girdiler. Sizin gibi benim gibi bir takım batı öğretileriyle yetişmiş insanlar da aşağı yukarı şunu düşündü, düşündük; "Yahu adamlara bi şans verelim, bizim 90 yıllık öküzlerden daha kötü olamazlar, hem herkesin partisi olacağız derken belki de gerçekten öyle olacaklar? " 2007ye kadar gerçekten iyilerdi. Sivilleşme sağlandı. Ordudaki bi takım beton kafa generallerin dediğim dedik tavrı bitti. AB uyum yasaları süratle meclisten geçti. Bunlar gerçekten hoş gelişmelerdi.

Fakat sonra ne olduysa oldu ve hükümet sivilleşme, demokratikleşme vs vs vs adına ne derseniz diyin hamlelerini sadece ama sadece kendi gücünü kuvvetlendirmek için kullanmaya ve kendi seçmeninin isteklerini de - olması gereken - olarak empoze etmeye başladı. ve o dakikadan sonra AKP seçmeni olanlarla olmayanlar arasındaki makas giderek açılmaya başladı. Sizin gibi, (benim gibi) bir takım iyi niyetli insanlar hala bi dakika canım bakın hem bunun Avrupa'da da benzer örnekleri var, Kemalist teyzeler ve memur emeklisi amcalar abartıyor demeye devam etti. Askeri vesayetten sıtkı sıyrılmış herkes yine de iktidarın icraatlerine destek vermeye devam etti. Ama kafalardaki "LAN ACABA?" sorusu giderek güçlenmeye başladı.

Mesela sizce, Dsip falan gibi bir takım cihangir showmanlerinin Yetmez ama Evet dediği o referandumun akşamında başbakan kurmaylarıyla konuşurken, HELAL OLSUN LAN ÇOCUKLARA NE DEMOKRAT İNSANLARMIŞ mı dedi? Yoksa AHAHAHAH BU SALAKLAR DA KENDİ KENDİLERİNE DEMOKRATIKLIK OYNUYO NE GÜZEL DE EKMEĞİMİZE YAĞ SÜRDÜLER mi dedi? Yani şunu soruyorum ülkedeki demokratikleşme çabalarını kendi gücünü arttırma dışında bir gıdım önemsedi mi? önemsiyor mu?

Gelelim bu işin toplumsal yansımalarına;

Benim de sizin yaptığınız gibi bu ülkedeki her kötü şeyi kemalizmin kurumsallaşmış diktatoryasına bağlamak gibi bir huyum var. Bugüne kadar da hiç yanılmadım. Ülkeyi eline alıp herkese batılılaşmayı öğretmeye çalışan bir takım Selanik kıroları ne kadar batılıydılar ki, ya da batıdan ne anlıyorlardı ki bana batıyı öğretebilecek kudreti kendilerinde görüyorlardı? Biraz Fransızca bilip iki Russo okumakla bu iş olur mu ki? Kaldı ki modernizm denilen şey virüs gibi bir şeydir. Yayılmaya başladı mı karşısında hiç bir şey duramaz. Şapkayı alalım ama eşcinsel hakları gelmesin, yahut serbest piyasa okey ama rica edicem latin alfabesi gelmesin demek olmaz. Derseniz hiç ama hiç olmaz, kılçığın biri çıkar inadına getirir. iyi de eder. Gazi paşa ve arkadaşlarına sonuna kadar vuralım, vurdukça da bu toplum değişecek ve güçlenecek bunda hem fikirim.

Ama bu sefer gelin değişik bir şey yapalım ve denklemden bu değişkeni çıkaralım ve öyle düşünelim. Elimizde kurumsal olarak da liderlik kültü açısından da çok güçlü bir yönetim ve 10 senedir değiştirdiği bir Türkiye var. Biraz bunun üzerinden gidelim. Gezi olayları sırasında Başbakan'ın Fatih Altaylıya konuk olduğu bir program vardı hatırlarsınız. Ne demişti? "Ben bazen dolmabahçeden etrafa bakıyorum, vapurdan inen kadınların kıyafetlerinden utanıyorum" minvalinde bir şeyler söyledi. Gelin beraber düşünelim kim bu değişik değişik giyinen kadınlar? Söyleyeyim, Annem, kız arkadaşım, okul arkadaşlarım, Üst komşu, eski eşleriniz, kızınız, Kolejden arkadaşınız vs vs vs. Vapur ulan bu hergün kadıköyden beşiktaşa binlerce benden, sizden, çevremizden çok da farklı olmayan olsa da sizin benim umrumuzda olmayan insan geçiyor. NE KADAR DEĞİŞİK OLABİLİRLER Kİ?

Almanya'da doğup büyüdüm, Türkiye'ye geldik ortaokul lise falan derken Bahçeşehir Üniversitesinde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okumaya başladım. Her gün cahilliğim biraz daha yüzüme vuruluyormuş gibi hissettim. Sinirlendim bu iş böyle olmaz dedim. Okudum, gezdim, dinledim, araştırdım, anlamaya çalıştım, empati yaptım. Bu işler derya deniz dedim bi o yana bi bu yana koşuşturdum. Fransızca öğrendim, Galatasaraya girdim yüksek lisans yapmaya, aman tanrım ne kadar çok şeyi bilmiyormuşum diye krizler geçirdim. Osmanlıca sözlüklerin üstüne uyuyakaldım. Beethoven belgeseli izlerken bi bölüm daha izliyim sonra giderim doktora derken apandıştımı patlattım. Falanlar filanlar. Komik olan ne biliyor musunuz? Hani klasik bir söz vardır ya, "Durumumuz yoktu kardeş, okuyamadım." diye, heh işte o söz neredeyse KUSURA BAKMA KARDEŞ DURUMUMUZ VARDI OKUDUM gibi abuk bi şekle dönüştü. Elitizm yapmamak için cahilliği over duruma geldik. Halbuki ikisinin arasında kapkalın kocaman bi çizgi var. Politik doğruculuğa bulanmış vicik vicik bir köylü seviciliğin ortasında battıkça batıyoruz. Ama sorsalar kemalist dikta, sivilleşme etc. etc.

Bakın Sevan Amca, bugüne kadar yazdığınız en güzel yazıların birinde doğu ile batının arasındaki savaşı çoktaaan batının kazandığından bahsediyordunuz, imanın sadece tanrısal manasının olmadığını, Macellanın, Galileo'nun adanmışlığının ne kadar önemli olduğunu ve batının işte tam da bu yüzden kazandığını anlatıyordunuz. Totalde baktığımızda kemalist dıktanın da şimdi onun yerini alan ve sevdiğinizi belirttiğiniz AKP yönetiminin de dayandığı "milli irade" aynı insanlar. Ama bir de ülkede sizin gibi benim gibi, bir takım batı öğretileriyle büyümüş bir nesil var ve ciddi olarak azınlıktayız. Akp'nin bu "sivilleşme" adına yaptığı reformlar vb. bir takım hareketler bu niteliksiz  çoğunluk tarafından onaylandıkça size ve bana kala kala kol saati kalıyor. Siz de ben de zihinsel çabalarımız ve inandığımız bir takım temel değerler yüzünden bu insanların ontolojik düşmanlarıyız. Katlımız vacıb.

Kemalist rejimin üstten bakan tavrını eleştirirken tutturulan motto empati yapmak idi. Haklılık payı yok muydu? Vardı elbet ama bugün gelinen noktada ben artık empati yapmaktan sıkıldım, bunaldım ve yoruldum. İSTEMİYORUM. yozgattaki eşek şikenle, diyarbakırdaki kızını vuranla empati falan yapmak istemiyorum. Ağır geliyor artık. Çünkü inandığımız bir takım değerler uğruna, onları da yanımıza çekeriz düsturuyla yıllardır yaptığımız bu empati hep bi tarafımızda patladı. Şunun adını koyalım artık ÖKÜZ ANADOLULU'nun benimle empati yapmak gibi bir derdi yok. Hatta hiç olmamış. Biz öğretebiliriz sanmışız, onlar AHAHAH KERİZE BAK demişler. Bugün gelinen noktada -sadece sivilleşmeyi sağlıyor diye- AKP'ye oy vermek, bu saçma sapan tavırların hepsini onaylamaktan başka hiç bir şey değil. Yozgattaki adam için ahirindaki eşek benim, yozgatta uzun saçla gezebilme özgürlüğümden daha değerliyse, kusura bakmasın onun için yapabileceğim hiç bir şey kalmamıştır artık. Bahsettiğim kalabalık öyle bir noktadaki başbakan yürüyün aslanlarım dese, Kasımpaşadan bi çıkarlar Asmalimescitten yukarıya doğru kese kese ilerlerler. Çünkü artık onların gözünde onların dışındaki herkes marjinal ve edindikleri bilgi ve tecrübeleri sadece onlar için kullanmakla mükellefler. Hani çok anlatılan sağlık reformu var ya, doktorlar o yüzden dayak yiyor paso işte.

Birlikte yaşama pratiğine alışamayan bizler değiliz. Yan komşum sakallı olmuş, alevi olmuş, cihadçi olmuş, fahişe olmuş, eşcinsel olmuş umrumda değil benim. ve ayrıca benim gibilerin. Aksine merak ederim tanımaya çalışırım. diyalog kurmak isterim. Artık çok daha net anlıyoruz ki, bu ayrımı yapanlar, beraber yaşamaya bi türlü razı olamayanlar onlar. Allah razı olsun sayelerinde bu yanlış anlaşılmadan da kurtulduk. Yıllarca bu jakobenler öbürlerini yanlarında istemiyor diyorlardı. Alakası yokmuş. Daha doğrusu biz adapte olabiliryormuşuz da, öbürleri onlardan olmayana ev bile vermiyormuş.

Bir adım ileri gideyim, bu verili koşullar ele alındığında, Batı yanlılarının (Geçmişten günümüze) asker sevdasını şimdi daha iyi anlıyor musunuz? Zihinsel bir ayrımda çoğunluk sizin düşündüklerinize günah, ayıp, din düşmanlığı vs vs gibi baktığında bu vahşi kalabalığı size karşı koruyabilecek yegane unsur olarak ellerinde bir tek modern devletin monopoly of viölence'i idare etme gücü kalıyor elinizde.

Sistemin vatandaşına zulüm ettiği nokta artık kemalist öğretilerin kurumsallaşmış gücü falan değildir. Modern öğretilere inanmış bireylerin karşısındaki vahşi çoğunluk karşısında inim inim inlemesine sebep olan çoğulculuktur. AKP de bu mekanizmanın onay noktasını oluşturuyor. Atılan her oy bahsettiğim bu çoğunluğa haklısın abicim onayı veriyor. Ve belki de ironilerin en hası burda ortaya çıkıyor. Yıllardır vurduğumuz zihniyetin partisi CHP strategic voting için bugünkü alternatifimiz oluyor. neden BDP değil diyeceksiniz, çünkü Kürt siyasetinin etrafındaki duvarlar ortadan kalktığından beri, sahip olduğunu düşündüğümüz çapın o kadar da geniş olmadığını gördük. Hala aynı terane, eziliyoruz. Bunu 90larda söylemek olaydı. Artık klasik solcu ağlamasından başka hiç bir şey değil. Ülke öyle bir noktaya geldi ki, yanyana gelen herhangi 5 kişi DURUP DURURKEN devletin zulmüne maruz kalabiliyor. Bu yüzden gruplar halinde "biz daha çok ezildik, hayır biz daha çok" kavgası hiç bir şey anlatmıyor. Bugün artık bu ülkede devlet şiddetine, baskısına maruz kalmamış bir grup kalmamıştır.

Farkında mısınz bilmiyorum ama heryerde kendimize bir takım gettolar kuruyoruz. Facebook ve twitter timelinelarımız dahil olmak üzere, yaşadığımız yerler, gezerken gittiğimiz sokaklar, alışveriş yaptığımız marketler falan hep bir yaşamsal alan seçilimi üzerine kurulu. Giderek de bu seçilim büyüyor. Beşiktaşta oturuyorum. Taksiminde boku çıktı artık, şişli ve kadıköyden başka çok çok az yere gidiyorum istanbulda. Bu ilçelerin hepsinde CHP'nin yönetimde olması tesadüf mü? Daha doğrusu benim gibi sizin gibi insanların istanbulda yaşarken en rahat ettiği ilçelerin bunlar olması tesadüf mü? İronik olan ne biliyor musunuz? Zamanında kürt hareketiyle özdeşleşen bu yerellik olayının artık beyaz türk'ünde gündemine oturması. Adamlar haklı olarak bağcılardaki çarıklı orda ne bok yerse yeşin ama ordan attığı oy benim burdaki bilmemne festivalime etki etmesin diyor. Göreceksiniz bu görüş giderek toplumsal bir destek kazanacak. Kürt hareketinin talep edip sonucunda kafasına sopayı yediği bu "eyaletleşme" belki de beyaz türk'ün canını kurtaracak.

1920lerde iyi tahminle yüzde 12sinin okuma yazma bildiği bir toplumda öyle yada böyle demokrasi rejimi kumak gerçekten şaka gibi. yani iki açıdan saka gibi. adama hem salak mısın? hem de helal olsun derler. Bu yüzden de etrafta ilanları dağıtılan HIZLANDIRILMIŞ İNGİLİZCE KURSU gibi süreçlerden geçti ülke, biz suçu hep insanların kafasına vuran kemalizmde bulduk. Haklıydık da. Hala da haklıyız ama bugün, şu an, şu saatte bunu söylemek artık hiç bir işe yaramıyor.

Toparlayayım. Siz de siyaset bilimi okudunuz. Canınız ne zaman isterse şeytanın avukatlığını yapacak bilgi ve donanıma sahip olduğunuzu çok iyi biliyorum. Bu mektubu size hadi bakalım atayist buna da cevap ver demek için yazmadım. Bu kadar yakınen takip ettiğim birinin seçimlerle ilgili attığı 5 tivite olan cevabım bu yazdıklarım. Düşündüm düşündüm bulamadım, size sorayım dedim. Belki de haddim olmayarak amcacım göremiyor musun bunları yani demek istedim. Bilimsel bilginin en önemli özelliğinin yanlışlanabilir olması olduğunu bilen biri olarak biraz da, BÖYLE DEĞİL Mİ YANİ? de demek istedim. Söyleyecekleriniz belki de benim bu konudaki bakış açımı değiştirecek bunu da heyecanla bekliyorum. Bakarsınız üstüne koya koya ilerler hakikate ulaşırız. Esen kalın.




Semih,

Avam zorbalığından tiksinmişsin. Eyvallah. Ben elli senedir oradayım. Annemle babam 6 Eylül 1955 günü İstiklal Caddesi’nde düğün alışverişinde imişler. Kasımpaşa’dan Asmalımescit’e kese kese gelen kalabalığı ta oradan hatırlıyor olabilirim.

Bugünküler dünkülerden daha mı kötü? Ya da daha mı egemen? 1930’larda "idealist gençlik” diye çıkanlardan yahut 1960’larda Kıbrıs Türktür mitingi yapanlardan, veya Milliyetçi Cephe güruhlarından, Kenan Evren şakşakçılarından daha mı tehlikeliler? Ya da ortaokuldan hatırladığım Kemal yalakası sadistlerden? Yozgat gerçekten memleketi istila mı etti sence? Yoksa İş Bankası reklamlarındaki danslı fistanlı 1930’ları gerçek mi zannediyorsun? Tavsiye ederim, 1930’ların, 40’ların, 50’lerin, 60’ların, 70’lerin, 80’lerin gazete koleksiyonlarını tara. Ben sözlük çalışması için yıllardır tarıyorum. Kasımpaşa ve Yozgat hep oradaydı, hep egemendi. Değişen bir şey yok. Pardon, var, iyiye doğru. Eskisinden daha aşağılık bir ükede yaşamıyoruz. Epeyce daha rahatız. Sadece beklentilerimiz arttı, o yüzden belki daha fazla batıyor bunlar.


15 sene önce Beyoğlu’nda kaç tane içkili lokanta vardı sence? Kadıköy vapurundaki mini etek-mini şortlu sayısı artmış mıdır, azalmış mıdır?


Kemal Paşa’nın daha “modern” ya da özgürlükçü bir şeyleri temsil ettiği külliyen yalandır. Zamanın gerçeklerine göre kıvırmış; ama özünde, Milli-İslami geleneğin bir başka mezhebinin temsilcisidir. İlk hatırladığımda ellerinde Kemal büstleriyle İstanbul Rumlarını denize döküyorlardı. 1964 olmalı. Lisedeyken, saçı uzun öğrencilerin kafasını İstiklal Marşı eşliğinde traşlıyorlardı. Aynı sınıfsal nefretin diğer adıdır. CHP’nin o geçmişi reddettiğini daha duymadım.

Kendini biraz daha iyi hissetmek istiyorsan şöyle düşün. Bu ülkede demokratik yoldan iktidarı hedefleyen herkes popüler islami “kültüre” (“kültür” sözünü iğrenerek kullanıyoruz) kuyruk sallamak zorunda. İki kere iki gibi bir kural bu, matematiksel bir zorunluluk. CHP bunu beceremiyorsa “modern” filan olduğundan değil, aptal olduğundan. Öteki daha iyi beceriyorsa inandığından, ya da “onay noktasını oluşturmayı” sevdiğinden değil. Daha akıllı olduğundan. Bkz:Bakara-makara. Başbakan’ın o saçmalıkları Egemen Bağış’tan daha fazla ciddiye aldığını sanır mısın? Ben sanmam. İş yapıyorlar. Ellerinde başka meşruiyet olmadığından ona isnat etmek zorundalar. Oy alacaksa Yozgat’tan alacak, Erzurum’dan alacak, Diyarbakır’dan alacak. Mecbur öyle oynamaya.

Yalnız oy değil, bir de para boyutu var. Petrolü olmayan, sanayii olmayan bir ülke nasıl tutturacak %7 kalkınmayı? Petrolü olanın parasını alarak. E, Arap'tan para istiyorsan Arap’a hoş görüneceksin. Elin mahkum. Abartalım istersen: Beyoğlu’nda bugün 6000 tane içkili lokanta-kafe arasında tercih yapma lüksüne sahipsen, biraz da bu hükümet Araplara kuyruk sallayıp cilve yapmayı bildiği için sahipsin. Ya!? Parasız olmuyor.

İslam dininin bir cahillik ve nefret ideolojisi olduğundan yana şüphem yok. İlk gençliğimde öyle düşünürdüm, hala öyle düşünürüm. Aileden miras olmalı; ama 50 yıllık deneyim ve tefekkür de var üstüne.

90’lara doğru şunu keşfettim. İslam istediği kadar kötü olsun, birtakım dürüst ve - bu dünyada olunabildiği kadar - temiz insanlar, İslam bünyesinde kalarak özgürlüğü, modernliği ve rasyonel bir toplum düzenini tasavvur etmeye çalışıyorlar. Bunların iyi niyetinden, dürüstlüğünden şüphe etmedim; hatta çoğu zaman taş kafalı Kemalcilerden daha dürüst olduklarını düşündüm. Orjinal bir düşünce çabası içindeydiler - bu topraklarda kelaynak kuşundan daha nadir bir vakadır. Yaptıkları işin mantıken tutarsız olduğunu, çıkmaz yol olduğunu ısrarla savundum - yüzlerine karşı savundum, dergilerine yazdığım yazılarda savundum. Ama “keşke yanılayım” demedim değil. Sempati duydum. Alman rasyonalizminin 18.yüzyılda Pietizm’den doğduğunu, Amerika’nın en iyi üniversitelerinin Püriten yobazlar tarafından kurulduğunu kendime hatırlattım. Ama “aa, islam iyi bir şeymiş, özgürlüklerle bağdaşırmış” diye bir cümle çıktığını duyan olmadı ağzımdan. “Mantıken bağdaşmaz, ama Allah’ın mucizesi belli olmaz, iyi yoldasınız, aferin size” dediğim olmuştur belki.

O iyimserliğimin yaklaşık iki-üç yıldır azaldığını itiraf etmeyelim. 2011-12’den beri, gitgide yaygınlaşan islami kabullere karşı daha sert bir dille mücadele etmeyi savundum. Özellikle Gezi günlerinde, Abdurrahman Dilipak gibilerinin, dili kanlı birer fanatiğe dönüşmesi beni sarstı. Bıçak kemiğe dayandığında öyle davranacaklarını biliyordum, teorik olarak biliyordum, defalarca söylemiştim. Ama gene de sarstı. Kan kokusunu duymak başka türlü bir şey.

Evet, o cahillik ve nefret ideolojisiyle mücadele etmek lazım. Üç tane temel gerçeği unutmamak şartıyla. 1) Ötekisi de aynı yolun yolcusudur, 2) Demokratik siyaset, toplumun gerçeklerine -ve önyargılarına- boyun eğmek zorundadır, 3) İdeoloji boktan da olsa o bünye içinde iyi ve dürüst insanlar olabilir ve vardır. O insanları yok sayamazsın.

Ayrıca Yozgatlılar (ve diğerleri) zannettiğin kadar da nefret dolu insanlar değiller. Asmalımescittekilere tahmin ettiğinden daha fazla saygıları ve hatta onların yaşam tarzlarına özlemleri vardır. Sen dışlayıp aşağıladıkça öfkeye kapılıyorlardır belki.

Selamlar, sevgiler.

25 Nisan 2014 Cuma

Sorularınıza itinayla cevap verilir

Bana sorular sorun demiştim. Sormuşlar. Birkaçını cevapladım.

-"Bizim büyük çaresizliğimiz: Yanlış 2.Cumhuriyet" kitabını ne zaman yazacaksınız?

-Yazmayacağım. İkinci Cumhuriyet bir fikirdi; birincisi ise bir zorbalık sistemi. Yanlış dahi olsa, dürüstlükle ve cesaretle ifade edilmiş fikirleri kötülemek için kitap yazmaya değmez. Kaldı ki tabulardan kurtulmayı ve askeri kışlasını kışkışlamayı savunan bir fikirde neyin yanlış olduğunu henüz anlamış değilim.

-Toplumda yalan zirvedeyse ve kodları çözülmüşse, yalan bir nevi nezaket dili midir?

-Olabilir, eğer kodları çözülmüşse. Kodların çözüldüğünden emin değilsen, çözmek için uğraşman gerekir. 

-Tüm kaçak inşaat yapanları içeri alsalardı, ülkede tahmini kaç kişi içeride olurdu?

-Tümünün içeri alınacağı bilinse, kaçak inşaat olmazdı.

-İtalya'daki Lazio bölgesi ile Laz arasında ilişki var mı?


-Lazio'nun aslı Latium'dur. "Yatayova, düz ülke" demektir. Bu ülkede yaşayan eski halka Latin ("düzovalı") adı verilir. Latitude (enlem), lateral (yatay), latent (yatan) ile kökdeştir. Latince'de sesliye bitişen ti- çift sesi, İtalyanca'da /ts/ şekline evrilir ve z harfiyle yazılır. 
Lazla alakası yok. Lazlar Doğu Karadeniz'de ilk kez MS.3 yüzyılda adı zikredilen bir kavim, veya bir aşiret konfederasyonu. 

-Ağrı'nın anlamını ve tarihini yazar mısınız?

-Dağın kuzey yamacındaki Ağori kasabası ortaçağdan beri kaydedilmiş; 18.yüzyılda feci bir heyelan sonucunda tamamı ortadan kalkmış. Şimdi birkaç km. aşağısında Iğdır'ın Yenidoğan köyü var. İlkinden sonuna dek Ermeni yerleşimi, ama adın Ermenice bir anlamına rastlamadım. Kürtçe Agir (ateş) ile ilgili olabilir mi? 11. yüzyıldan eski bir Ermeni yerleşiminin Kürtçe adı olabilir mi? Acaba Kürtçe olmasa da eski Farsça üzerinden bir bağlantı bulunabilir mi? Bilmiyorum. 

-"Her başbakan istifayı tadacaktır" yazınızı yazarken, gerçekten istifa edeceğini düşünmüş müydünüz?

-Evet. Sabırsızım. Ve siyasi ustalığını küçümsemişim. 

-Chomsky'nin evrensel dil teorisi ne kadar kabul görüyor?

-1960'lardan 80'lerin sonuna dek Amerikan akademik dünyasında Chomsky kraldı. Üniversitede dilbilim okumadıysam biraz o yüzden, çünkü beni hiç cezbetmedi. Son yıllarda çok esaslı Chomsky eleştirileri çıkıyor. Geçen yaz mükemmel bir tane okudum, ama şimdi gel de adını hatırla bakalım!

-Etyen ve Markar'ın yandaş olmasını nasıl açıklarsınız?


-Markar'ı bilmiyorum, ama sabırla ve önyargısız okusan Etyen'in doğru şeyler yazdığını görürsün. Etyen'le üslubumuz ve kişiliğimiz farklı, ama aklını takdir etmemezlik edemem.

-Ev nasıl yapılır? İşin a,b,c'sini nasıl öğrendin?

-Bir kere parasız olman lazım. Paran varsa adamını bulup yaptırırsın, sen öğrenemezsin. Şehir dışında olman lazım. Yoksa deneme yanılma yapmana izin vermezler. Hatunun hoşuna gitmeye çalıştığın bir dönemde olman lazım. Yoksa baş edemezsin.

En önemlisi, pragmatizmin tuzağına düşmemen lazım. "Şimdilik işimizi görsün"e  teslim olursan vasatlık deryasında çabucak kaybolursun. Her ne yaparsan olabileceğin en güzelini yapmaya kararlıysan, üç vakte kalmaz ev yapmayı öğrenirsin, nasıl öğrendiğinin bile farkına varmazsın.

-Yakın Mısır tarihini, özellikle Cemal Abdünnasır dönemini anlatır mısınız?

-Şımarık ve hayırsız bir kralı vardı. Onu devirip yerine cahil bir demagogu getirdiler. Ülkede varlık namına ne varsa talan ettiler. Sonra batınca emperyalizmi, İngiltere'yi, Amerika'yı, Yahudileri, hatta geçmişte ülkeyi soyan Türkleri suçladılar. Özeti bu.

-Ahlak nedir?

-İnsanları insan olarak görebilmektir. 

-Hakikat nedir?

-Şu ölümlü dünyada yaşamayı anlamlı kılan tek şeydir. Kendisi olmasa bile, en azından hayali.

23 Nisan 2014 Çarşamba

Okuma notları 4

1993’te Texas’ın Waco kasabasında David Koresh adlı birinin lideri olduğu tarikat kampına FBI baskın düzenlemiş, 70 küsur kişi ölmüştü, hatırlar mısınız? New Yorker’ın 31 Mart sayısında o olaya ilişkin nefis bir yazı çıktı. (Malcolm Gladwell, “Sacred and Profane: How not to negotiate with believers”) İçinde felsefe var, din psikolojisi var, polis aptallığı var, trajedi var. Okunur.

David tipik bir peygamber. “Oku!” demiş; Kutsal Kitabı okuyup, tartışarak kıyametin sırlarını çözmeye çalışmışlar. Kitapta haber verilen son peygamberin İsa değil kendisi olduğu kanısına varmış. Yaşı küçük çok sayıda eş almış. Müritleri dürüstlüğünü, insancıllığını öve öve bitiremiyorlar.

Ötekisi bugün yaşasa sonu aşağı yukarı aynı olurdu herhalde. Üstelik bunun da soyadı Koresh, bakar mısınız?

Okuma notları 3

“Dün gece bir grup arkadaşımla TUIK’in malum mutluluk araştırmasını konuşuyoruz. “En iyisi buraları bırakıp Sinop’a gidip yerleşmek” dedim. Madem Türkiye’nin en mutlu insanları Sinop’ta yaşıyor.”

Koskoca medyada matematik bilen bir kişi çıkmaz mı? Nasıl sazan gibi atlarlar?

İstatistiğin birinci sınıfında öğretirler, örneklem nüfusu ne kadar düşükse, ortalamadan sapma ihtimali o kadar yüksek olur. Üç defa zar atarsan, ortalamanın 4’ten yüksek (çok mutlu) ya da 2’den düşük (çok mutsuz) çıkması olasılığı yüksektir. Yüz defa zar atsan, çaresi yok, ortalama 3.5 gelecek. Aynı nedenle, nüfusu büyük olan iller daima Türkiye ortalamasına yakın sonuç verir. Küçük iller ise, manik depresifler gibi, kah bir uçta, kah öbür uçta görünür.

Nüfusu bir kişi olan bir ilde “mutlu musunuz” diye sorduğunu düşün. Sonuçta iki ihtimal var, ya yüzde yüz mutluluk ya yüzde yüz mutsuzluk çıkar. Haberciler de bunu haber sanır.

Daniel Kahneman’ın Thinking Fast and Slow diye muhteşem bir kitabı var, bu tür akıl tutulmalarını irdeleyen. Son yıllarda okuduğum en iyi kitaptı galiba. Tavsiye ederim. Mesela İsrail Hava Kuvvetleri’nde, ödüllendirilen pilotların performansının neden düştüğünü, cezalandırılanların performansının neden arttığı, ya da zeki erkeklerin neden kendilerinden daha az zeki kadınlarla evlendiğini öğrenirsiniz, ağzınız açık alır.

*
Son okuduğum, eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’in anıları, 580 sayfa.

Bu tür biyografiler asla tam dürüst olamaz. Ama alabildiğince dürüst, güzel bir kitap. İnandırıcı bir portre çiziyor.

Esas olay, 11 yaşında mülteci olarak geldiği ülkede zirvenin bir altına yükselmesi. Babası Çekoslavak bir entelektüel ve diplomat. Onu idolize etmiş, onun yolundan gitmiş. Başka bir ülkenin entelektüeli ve diplomatı olmuş. Kalbinde hep Çek kalmış. Ama yanı zamanda, su katılmamış Amerikalı. Başka bir ülke olsa o kadar kusursuz bağdaştıramazdı.

Zbig Brzezinski hocası imiş. Benim de hocamdı. Ondan işittiğim hikaye de aşağı yukarı aynıydı. Kadir-i mutlak bir dev değil; fırtınalarla dolu bir denizde kıt bilgi ve sınırlı imkanlarla rotayı tutturmaya çalışan, olağan insanlar.

*
Fernand Braudel, A History of Civilisations, ilk 1963’te yazmış (A Year in the Province adlı dünyalar şekeri kitabın yazarı Richard Mayne İngilizceye çevirmiş.)


100 sayfadan sonra kustum, bıraktım. Pek havalı teorik lafların altında, bomboş bir klişeler yığını.

Braudel’in Mediterranee’sini 32 yıl önce okumuş, ondan da bir tad alamamıştım.
Son 60 yılda Fransa’da okumaya değer bir kitap yazıldı mı, bilen var mı allahaşkına?


Kodeste Cumhurbaşkanı-toto

Geçen gün bir CHP milletvekili ziyaretime geldi. Sağolsunlar, ilgilenmişler. Cezaevi koşullarını konuştuk. Kalkarken, “Cumhurbaşkanı adayınız kim?” diye sordum. Henüz konuşmamışlar. “Haşim bey?” diye yokladım. Hiç düşünmeden “Yok canım, olmaz” dedi. Metin Feyzioğlu adı geçiyormuş, ama ona da sıcak bakılmıyormuş. 
“Mhp ile ortak adaydan söz ediliyor” dedim. Olabilirmiş, mantıklıymış. “Ayrı aday çıkarmak, Cumhurbaşkanlığını Erdoğan’a hibe etmektir” dedim. Onayladı. “Ortak aday olacaksa iki partiden de bağımsız biri olmalı” diye akıl yürüttüm. “Chp’liye Orta Anadolu oy vermez, Mhp’li biri de Chp seçmenini üzer. Kürtlerin de gönül koymayacağı biri olmasında fayda var” diye akıl yürüttüm. Hak verdi. “Kim olursa olsun, hukukun üstünlüğü, özgürlük, itidal mesajı verecek biri olmasında fayda var. Erdoğan’ı seven ve ona oy veren insanların birçoğunun da böyle bir mesaja sıcak bakacağına inanıyorum. Herkes yoruldu. O kesimin duyarlıklarını incitmeyen biri, mesela eşi başörtülü bir aday olsa, ilk turda alır gibi geliyor bana” dedim.
Ayağa kalkmışken oturdu. Not defterine dikkatle notlar aldı. Tokalaştık, öpüştük, gitti.
Üç ihtimal geliyor aklıma.
Birinci ihtimal, Chp’nin kafası karışık, telkine açıklar.
İkinci ihtimal, plan hazır, adaylar yıpranmasın diye susuyorlar.
Üçüncü ihtimal, en kuvvetlisi, ben saçmalıyorum.
 İkinciye ilişkin, 1973 ve 2000 seçimlerini hatırlayın derim. Faruk Gürler ve ikinci kez Süleyman Demirel, son güne dek banko görülüyordu. Ne oldu?


*

Benim düşünebildiğimi elbette Erdoğan ve kurmayları da düşünebiliyordur. O yüzden Köşk’e aday olmama ihtimali, genelde zannedildiğinden daha ciddi bir şekilde masaya konmuştur. Lakin, başka bir çıkış yolu da görünmüyor. Gül’ün bir beş yıl daha orada vakit kaybetmek isteyeceğini sanmam. İkinci sınıf bir adamın ise, %43’ü bile bulması hayal. Erdoğan o riski almak zorunda. Ve büyük olasılıkla, o riski alıp, adaylığını deklare etmeden, karşısına kimin çıkacağını bilmeyecek.
Aday olup yenilmiş bir Erdoğan başbakanlığı sürdürebilir mi? Gül’ün başbakanlık hamlesini, partiyi bölmeden savuşturabilir mi? Bana sorarsanız zor. Üç dönem kuralını gerekçe gösterip çekilmesi, belki de 2019 seçimine yönelik bir hazırlığa girmesi daha akla yatkındır.
 Giderayak kapsamlı bir af yasasıyla hem Kürt meselesini yola koymayı başarır, hem kendi yakın çevresini kaza beladan korursa oh ne ala, bize de bir kıyağı dokunmuş olur belki. 

17 Nisan 2014 Perşembe

Okuma Notları 2

“[Başbakan] 21. Yüzyıln dünyasında bizi milattan önce fi tarihinde Yunan site devletlerinde ortaya çıkan ilk demokrasi kırıntılarıyla yetinmeye davet ediyor.”

Fi tarihi, herhalde MÖ 508’de Kleisthenes’in rejimi olmalı. Tüm vatandaşların aktif ve eşit söz hakkına sahip olduğu, şaşılacak kadar özgür bir rejimdir. Gücün istismarına karşı hangi güvenceleri vardı, şimdi hatırlamıyorum.

*
“Alim, kalbini keşfedebilmiş, kalbine bilgi kadar aşkı yerleştirebilmiş, kalbini Rabbiyle tanıştıracak nefsini tanıyabilmiş, gönlü ile dili, tavrı, edası arasında samimiyet ihdas edebilmiş kişidir.” (R.T.Erdoğan)

Önemli bir söz. İlmin bir bilgi yığını değil, hakikat aşkı olduğunu, bunun da samimiyet, kendini bilme, alçak gönüllülük, riyadan arınma, özgürlük, eleştirellik, sorgulayıcılık, özeleştiri yetenğini vs. gerektirdiğini söylüyor. Batı eğitimi almış olanlarda oldukça yaygın hasletlerdir.

Çağdaş İslam aleminde, bu niteliklere sahip tek kişi olmaması neden acaba?

*

Rabb, Arapça’ya Arami – Suryani kültüründen alınmış kelimelerden biri.  Nihai kaynağı Yahudilikten. Bu hapis işi çıkmasa, bunun üzerine ufak bir yazı yazacaktım, olmadı. Burda, elimde yeterli başvuru kaynağı yok, bekleyecek.

*
Hakan Günday, Ziyan. Berbat bir roman. Askerlik ortamını anlattığı ilk bölüm güzel, etkileyici pasajlar var. Ama Ziya Hurşit hikayesi tam bir zavallılık. Övmüşlerdi Günday’ı. Dur bakalım.

Sevr ve Lozan üstüne bir yazışma

Müzmin sorgucum Kadir Sarıkaya, Lozan Antlaşması'nın neden ulusal facia olduğuna dair makalesini göndermiş. Cevap yazdım:

"Bir ölüm projesi olan Sevr"... Neyin (ya da kimin) ölümü? Osmanlı- Türk devletinin ölümü belki.
Peki o devletin ölümü, bu topraklarda yaşayanlar için iyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Aynı yıl ve aynı aylarda benzer bir antlaşmayla (Saint-Germain antlaşması, Sevres banliyösünden bir adım ötede) Avusturya-Macaristan devleti de öldürüldü. İyi mi oldu, kötü mü oldu? Bugün, o antlaşmayla yaratılan Avusturya, Macaristan, Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya Türkiye’den daha mı iyi, daha mı kötü?

1923’te eli kalem tutan Türklerin hayattaki tek şansı devlete kapılanmaktı. Bugün hala aynı yerde miyiz? Aynı reflekslerle mi çalışıyoruz? Neden bu devlet sevgisi?

1945-49’da Almanya’ya empoze edilen şartlarla Sevr’i kıyaslamayı dene bir ara. Almanya’yı da böldüler, dörtlü müttefik kontrolüne soktular, devlet adamlarını yargılayıp, idam ettiler. İyi mi oldu? Kötü mü oldu?


“Naziler kötüydü, hak ettiler, İ-T erbabı vatansever yurt evlatlarıydı” demeyeceğinden eminim.

Mamafih ana tezin doğru. Sevr bir şantaj belgesiydi, gerçek hayatta uygulanmasına imkan yoktu, bile bile imzalattılar. Sanırım Lozan pazarlığında bir ilk hamleydi; ölümü gösterip, sıtmaya razı ettiler. Eyvallah. Asıl hedeflerinin ta baştan Lozan olduğunu sanıyorum. Belki 1919-20’de bir ara öfkeye kapıldılar, abartılı hedeflerin peşine düştüler. Ama doğrusunu istersen, pek sanmıyorum. Bence gayet soğukkanlı oynadılar ve istediklerini elde ettiler.


“Lozan’daki akılalmaz kayıplar ve korkunç tavizler”den, dem vurmuşsun. Var mıydı Türkiyenin başka şansı? Kıytırık Yunanistan’ı, ikmal üslerinden bin km ötede, yabancı ve düşman topraklarda yenmeyi “yedi düvele karşı şanlı zafer” zannedecek kadar saf mısın? Dünya harbinde hezimete uğramışsın, yok olmanın eşiğine gelmişsin, yıllık varidatının on misli savaş borcu altına girmişsin, taviz vermeyip ne halt yiyeceksin? İngiltere’ye savaş mı açacaksın?


Lozan’ın dişe gelir sonuçları nedir, sana söyleyeyim.


1- Türkiye’nin Almanya’ya borçları silindi. Batı ülkelerine ve açık piyasaya borçları da gayet mülayim bir ödeme takvimine bağlandı. Tarihte bu ülkeye yapılan en büyük kıyaklardan biridir.

2- Türkiye kendisine hiçbir ekonomik ve stratejik faydası olmayan Arabistan yükünden  kurtuldu. Anlaşılan İ-T yönetimi daha 1914’te veya en geç 1917’de kendi rızasıyla o noktaya gelmişti, Türkiye’de devlet işlerine vakıf olan kimsenin Arabistan’ın kaybından dolayı üzüldüğüne rastlamadım.


Irak, Suriye ve Arabistan’ın galip devletlere bir faydası olsaydı, işgalden 10 ila 20 yıl sonra bırakıp giderler miydi sanıyorsun?


3- Nüfus ağırlığı Rum olduğu halde, İzmir şehri ve Doğu Trakya, stratejik gerekçelerle (İzmir, Ege’nin ihraç limanı olduğu için, Trakya İstanbul’un savunma mevzii olduğu için) Türkiye’ye bırakıldı. Teşekkür ettik mi?


4- Ermeni konusu kapatıldı, Ermeni vilayetlerinde yaratılmış olan de facto durum, de jure tescil edildi.


5- Wilson Prensipleri çerçevesinde her ulusa bir devlet ilkesi kabul edildiği halde, Kürt illerinin büyük çoğunluğunun Türkiye’de kalması kabul edildi. Bunların her biri TC açısından büyük kazanımlardır. Adamların himmetiyle kuruldu burası.


Velakin, Lozan’da attıkları en büyük kazık gözden kaçtı ve kaçmaya devam ediyor. 

Türkiye’nin, ekonomisinin kaldıramayacağı büyüklükte bir ordu beslemesine – nazlana nazlana - razı oldular. Böylece yeni devletin ebediyen Batı’ya göbek bağıyla bağlı kalmasını garantilediler. Lozan’ın üstünden on yıl geçmeden, TC, askeri yardım için İngiltere’nin kapısına dayandı; 1946’da ordusunu donatıp besleyebilmek için ABD’ye teslim oldu. Üstelik kendi ayağına bağladığı bu prangayı, Lozan’da sanki zafer kazanmışçasına elde etti. 

16 Nisan 2014 Çarşamba

Okuma Notları

"[Otoriter rejimlerin dümen suyuna giren sanatçılar] Nazilerin işlediği insanlık suçlarına seslerini yükseltmedikleri için eleştiriliyordu. Rus lider Stalin’in amacı ise; komünist rejimin propagandasını hem Rusya'da, hem de global ölçekte yaptırmak konusunda sanatçılardan yararlanmaktı. Stalin’in iktidarındaki tartışmalı icraatlarını bir kenara koyacak olursak, komünist rejimin sanatçılarla ilişkilerinin Nazilere kıyasla elbette daha meşru bir zeminde yaşandığını söyleyebiliriz.

Neden, “elbette daha meşru bir zeminde”? Biri (genel kabul gören sayılara göre) 6 milyon sivil katletmiş, öbürü 20 milyon. Edep ve medeniyet namına ne varsa ikisi de siyasi amaçlarına kurban etmişler. İlim ve sanat erbabını, ikisi de rejim yalakası yapmaya çalışmış. Ama son mevzuda Hitler sanki daha mülayimdir. Susup, siyasete karışmayanlara (Yahudi değilse) pek dokunmamış, Stalin susma hakkı da tanımamış.

Hitler, savaşta yenildi. Stalin, yenilmedi. Daha hala “meşru zemin” vs. diye laf dolaştıranlar olması, ondan mıdır?

*
[Kırım’ın ilhakına destek veren Valery Gergiev’e karşı Münih’te başlatılan kampanyada] 1938 yılından bu yana ilk kez bir Avrupa ülkesinin, sınırları uluslararası toplumca tanınmış bir ülkenin toprağından bir parçayı ilhak etmesi kınanıyor." 

1990’da Doğu Almanya’nın ilhakı? Kosova’nın durumu daha karışık, onu saymayalım.

*
Akp, giderek büyüyen ölçekte, salt ve totaliterleştirici bir dindar-muhafazakar partiye dönüştüğü izlenimini bırakmakta.”

Gerçekten öyle mi? Yoksa, o izlenimi bırakan sadece başbakan mı? Partide, Türk siyasilerinin alışılagelmiş hırtlıkları dışında, öyle bir eğilim var mı? Akp kadroları, misal, 1980’lerin ANAP kadrolarından, 1970’lerin MC kadrolarından daha mı dindar-muhafazakar? Hatta, dindarlık yerine milliyetçilik jargonunu koysan, ki aynı şey, 1930’ların CHP kadroları daha mı janti idi?

Başbakan’a gelince, tüyler ürpertici söyleminin ne kadarı gerçek bir ideolojik programın ifadesi, ne kadarı bin defa test edilip, onaylanmış bir oy toplama yöntemi,emin olamıyorum. “Makara-bakara” erbabından kaç paralık totaliter olur ki?

*
Gordon Cullen, 1961’de yayınladığı The Concise Townscape kitabında, kentlerin devam eden sekanslar olarak algılandığını vurgulayarak, kullanıcının yollar üzerindeki hareketi ile oluşan bu sekanslara göre çevresini anlamlandırdığını...

Devam eden sekanslar”? İngilizce’ye çevrilince anlaşılıyor, “Continuous sequences” olmalı. Continuous burada ardışık demek, belli bir sırayla gelen anlamında, eski dilde muttasıl. “Devam eden” Türkçe’de “sonu gelmez” anlamını taşır, İngilizcesi "ongoing" veya "perpetual" daha ziyade. Osmanlıca "daimi", ya da "mütemadi".

Cullen eğer Los Angeleslı yahut Buffalolu ise, söylediği şey makul. Ama nerede olursan ol, on adım ötede kuş bakışı şehir manzarası görebildiğin İstanbul’a bu model uyar mı? Hatta New York’un iki boyutlu kartezyen planına uyar mı, şüpheli.

*

“[Doğu ve Güneydoğu’da 17 il bazında yapılan analizde] BDP’nin oyu, son 4 seçim ortalamasında %29, son yerel seçimde (...) % 35’tir. (...) BDP toplamda Kürt oylarının yarısını alamamıştır.”

Tarhan Erdem gibi titiz ve akıllı bir yorumcu bu kadar bariz bir hataya nasıl düşer? Maraş, Antep, Elazığ ve Erzurum’u içeren bir sahada BDP’nin %35’te kalması, Kürt oylarının yarıdan azını aldığını mı gösterir?

Yazık ki elimde ilçe bazında seçim sonuçları yok, haritadan bakıp, sonuca varmaya çalışıyorum. Alevi ve Zaza bölgelerini çıkar, Ahlat, Savur, Aralık, Harran gibi istisnai ilçeleri çıkar, Kürt nüfusu olan ilçelerin %75 ila 80’inde BDP mutlak çoğunluğu elde etmiş görünüyor. Hem bunların epeyce bir kısmında %60-70 gibi anormal oranlarla almıştı, yanılmıyorsam.

Batıdaki Kürtlerin oyunu almamaları normaldir. Kaybedeceği kesin olan partiye niye oy versinler ki? Esas ilginç olan gözlem o değil, başka. 1- Mazgirt dışında Alevistan’da tek ilçe alamamışlar. 2- Zaza bölgesinde tek ilçe alamamışlar. 3- Arap ve Türk unsurlarının egemen olduğu ilçeleri alamamışlar. Esas üzerinde durulması gereken bu.

*

“[Bayburt’un Baksı köyünde kurduğu müzeye verilen Avrupa Konseyi ödülünü alan Prof. Hüsamettin Koçan] Bazı projelerin vicdanı vardır. Ödülü aldığımda kendi kendime ‘bu vicdan, diğer vicdanlara ulaşabiliyor demek ki’ dedim. Bu ödül, bizim müzenin değil, vicdanın ve samimiyetin ödülüdür.”

Ne güzel demiş! Bir tebrik de bizden. Çıktıktan sonra bir Baksı köyü ziyareti farz oldu.


15 Nisan 2014 Salı

Gidip görecek yerler

Bundan 14 yıl önce “Herkesin Bilmediği Olağanüstü Yerler” adlı bir kitap çıkarmıştım, aşağı yukarı senin sorduğun soruya cevap. Yazık ki, burası çok hızlı bozulan (gelişen?) bir ülke. Orada saydığım ıssız yerlerin birçoğu aradan geçen sürede ayağa düştü, restore edildi, asfalt yol yapıldı, kapısına biletçi kondu, ya da etrafı sitelerle çevrildi. Edirne’deki Bayezid külliyesi hayatta gördüğüm en şiirli yerlerden biri idi; şimdi fakülte oldu. Ağtamar “restore” edildi, Kekova manyak bir mücevherdi, yol ve otopark geldi, sahildeki salaş lokantalar lüks sınıfa terfi ettiler. Memlekette “keşfedilmemiş” yer kalmadı, herhangi bir havayolu dergisini ya da gazetelerin Pazar ekini okusan, hepsi orada. Şimdi burada ne tavsiye etsem, bir iki sene içinde gittiğinde hayal kırıklığına uğraman ya da bana sövmen kuvvetli olasılık. Hiç bilinmeyen yerleri saysam, onlar da fazla kişisel/subjektif olur.

Mesela, Gerga, Çine yakınında, dağ başında bir Karya kutsal alanı. Beni çok çarpmıştı, ama başkası ne bulur, bilmem. Ya da Harran’a yakın Küçük Senemmağar mezrasındaki Geç Roma manastırı kalıntıları. Manyak bir yer. Ama yapıdan çok, atmosfer akılda kalan. Ya da Tercan’ın Mercan köyüne yakın Vank dedikleri Ermeni manastırı. Hiç bilinmeyen bir yer olması etkileyici.

Antik ören yerlerinde ilk üçüm herhalde – ya hayret bir şey, Kütahya yakınındaki Zeus-Kybele tapınağının olduğu yerin adı neydi, aklım gitti - ilk orası, -hah, hatırladım; Aizanoi- sonra Pinara (Fethiye’ye yakın) ve Arykanda (Finike’nin dağında).

Hristiyan döneminin en çarpıcı eserleri galiba Artvin’deki kiliseler; İşkhan, Öşk, Haho, Dörtkilise, Barhal. Başlı başına bir yolculuğa değer.

İslam eserlerinin zirvesi, Divriği Ulucamii’dir. Osmanlı genelde zayıf, ama Payas’taki Sokollu külliyesi ile, büsbütün rezil olmadıysa, Edirne’deki Bayezidiye kayda değer.

Midyat civarındaki Süryani kiliseleri arasında da şaheserler var. Özellikle Anıtlı (Hah) köyündeki. Gülgöze (Aynwardo)’daki atmosfer açısından eşsiz.

Bu kadar yetsin, şimdilik. 

Selamlar.

Utanmıyor musun?

Bir arkadaş yazmış, suçlamış.

1- Zamanında Akp’ye katıldığınızdan dolayı utanıyor musunuz? Akp mi bu kadar değişti, yoksa siz mi bu kadar yanıldınız? Endirekt olarak siz de sorumlu değil misiniz Türkiye’nin bugünkü durumundan? Türkiye’yi yöneten bu otoriter rant mafyasına benzer yapıya sahip olan bir partinin, zamanında bir parçası olduğunuz için?

2- Türkiye’de ateizm için neler yaptınız? Sizin yakın etrafınız dışında, kimlere ulaştınız? Bence hem Cumhuriyetçi Kemalist kesime, hem dindar Akp kısmına ulaşamıyorsunuz.

3- Yurt dışında, İslam hakkında bu kadar bilgili olan ateist pek bulunmuyor. Dawkins ve Harris gibi insanlar, müslümanlığı bilmiyor diye, Chomsky gibi entelektüeller tarafından eleştiriliyor. Siz, niye hiç İngilizce ya da Almanca videolar yapıp, yayınlamadınız?

Cevap yazdım:

1- Hayır, utanmıyorum, doğru olanı yaptığımdan eminim. Rüzgarın bu kadar hızlı ve sert döneceğini tahmin etmedim belki, ama özünde yanıldığımı sanmıyorum. Eskiden Paşa’nın ardına sığınarak ülkenin boğazını sıkanlardan bunların daha zorba, daha ahlaksız veya daha cahil olduklarını kanıtlarsanız, belki fikrimi değiştiririm. Eski rant mafyalarından daha mı rantçılar sizce? Daha mı acımasızlar, daha mı çok adam öldürdüler, memleketi daha mı beter, dünyadan ve akıldan uzaklaştırdılar? Temsil etmeye gayret ettikleri kitleler, eskisinden daha mı vahşi?

Elli veya seksen yıldan beri memleketin üstüne çökmüş olan haydut takımının tasfiyesi gerekiyordu. Yeterince değil belki, ama tasfiye ettiler. Minnettarız. Şimdi geldikleri nokta talihsiz bir noktadır, ama kurdukları yapı eskisine oranla daha köksüz, daha sarsak bir yapıdır. Çok uzun ömürlü olacağını sanmam.

2- İnsanları ateizme ikna etmek gibi bir misyonum yok. Belli yaştan büyük insanları dini konularda ikna edemezsin. Beyhude uğraştır; ola ki başarsan da, insani bedeli kaldıramayacağın kadar ağır olabilir.

Ateizmin kamu alanında özgürce İFADESİ konusu, evet, beni ilgilendiriyor. Bu konuda epeyce mücadele verdim sanırım. Ne kadar başardığımı takdir etmek, bana düşmez.

3- Üzgünüm, vaktim veya imkanım olmadı. Bundan sonra olmaz demek değil ama.


10 Nisan 2014 Perşembe

Yedi Farkı Bulunuz

OdaTv adlı site "Sevan Nişanyan ile Latif Topbaş'ın ne farkı var" diye sormuş. Pelin Batu da "hakkaten ne farkı var" diye merak etmiş. Arz edeyim.

1. Topbaş sit alanına yapmış. Benim bu cezayı alan inşaat sit değil, en yakın sitten 1 km mesafede, bildiğin dağ başı.

2. Topbaş araziyi Hazineden almış, inşaatın bir kısmını da galiba Hazine arazisine taşırmış. Benimkini Metin Dayı ile akrabalarından aldım, bir yere taşırmadım.

3. Topbaş kaçak yapmamış. Bir yolunu bulup sit alanına inşaat izni çıkarmış. Benim öyle yeteneklerim yok.

4. Topbaş engelleri aşmak için yüksek makamların desteğini almış. Galiba finansmanı da öyle sağlamış. Kendisine duyulan tepkinin esas sebebi de bu. Ben yüce makamlardan sadece kuşku, nefret ve pislik gördüm.

5. Topbaş ticaret yapmış, müşteriyi memnun etmek ve para kazanmak dışında bir amaç gütmemiş. Ben de ticaret yaptım. Ama sanki onunla yetinmedim, onun ötesinde bir kamu faydası gözettim.

6. Topbaş'ın kapattığı yer Türkiye'de kelaynak kuşları kadar nadir kalmış bir ıssız deniz sahili. Bir site daha yapmaktan başta bir şekilde değerlendirilmesi, ya da başka bir yol buluncaya kadar kendi haline bırakılması belki daha doğru olurdu. Benimki sırf Şirince'de 500'den fazla emsali olan sıradan bir zeytinlik.

7. Topbaş hapse girmedi. Ben girdim.

Latif Bey'i tanımam. İyi mi yapmış, kötü mü yapmış bilmiyorum. Madem Türk basını linç ediyor, demek ki iyi biri olması daha güçlü ihtimaldir. Ama farkı sormuşlar, buyur yedi fark.


Mamafih asıl mevzu o değil. Bursa'da sağır sultan bile biliyor ki benim hapse girmemde inşaat minşaat bahane. O dava gibi bir düzine davam var , yıllardan beri Yargıtay'da tatlı bir rehavet içinde uyuklayan. Ne zaman ki Allah-peygamber riyakarlığına dokundum, ya da "her başbakan istifayı tadacaktır" gibi haddimi aşan yazılar yazdım, uyuyan dosyalardan iki tanesi uyanıverdi. Olay bundan ibarettir.

OdaTv ekibi sağ olsun, ifade özgürlüğü konusunda takdir edilecek tavır takınmış, "hangi görüşten olursa olsun yazarların ve fikirlerin hapsedilmesine karşı" olduğunu belirtmiş, Eyvallah. Ben de aynı kanıdayım. Güzel. Yalnız iki pürüz var aklımı kurcalayan.

1. Şantaj, tehdit ve itibar katilliği üzerine kurulu yayın organlarıyla nasıl baş edeceğiz?

2. Fikirleri kovuşturmayıp, fikir sahibini başka yerden vurduklarında, yahut itibar katili yayın organlarına havale ettiklerinde "buna da şükür" diyecek miyiz?

Hamiş. OdaTv yazısının altındaki Leviathan imzalı yorumun yazarı Lena Umay hakkında bilgi isteyenler, Aslanlı Yol'daki "Seks, Entrika, Cinayet" başlıklı bölümü okuyabilirler.

8 Nisan 2014 Salı

Sıradan bir politikacının, padişah olma öyküsü

Son okuduğum kitap, Antonia Fraser'in Cromwell biyografisi. 750 sayfa. Sıradan bir taşra politikacısının yükselip, diktatör ve padişah olma öyküsü.

Birkaç gözlem.

1- Devlet yönetmek biraz sanat, ama daha çok bilim, objektif şartları var. Maksat, otoriteyi kurmak ve korumak olunca, çok da fazla seçeneğin yok, belli bir yola giriyorsun. Hayalperest devrim fikirleriyle de başlasan, sonunda I. Charles'tan çok da farkın olmayan bir yere geliyorsun. Bkz: Napolyon. Bkz: Atatürk ve Abdülhamid

2- Devrim, otoritenin çöktüğü yer. Alışılmış otorite çökünce, yenisini inşa etmek kolay iş değil. Her kafadan bir ses çıkar, sesini duyuramazsın. Duyurman -ve çoğu zaman kelleni koruman- için elinde sağlam, sadık ve silahlı bir güç olması lazım. Lenin'inki, Bolşevik Parti idi. Cromwell'inki, New Model Army.

Kariyerinin dönüm noktası, 1648'de Putney'deki Ordu Konseyi. Çığırından çıkma eğilimi gösteren bir ortamda, ordunun en radikal taleplerine destek vermiş. Sonra adım adım aşırı unsurları temizlemiş, orduyu kendi iktidarının sakin ve muhafazakar bir aracına dönüştürmüş. (Ama sonuna dek, orduya gebe kalmış. 1657'de taç ve hanedan projesinden, ordudaki yoldaşlarının itirazı nedeniyle vazgeçmek zorunda kalmış.)

3- Siyasette din, tarihin her çağında sahtekarlık unsuru. Üstelik, gözü olan herkes bunu görmüş. Fransa elçisi raporunda "hypocrite" deyip, geçmiş. (Ki, raporun muhatabı başvekil Mazarin de sonuçta kardinaldir.) Halk şairleri, Püritenlerin din bezirganlığıyla dalga geçmiş. Buna rağmen, halk nezdinde dini şarlatanlığın çağlar boyunca etkisini yitirmemesi, şaşırtıcı.

Belki de oyunu riskli oynayan Lider'in, etrafındaki akil adamları baypas edip, halka gitmesinin yoludur. Gözlerini belertip, "Allah (cc) öyle emretti." dedin mi, nazırlarına elbette susmak düşer. Ahali de bunu bilir, hisseder, Allah'ın emrettiğine inandığından değil; nazırların ezilmesi hoşuna gittiğinden, sana inanmış görünür.

4- Büyük adamların kariyerinde belirleyici unsur: Şans. Büyük işler yapmak için, büyük riskler almak lazım. Objektif olarak bakarsan, bunların çoğu yanlış politikadır; yani kaybetme ihtimali, kazanma ihtimalinden büyüktür. O yüzden Lider'in çevresindeki akil adamlar her zaman "Abi etme, yapma, vazgeç" diye didinirler. Mantık ve ihtimal hesabı açısından onlar haklıdır. Ama tarih, kumar oynayıp kaybedenleri yazmaz ki! Marston Moor'da veya Naseby'de zar öbür türlü gelseydi, bugün Cromwell adını kaç kişi duymuş olurdu?

Bundan iki sonuç çıkaralım.

-Büyük Adam'ın etrafında bir süre sonra akil kimse kalmaz, şakşakçılar ile çanak yalayanlar kalır. Kaçınılmaz bir süreçtir. Tanım icabı, Büyük Adam = aklın sesine kulak asmayan adam.

-Zar aleyhte gelirse, bittin. Ama akil adamların itirazlarına rağmen zarı atıp, tutturursan "Allah benimle" duygusuna kapılman, kaçınılmaz bir şey. Ondan sonra artık kimse seni durduramaz. Her başarıdan sonra, seni frenlemeye çalışan akil adamları biraz daha hor görmeye başlarsın.

Yani, bir kere Büyük Adamlık kariyerine girdin mi, geri dönmek zor. Her rauntta oyunu büyütmek zorundasın, ta ki ayağın sürçünceye kadar.

Büyük İskender dünyayı fethetmeye çıktığında, etrafındaki aklı başında adamlar ne öğüt vermişlerdi sizce?

7 Nisan 2014 Pazartesi

Yalnızlar Tekkesi

Hapse girmeden önce yazdığım bir yazıda “bilgisayarıma bir de yalnızlığıma dokunmasınlar yeter” demiştim. Üç ay gecikme ile ikincisi gerçekleşti. Geçen Perşembe günü, tek başıma kalacağım bir koğuşa geçtim. Oh, dünya varmış!

Koğuşum neredeyse Şirince’de ki evim kadar büyük, iki kat üzerinde 50 metrekare. Butik tarza bir de avlusu var, köşeden köşeye 7 metre. Her gün 45 dakika sıkı yürüyüş yapıyorum. Pet şişelerden yapma 30 kiloluk halterim eksik değil.

Sıcak suyum, çay yapacak ketılım, plastik masam, biri kırık iki sandalyem, devletin uygun gördüğü kanalları gösteren televizyonum var. Paraya kıyarsam buzdolabım da olacak. Günde üç öğün yemeğim ve gazetelerim de geliyor. Kantin listesi yazdırabiliyorum. Koğuşta en çok on kitap bulundurma hakkım var, ama o kuralı da zamanla esnetirler diye umuyorum.

Üç ayım Kurtlar Vadisi takırtısı, Recep Tayyip Erdoğan bangırtısı, Kral TV hüngürtüsü, cahil din hocası safsatası ile geçti. Türkiye’yi bırak, insanlıktan tiksinecek hale geldim. Şimdi biraz kafamı dinlersem belki yine üç beş satır yazı yazacak gücü bulurum.

En az altı yedi ay boyunca, haftada iki avukat ziyareti ile bir aile ziyaretinden başka insan temasım olmayacak. Diğer mahkumlarla görüşme imkanım yok. Bu dönemi kafayı yemeden geçirmeme yardım etmek isterseniz bana bir şeyler yazmayı deneyebilirsiniz. Ne mesela? Herhalde en iyisi beni cevap yazmaya zorlayacak şeyler. Mesela spesifik sorular, ya da tartışma çıkaracak konular. Her halükarda vah vah edebiyatına girmeyin, Türk adaletinden de yakınmayın. O tür mektuplara ne cevap verilir bilmiyorum.

Mail veya Facebook mesajı atarsanız Tavit okur, üşenmezse print alır, üç beş gün sonra elime geçer. 0232 618 1011’e direkt faks da çekebilirsiniz. Aynı gün okuma komisyonundan geçer, gelir. Artık hangisi kolayınıza gelirse.