21 Aralık 2013 Cumartesi

Müzik ruhun gıdası

Geçen seferki hapiste uzunca süre tek müziğim Brahms’ın Ein deutsches Requiem’iydi. Karajan’ın 1947 kaydı, sopranoda gencecik Elisabeth Schwarzkopf. Her gün iki üç defa dinledim. Brahms’ın armonileri ilk bakışta basit görünür, eşlik etmeye kalkarsan fark edersin altta ne kadar karmaşık sesler olduğunu.  Şimdi başından sonuna beynime kazınmıştır, bir akorunu duysam tüylerim diken diken olur.

Selig sind, die da Leid tragen, denn sie sollen getröstet werden. Die mit Tränen säen, werden mit Freuden ernten.

Oradaki “Freuden” üzerinde bir patlama var ki, ömre bedel.

Yahut ikinci bölümün sekizinci dakikasına doğru, “Denn alles Fleisch ist wie Gras und alle Herrlichkeit des Menschen wie des Grases Blumen” mısraına doğru tırmanan trombon fanfarı. Duvarları yıkarsın o müzikle.

Yahut üçüncü bölümün sonundaki büyük koral:

                Der Gerechten Seelen sind in Gottes Hand und keine Qual rühret sie an.

*
1985’te tek yönlü bir pasaportla beni Türkiye’ye gönderdiler. Geldiğimde ne olacağı belli değil. Tutuklanır mıyım? Hangi zindanda ne kadar kalırım? Meçhul.

Yolda birkaç saat Belgrad’da mola verdim. Daha uçaktayken başlamıştı; orada Meydan civarında volta atarken beynimi büsbütün esir aldı, başka hiçbir şey düşünemez oldum. Matthaeus Passion’un ilk korosu, baştan sona nota kaçırmadan hatırlıyorum, sonra her bir parti diğerinin üstüne binip devasa bir kontrpuana dönüşüyor, Bach’ın bile aklına gelmeyecek melodiler keşfediyorsun o yumağın içinde:

Sehet! Wen? Den Bräutigam.
Seht ihn! Wie? Als wie ein Lamm!
Sehet! Was? Seht die Geduld.
Seht! Wohin? Auf unsre Schuld.

O dönemde Peter Schreier’in Staatskapelle Dresden ile yaptığı kayıt var kulağımda. Schreier o müziğin dans ögesini vurgular, çarmıh yolunu kederli ve içe dönük muazzam bir raks olarak okur. Kolaysa her tarafın hoplamadan aklından geçir bakalım!

Şimdi Matthaeus Passion’da favorim Philippe Herreweghe’nin 1998’de yaptığı Andreas Scholl’lu kaydı. Daha elektrikli sanki.

*
Başka bir sahne, 2008 yazı, Ali’nin Kazancı Yokuşundaki evinde tek başımayım, dışarıda yapış yapış iğrenç bir sıcak. Bütün dünya tepeme yıkılmış, konuşacak kimse yok, küçük sevgilim de terketmiş. Londra’ya mı gitsem? Etiyopya’ya mı göçsem? İlla hapse girmek lazım değil, dışarısı da hapisten beter olabilir bazen.

O günün anısı da Missa Solemnis’tir. İlk üç bölümü boş ver; Sanctus’ta olağanüstü bir aleme adım atarsın. Önce gitgide yalnızlaşan, bu dünyanın kaygılarını terkeden bir dua: “Benedictus qui venit in nomine domini.” Sonra, en beklemediğin anda yerçekimi ortadan kalkar, başka bir boyuta kanatlanırsın: “Osanna in excelsis.” Tüm müzik tarihinin en büyülü anını söyle dersen işte o andır. Daha önce fark etmemiştim, o gün fark ettim. Karajan’ın Christa Ludwig’li Viyana Filarmonik kaydından dinleseniz belki siz de fark edersiniz.

Beethoven’in son dönem eserlerinde buna benzer anlar vardır. 32’nci sonatın yavaş bölümünde beşinci çeşitlemeden itibaren girdiğin yerçekimsiz alan mesela. Ya da Diabelli çeşitlemelerinin 24’üncüsünden itibaren adım adım içine yuvarlandığın tuhaf alem.

Gene de Missa Solemnis’in yanına hiç biri yaklaşamaz.

17 Aralık 2013 Salı

itiraf.com sunar

Kendimi övmekten vallahi hicap duyuyorum. Başkaları övünce daha zevkli oluyor. Ama şu aşağıdaki yazıyı yazmam gerekti. Yazınca da paylaşmadan edemedim. Kusura bakmayın.


Küçük Oteller Kitabı memleketin turizm anlayışına yeni bir soluk getirmiştir. Yalnız tüketici açısından bakma, on yıl boyunca yüzlerce yatırımcı ve yüzlerce işletmeci o kitaptan feyiz aldı. On yıl boyunca Müjde ile beraber yılda ortalama 40.000 km yol katettik, her sene 300-400 otel ziyaret ettik. Sahiplerinin yatırım danışmanı, pazarlama uzmanı, dert ortağı, dekorasyon gurusu, ihtilaf çözücüsü, web sitesi tasarımcısı olduk. Kalmıştır bir iz.

Şirince’de yaptığımız işin, bütün memlekete örnek olabilecek bir iş olmasına gayret ettik. Betonlaştırmadık; ama şablonlaşmış “restorasyon” anlayışının da dışında bir şey yapmaya çalıştık. Ölmekte olan güzel bir köyün RUHU nasıl korunur konusunda kafa patlattık. İnsanlara turistik hizmetten öte bir şey, bir yaşam tarzı ve bir vizyon sunmaya çabaladık. Sonunda 600 nüfuslu yarı-ölü bir köy, memleketin sayılı turizm destinasyonlarından biri haline geldi. İsteseler sırada daha 40.000 tane köy var Şirince’den örnek alabilecek.

Matematik Köyü Ali Nesin’le ikimizin ortak eseridir. Matematiğe benim aklım ermez, ama özgür ve uyarıcı bir eğitim ortamı nasıl olmalı konusunda az buçuk fikrim var. Sonuçta 600 nüfuslu bu köyde, dünya çapında bir eğitim kurumu çıktı ortaya. Daha önemlisi, öyle bir yer nasıl kurulmalı ve nasıl işletilmeli konusunda muazzam bir tecrübe birikimi edindik. Ağaç nasıl dikilmeli? Koğuşlar nasıl olmalı? Aşçıdan ne beklemeli? Kayıt sisteminde neye dikkat etmeli? Memleketin her yanında benzerlerimiz türüyor, türeyecek, ve bizim tecrübelerimizden çok istifade edecekler.

Tiyatro Medresesi bir mücevherdir. Bu boktan ülkede genç insanların bu kadar şevkle ve umutla sarıldıkları başka proje görmedim. Henüz çok tecrübesizler ve çok hatalar yapıyorlar. Ama uzun vadede göreceksiniz, Matematik Köyünü de geçecek Medresenin şanı.

Nişanyan Sözlük üzerinde tam 18 yıldır geceli gündüzlü çalışıyorum. Kaba hesap 15.000 saat emek vermişim. Ahmet Vefik Paşa, Redhouse ve Şemseddin Sami’den bu yana hiç kimsenin Türkçenin kelime hazinesi üzerinde bu derece derinlemesine çalıştığını sanmıyorum. 18 yılda bu işten 20.000 lira kadar bir telif gelirim oldu. Bozdurup bozdurup harcıyorum.

Türkiye Yer Adları projesi, aslında üç beş üniversitenin işbirliğiyle ancak yürüyecek devasa bir iştir. Üç yıl tek başıma uğraştım, bir yere kadar getirebildim. İstediğim düzeyden henüz çok uzak diye üzülüyorum.

Yanlış Cumhuriyet memleketin ufkunda bir pencere açmıştır. Doksan seneden beri tekrarlana tekrarlana anlamını yitirmiş birtakım klişelerin sorgulanmasın yardımcı olmuştur. Bence asıl faydası Kemal tabusunu deşmesi de değildir. HERHANGİ bir tabunun, partizanca söyleme kapılmadan, analitik bir düzeyde, akıl ve sağduyuyla teşhir edilebileceğini göstermesidir önemli olan. Şu günün Türkiye ortamında küçümsenecek bir hizmet sayılmaz.

Son birbuçuk senedir içine sürüklendiğim Din tartışmasında da yaklaşımım aşağı yukarı aynıdır. Dindar insanlara bir düşmanlığım yok. Bilen bilir, dinî konulara ciddi sayılabilecek bir yakınlığım da var. Ama olmayan Tanrı’nın insanlara en büyük armağanı olan aklın heder edilmesi, beni rahatsız ediyor. Ve bir sürü hakaret ve ceza pahasına da olsa insanları bu konuda uyarmayı borç biliyorum.  

Yirmi yılda, iki-üç tane araç kredisi hariç, banka kredisi almadım. TESEV’in yer adları projesine verdiği ufak katkı dışında, hiçbir kurum ve kuruluştan destek görmedim. Alnımın teriyle kazandığım iki tane Altın Örümcek web tasarım ödülü ile 2004’te aldığım Ayşegül Zarakolu Özgür Düşünce Ödülü dışında ödül ya da takdirname ve teşekkürname almadım. Kimse gelip, “birader bunları yapıyorsun da, bir isteğin ihtiyacın var mı” diye sormadı. Hoş, zaten sorsalar da lazım değil deyip gönderirdim herhalde.

Devletten SADECE kuşku, engel, etnik ve siyasi önyargı, haset, riyakârlık, düşmanlık, saygısızlık ve alçaklık gördüm. Beş hükümet, sekiz kaymakam, bilmem kaç bakan ve vali değişti. Arada düzgün konuşan bir iki kişiye denk gelip umutlandık. Ama sonuçta değişen hiçbir şey yok, hepsi aynı bokun soyu.

İster istemez o noktaya geliyorsun ki, bu memleket için dürüst ve düzgün bir şey yapmak istiyorsan ilk yapacağın şey bu alçakları alaşağı etmektir. Gerisini sonra düşünürsün.

*
Neyi yapmadım, onu da söyleyeyim.

Kimseden nefret etmedim. En sert tartışmada, en sert sözler söylenirken dahi karşı tarafa haksızlık etmemeye, kalbini kırsam da tamir edilemeyecek şekilde kırmamaya gayret ettim. Savaşın en kanlı anında barış elini uzatanın elini tutmamazlık etmedim. Bu son 2 + 2 yıllık hapis cezasına vesile olan adamla sonradan gidip çay da içtim. Şaşkın insanlar bunlar, kızıp da ne yapacaksın?

Kimsenin hakkını yemedim. Bilerek ve isteyerek yemedim en azından. Benim hakkımı yemeye kalkanlara karşı bazen acımasız oldum, ağır darbe vurdum. Ama inanın, çıkarımı kollama konusu değildi konu. “Bırak çıkarını” diye edebiyle rica etse “al senin olsun” deyip bırakacağım belki. Kıytırık bir çıkar için verdikleri o kavgaya sinir oluyorum, kazanmayı onur meselesi yapıyorum. Zararlı bir huy, biliyorum, ama bu yaştan sonra değişmesi zor.

Kimsenin malında yahut tezgâhında gözüm olmadı. “Falan kimse var ya, kaçakçıdır, üçkâğıtçıdır” diyenleri hep ayıpladım. Bana ne başkasının tezgâhından? Aptallık ve bağnazlık beni hasta eder, cahillik öfkelendirir. Ama adam çoluğunu çocuğunu geçindirmek için, ya da sırf spor olsun diye devleti dolandırıyorsa, ya da yasaların kenarından dolanıyorsa bana ne? Zeki adamdan zarar gelmez. Savcı mıyım ben, yoksa – geleneksel Türk Aydını gibi – Devlet’in hık deyicisi miyim?

Günahımı da söyleyeyim, eksik kalmasın.

En büyük günahım kadınlara olan zaafımdır. Hatun milletini sevindirmeyi borç biliyorum. Benden ummadıkları bir ilgi, beklemedikleri bir iltifat, alışık olmadıkları bir anlayış görüyorlar. Sonra ben sıkılıp başka mevzulara dalınca bana düşman oluyorlar. Bugüne dek başıma ne geldiyse, gözü dönmüş kadın öfkesinden gelmiştir. Devletten polisten filan korkmam da, Allah göstermesin, kadın öfkesinden korkarım. 

Hayko Bağdat'a mektup

Hayko Taraf'ta bugünkü köşesinde yayımlamak için benden bir yazı istedi. Yazdım. Yayımladı sağolsun. Ama yayımlarken paragraf düzenini öyle altüst etmişler ki, yazıdan bir şey anlaşılmıyor.

Aslı burada.


*
Fazla abartmamak lazım. Sonuçta yasalara göre bir suç işlemişsin, usulüne az çok uygun olarak kovuşturulmuş, ceza verilmiş. Şimdi cezayı alan Sevan’dır diye bunun uygulanmasına karşı çıkmak hakkaniyete sığmaz. Adamına göre muamele edilirse esas o zaman itiraz etmek gerekir. Ne yapsın yani hakim? “Bu adamı beğenenler var, görmezlikten gelelim” mi desin?

“Herkes kaçak inşaat yapıyor, bir tek Sevan ceza alıyor” tezi doğru değil. Yakaladıkları herkesi çatır çatır yargılıyorlar, memleketin her ilinde inşaat suçlarından hapis cezası alıp yatan tonla insan var. Unutma ki gazetede okuduğun her “kaçak inşaat” haberi göründüğü gibi değildir; her dosyanın bir sürü inceliği vardır. Ayrıca bu suçları işleyenlerin büyük çoğunluğu bir kere işler, mevzuatın boşluklarını gözetir, dolayısıyla alırsa ufak bir ceza alır, o da eğer mükerrer sabıkalı değilse bir şekilde ertelenir ya da iptal edilir. Benim gibi otuza yakın sabıkası olan kimse yok bildiğim kadarıyla. İşlediği suçu alenen ve kanırta kanırta işlemiş olanlar da enderdir.

Verdikleri ceza orantısız veya akıl dışı bir ceza değil.  Toplam 21 ya da 24 yıl hapis cezam vardı, tam hesabını çıkartamıyorum. “Bu kadarı olmaz” dediler, bir çözüm yolu bulmak için epey uğraştılar. Sonuçta geçen Ekim ayında Sit Alanında İzinsiz İnşaat suçuna yeni bir düzenleme getirildi, benim hapis cezalarımın da yaklaşık 13,5 yıllık bölümü silinmiş oldu. Bunu görmezden gelmek doğru olmaz. Şimdi mesele bir yıl mı, üç yıl mı, beş yıl mı meselesi. Ve hangi koşullarda yatılacak meselesi. Benim yaşımdaki biri için bunlar önemsiz detaylar değil, ama kaldıramayacağım şeyler de değil.

Cezanın tamamını silemezler miydi? Silebilirlerdi bence, tam içyüzünü inan bilmiyorum. Bir nedenle silmediler. Belki “E canım hepsini affetsek olmaz, biraz yatsın kerata” dediler. Belki de bazı yazılarım birilerinin sinirine dokundu. Bilhassa sizin gazetede 6 Haziran’da çıkan “Her Başbakan İstifayı Tadacaktır” başlıklı yazım (http://www.taraf.com.tr/sevan-nisanyan/makale-her-basbakan-istifayi-tadacaktir.htm) tepki toplamış deniyor, belki nihai kararda etkisi olmuştur.

Olmuşsa olmuştur, hatta iyi olmuştur. Kimseye minnet borcu olmamak, bir sene fazla ya da eksik yatmaktan daha önemli bir şey bence.

*
İnsanın zaman zaman kendisiyle baş başa kalması lazım. Sosyalliğin fazlası iç disiplinini sarsıyor, düşünceni derinleştirmeni önlüyor.

Kaç senedir kafamda olmayacak cinsten bir hayal vardı, Venedik’teki Surp Ğazar Manastırına (http://en.wikipedia.org/wiki/San_Lazzaro_degli_Armeni) gidip “beni buraya alın birkaç seneliğine” desem acaba kabul ederler mi diye aklımdan geçiyordu. Geçen Ekim’de tam da bu nedenle Venedik’e gitmeye niyetlendim, hem oradaki değerli birtakım insanlarla sohbet etmek, hem de bunu biraz soruşturmak istedim. Olmadı, denk gelmedi.

Belki de iyi oldu. Manastırın vicdani bir bedeli var. İnanmadığın şeylere inanırmış görünmen, ya da en azından suskun kalman lazım. Hapishane o açıdan daha iyi. Manevi borcun olmuyor. Sadece bedenini bağlıyorlar, içine dokunamıyorlar. Alelade sosyal hayattan bile daha özgürsün bir bakıma.

Bilgisayarıma, kitaplarıma, bir de yalnızlığıma dokunmasınlar, gerisi çok mühim değil. “Elimden bir şey gelir mi” diye soruyorsan, bunu düşün derim.

*
Tabii ki konu bunlardan ibaret değil. Bunlar işin bana ve bu somut olaya müteallik olan kısmı. Bir de hadisenin arka planı var. Bu ülkenin yönetim biçimine, hukuk sistemine, önyargılarına, nankörlüğüne, ufuk yoksunluğuna ilişkin boyutları var. Suçu elbette durduk yerde işlemedim. Zevk için, ya da kazanç için de işlemedim. Sen bakma Eyüp Can’ın dediklerine, deli filan değilim. Daha ciddi bir şeyin mücadelesini veriyorum.

Ama o mevzuya girsem bu mektup bitmez. En iyisi burada keseyim, devamını Blogumda getiririm bir ara.

Gözlerinden öperim. Gezi’deki tavrını çok takdir ettim. Bedeli ne olursa olsun, o duruştan geri adım atmayacağından eminim.


14 Aralık 2013 Cumartesi

Zaten bundan fazla ne yapabilirsin ki hayatta

Agos Gazetesinden Emre Ertani'nin soruları

Şirince’de yaptığınız hangi işten dolayı ceza aldınız?
2008’de yaptığım küçük inşaatlardan birinde ‘mühür bozma’dan dolayı iki yıl hapis cezası aldım. Benim kaygım bunun ardından birkaç tane daha ceza gelmesi. Şirince’de yaptığım çalışmalardan dolayı yerel mahkemede sonuçlanıp Yargıtay aşamasında olan 19 davam var. Bunlardan 9 tanesi sit alanında kaçak inşaattı. Geçen Ekim ayında yapılan bir yasal düzenlemeyle onlarda hapis cezasını ortadan kaldırdılar. Dolayısıyla benim toplam 21 yıl olan cezam 7-8 yıla düştü. Birkaç gün önce savcılıktan gelen tebligatla öğrendim cezaevine gireceğimi. 10 gün içinde teslim olmam gerektiği bildirildi.

Peki, bu tuhaf değil mi? İstanbul’un yüzde 70’i kaçak ama kimseye ceza verilmiyor. Ama size…
Herkesin bildiği bir gerçek var, bu olay kaçak inşaat meselesi değil.

Nedir mesele?
Kendisine biçilen bir rolü oynamayan oyuncunun cezalandırılması meselesi. Sistemin kabullerini sorgulayan, bunun ötesinde birtakım iddialarla ortaya çıkan ve üstelik de Ermeni olan bir adamın yıldırılması hadisesidir bu. Yıldırma mekanizması yeni değildir. Bir yerden bir kararla olmuyor bu, aynı anda onlarca noktadan harekete geçiliyor. Ondan sonra da ancak işin ayrıntısı üzerinden kavga verebiliyorsun.

Siz ideolojik olarak da birçok cephede savaş veriyorsunuz…
Türkiye’de var olan siyasi kampların hiçbirine oturmuyorum. Herhangi bir kampın adamı değilim, beni destekleyen bir zümre yok arkamda. Bu bir bakıma da bana özgürlük kazandırıyor. Birçok insan bana söverken bir yandan da bağımsızlığımı seviyor. Ben her şeye rağmen sevenimin çok olduğunu düşünüyorum.

Sosyal medyada, eşinizle yaşadığınız olayı gündeme getirip ceza aldığınız için “Oh olsun” diyenler var…
Kimileri Ermeni demekten utandığı için başka şeyleri gündeme getiriyor, dillerinin altındaki bakla başka. Kendilerinin de açıklayamayacağı derin bir nefret var bilinçaltında ve bunu başka yollardan ifade ediyorlar.  Ayrıca eşimle yaşadığım olayda kimin haklı olduğuna dair bir bilgi yok ki kimsede. Haklı mıydı bu adam haksız mıydı sorusunun yanıtı verebilen kimse yok. Bu konuda ne ben ne de karım konuştu. Ayrıca Müjde hala en yakınımdır, mesela şimdi Nişanyan Oteli’ni ona devrediyorum.

Bu parantezi kapatıp devam edersek şunu merak ediyorum; cezaevine girmekten kurtulmak için yurt dışına gitmeyi düşünmüyor musunuz?
Bu yaşımdan sonra yurt dışına gidip sefil olamam. Ayrıca yurt dışına gitmem bir yenilgidir ve ben yenilgiyi sevmem, yenilgiyi kabul etmeyeceğim. On binlerce Ermeni pes edip Türkiye’den gitti. Çocukluğumda tanıdığım insanların yüzde 90’ı yurt dışına gitti. Gitmek demek yenilgiyi kabul etmek demektir, marifet burada kalıp mücadele etmek. “Bu memleket bizim, sana yer yok” diyorlar. “Ne münasebet, ben kalıyorum, istiyorsan sen git” diyebilmemiz lazım.

Cezaevine girmemeniz için kampanyalar da başlatılmış. 
Kampanyalardan bir şey çıkmaz. Cezanın ertelenmesi gibi bir durum da olmaz, bu kesinleşmiş bir ceza. Ama bunun ardından gelecek mahkûmiyetler var. Bir tane değil ki, 19 davadan söz ediyoruz. Bu davadan belli bir süre yatacağım, ne kadar olduğu da tam olarak belli değil. Bu beni çok rahatsız etmiyor fakat arkasından hangi cezaların geleceğini bilmemek çok kötü. Arzu ederlerse 9-10 yıl içeride tutarlar beni. Yoksa gidip birkaç ay cezaevinde yatmak beni rahatsız etmez.

Şirince’de yaptığınız evlerin yıkılması gibi bir durum söz konusu mu?
Şu anda öyle bir şey gözükmüyor. Hiçbir aşamada, hiçbir problemi çözmediler. Sadece ertelendi, sümenaltı edildi, bekletildi. Ama ne yapacakları belli olmaz bunların.

“Dini duyguları şey etmek davasından bir şey çıkacağını sanmıyorum. ‘Gözünün üstünde kaşın var’ davasından istediğin kadar hapse atabileceğin adamı din davasından içeri sokup başına dert almaya ne hacet?” diyorsunuz.
Çok mantıklı değil mi sence de? Kalkıp da dine ve peygambere eleştiri yönelttiğim için beni bir yıl üç ay hapse atacağına, ‘Gözünün üstünde kaşın var’ diyerek içeri atarlar, problem olmaz, elin Avrupalısının Amerikalısının eleştirisine maruz kalmazlar.

Ermeni olmanızın ceza almanızda etkili olduğunu düşünüyor musunuz?
Bu süreçte benim Ermeni olmamın oynadığı rol apaçık. Türkiye’de sıra dışı herhangi bir şey yapan herkes cezalandırılır. İsterse soyadın Öztürk olsun, fark etmez. Sıra dışı veya kişilikli bir iş yaparsan cezalandırılırsın. Bir de üstüne Ermeniysen bu katmerlenir.

Sıra dışı olduğunuz için pişman mısınız?

Başka türlü olamazdım, bir insan kendini değiştiremez. Yapım bu, böyle olmaktan da zevk alıyorum, bunu değiştiremem. Gençlik yıllarında insanlar “Şu huyumu, bu huyumu değiştireyim, öyle değil, böyle olayım” der. Belli bir yaştan sonra fark ediyorsun ki, ne kadar çabalarsan çabala öylesindir. Buna alıştığın, kabullendiğin zaman hayat daha kolay gelmeye başlıyor insana. Yaptıklarımdan gurur duyuyorum, düzgün işler yaptım. Gerek bu köyde yaptıklarım, Nişanyan Evleri, Küçük Oteller hadisesi, gerek Matematik Köyü, Tiyatro Medresesi, bilimsel çalışmalarım, etimoloji sözlüğüm, Yanlış Cumhuriyet, kamusal tartışmalara katkılarım açısından düzgün ve temiz bir iş yaptığımı düşünüyorum. Bu ülkede insanlara faydası olan işler yaptığımı, aldığımdan fazlasını bu topluma verdiğimi düşünüyorum. Bu bana çok iyi geliyor, zaten bundan fazla ne yapabilirsin ki hayatta?

10 Aralık 2013 Salı

Arkadaşlar Allah'ı neden sever, biz neden sevmeyiz

“Tanrı(lar), bir sevgi ve güven ilişkisinin adıdır” diyeyim de ağzınız bir karış açık kalsın. Bu adam kırdı kafayı, Allahçılara teslim oldu diye korkun.

Halbuki iyi düşünürseniz, bunun ne kadar radikal bir ateist tez olduğunu görürsünüz.

*

Hakikat yolu zahmetli bir yoldur. Neyin ahlaken doğru olduğundan hiçbir zaman emin olamazsın. Anamın altınlarını satayım mı? Günahkâr kızımızı linç edelim mi? Gezi’ye nasıl tavır alalım? İşin yoksa kıvran dur.

İstersin ki biri olsun, sana doğruyu söylesin. Ararsın, bulursun: Ya Hoca efendi’dir, ya Papaz efendi, ya Swami, ya Derviş, onlardan da büyüğü Nebi veya Mesih. Kolay açıklayamayacağın bir şekilde adamı seversin, güvenirsin, doğruyu söylediğinden emin olursun. Hoca bilir! Oh!

Tanrı, işte o ilişkinin mührüdür. Garanti belgesidir. Duygusal bir yakınlık üzerine kurulu ilişkinin, metafizik alemdeki çapasıdır. [Ontolojik çapasıdır diyeceğim aslında, ama boku çıkarılmış bir kelimedir, kullanmayayım.] “Adamı sevdim, o yüzden güveniyorum” demek zayıf gelir, sübjektivizm kuşkusuna kapı açar. “Babam güvenirdi, ben de ona uydum” desen tatmin etmez.  Hocanın mutlak ve tartışılmaz bir Hakikat zeminine ayak bastığına inanman gerekir. Neden güveniyorum? Çünkü tanrıdan vahiy aldı. Veya vahiy alanlardan el aldı. Ya da vahyin sırrını benden daha iyi etüt etti. Benim gibi aciz, kayıp bir ademoğlu değil. Belki aciz bir ademoğlu, peki, ama bir eliyle Mutlak’ı tutuyor.

Tanrı dediğin saçma sapan bir kavram, düşünsen iler tutar yeri yok. Ama o tanrıyı var saymazsan, kimsenin Hakikatinden emin olamazsın. Hoca efendinin, yahut Nebi’nin neden senden benden üstün olduğunu kolay kolay açıklayamazsın.

İşte din meselesinin püf noktası budur. Asıl odak noktası tanrı değildir. Etten kemikten birileridir, onların söylediklerine inanma ihtiyacıdır. O yüzden Latincede re-ligio demişler, “bağlanma”. Soyut bir kavrama değil, hocaya, şeyhe, pîre, nebiye. Ve onların mensuplarının oluşturduğu cemaate.

*

Test et bak. “Allah yok” desen pek takmazlar. “Senin peygamberin menfaatçiymiş” desen linç ederler, hadisten siyerden kanıt da göstersen fayda etmez.

*

Peki itirazımız ne? Üç tane.

Bir. Tanrı – daha doğrusu Tek Tanrı – fikri sakattır. Rasyonel düşünceyi ciddiye alan birini bu devirde ikna etmesi mümkün değildir. Kadir-i mutlak’ın günah ve zulüm karşısında aciz kalması absürd bir düşüncedir. Kendi mutlak kudretine tabi olanlara kızıp onları orantısız güçle cezalandırması ahlaksız bir düşüncedir. O paradoksu çözmek için ikibin seneden beri döktürdükleri argümanları da toplasan bir incir çekirdeğini doldurmaz. [1]

“Canım o da irrasyonel olsun, ne zararı var, insan yaşamı sırf akıl mı” diye soracaklardır. Kanmayın. Mesele felsefi tutarlılık meselesi değil, felsefi tutarlılıktan vazgeçmeyenleri harcama meselesidir. Akılcı düşünceyi şiar edinenler isterse küçük bir azınlık olsun. Manevi emsal ve öncü olma hakkını onlara tanımayan bir sistem kaç para eder? Voltaire ve Einstein’ı dışlayan, ama Alabama’lı bir kasaba vaizini yahut Aşağı Güngören’in cahil şeyhini Mutlak’ın sözcüsü sayabilen bir anlayıştan kime ne fayda gelir? Hangi ufuk genişliği, hangi tecrübe zenginliği, hangi ruh cömertliği, hangi bilgelik o çorak topraklarda serpilebilir?

İki. Kitaplar eskimiştir. İnterneti, İkinci Dünya Harbini, Amerika’yı ve Çin’i, matbaayı, İnsan Hakları Beyannamesini, profesyonel orduyu, SSK’yı, DNA’yı ve organ naklini bilmeyen bir çağda bir cahil Filistinli derviş ile bir cahil Arabistanlı hocanın söylemiş olduğu sözlerden, ne kadar zorlarsan zorla, bugün için bir ahlak öğretisi çıkaramazsın. Bugünün sorularına cevap bulamazsın. Ha, vardır elbet orada da bir-iki hikmet incisi: Sonuçta insanlığın ahlaki sorunlarının bir kısmı yeniyse, bir kısmı dünden beri var olan sorunlar. Ama ona bakarsan Sophokles’te de vardır hikmet incisi, Karagöz ile Hacivat’ta da. Üç tane vasat Amerikan filmi izlesen, Kuran’ın toplamından fazla çıkaracak ahlak dersi bulursun.

Üç. Aidiyet ahlak bozar. Hakikatin tekeli Bizimkiler’e verilmiş ise, Ötekiler, tanım gereği, hakikat dairesinin dışında kalırlar. Kâfirdirler. Tahammül edebilirsin, hoş görebilirsin, ama inanamazsın. Hemen kılıcı alıp kafa kesmezsin belki, ama riyanın ve çifte standardın çürütücü zehrinden ruhunu kolay kolay arındıramazsın. Yarın öbür gün kafa kesenler sahneye çıktığında da, onlara verecek güçlü bir cevabın olmaz. Ama peygamberimiz onlara da fazla şey yapmayın demiş, liküm diniküm, kem küm…

*

O yüzden, sevdiklerini seven arkadaşlarımızı bazen incitme pahasına diyoruz ki, tuttuğunuz yol yol değildir. Ufkunuzu kısmaktadır. Hakikatin pek çok vechesinden, ve onlara dair birkaç şey bilen insanlardan, sizi soyutlamaktadır. Sizi cehele ile aynı kaptan yemek yemeğe mahkûm etmektedir. Bugünün konularını anlamaktan aciz bırakmaktadır. Kontrol edemeyeceğiniz bir öfkenin kollarına sizi teslim etmektedir. Sorumsuzluktur.

Peki seviyorsun, anladık da, dünyayı bu kadar fakirleştirmeye hakkın yok ki?




[1] Ayrıca gözü olmayan göremez. Dili olmayan konuşamaz. Dili olanın dişi de ağrır, karnı da acıkır. Zeus, mesela, dişi ağrıyabilen, karnı acıkan bir tanrıdır. Kadir-i mutlak olma iddiasında değildir. O yüzden daha rasyoneldir. Zeus’a inan deseniz o kadar zorlanmayız. İncil ve Kuran’ın tanrısı ise, ancak aklını rafa kaldırma yeteneğine sahip olanları mutlu eder.

İsa da peygamber değilmiş, tüh

Cehelenin “İncil” adını verdiği Yeni Ahit’te prophêta = nebî sözcüğü 68 defa geçiyor. Bunları üçe ayırabiliyoruz: eski zaman peygamberleri, ahir zaman peygamberleri, bir de ikisinin kesişme noktasında soru işareti gibi duran Yahya ve İsa.

Eski zaman peygamberleri azizdir; hakikatin nihai referansıdırlar. Dört incilde İşaya, Yeremya, Elîşa, Samuel, Yoel peygamberler ismen, Malaki peygamber ima yollu anılır; ayrıca Tevrat’ın peygamber saymadığı Yunus ve Daniel, peygamber olarak zikredilir. Her bir örnekte peygamberin sözü, kuşkuculara karşı kesin kanıt olarak sunulur. Madem peygamber öyle dedi, yalan olamaz: bitti.

Ahir zaman peygamberleri yalandır. Elçilerin İşleri 13:6’ya göre Kıbrıs’ın Baf kentinde “büyücü ve sahte peygamber Baryeşu adlı bir Yahudi” çıkmıştır. Elçilerin İşleri 21:10’da Yahudiya’lı Hagavos veya Agabus adlı peygamber kehanette bulunur. Korint’lilere Birinci Mektup 14:37’ye göre “aranızdan çıkacak peygamberler (prophêtai)” havarinin sözünü dinlerse iyi olur. Titus 1:12’ye göre Giritli bir peygamber, tüm Giritlilerin yalancı olduğunu söylemiştir [demek ki kendisi de yalancıdır]. Petrus’un İkinci Mektubu 2:16’ya göre Balaam adlı peygamberin “deliliğini”, konuşan bir eşek önlemiştir [demek ki bir eşek bile peygamberden daha hakikatli olabilir]. Vahiy 16:13, 19:20 ve 20:10’a göre kıyametten önce Yalancı Peygamber zuhur edecektir.

Demek ki bugünün peygamberleri ya yalancıdır, ya da edebe uydukları oranda hoş görülecek zararsız kişilerdir.

Yakın geçmişin adamı Yahya (John the Baptist) daha problematiktir. İsa gençliğinde bu zatın mürididir, ondan el alır, Mesihlik ününü ona dayandırır. Buna karşılık inciller Yahya’nın peygamberliği konusunda kaçamaklıdır, ısrarla altını çizerek “halk onu peygamber kabul ediyordu” demekle yetinirler (Matt 14:5, 21:26; Mark 6:15, 11:32). Yuh 1:21’de Yahya açıkça peygamber olmadığını söyler. İsa’ya sorulduğunda, Yahya’nın “tüm peygamberlerden daha büyük”  olduğunu söyleyip düz cevaptan kaçar (Matt 11:9, Luk 7:26, 7:28). Sadece Zekeriya’nın ilahisinde yeni doğmuş Yahya’nın “Yüceler Yücesi’nin peygamberi diye anılacağı” ifade edilir (Luk 1:76). Ama bunu söyleyen sonuçta bebeğin babasıdır, o kadarcık abartı mazur görülebilir. Üstelik o bile “peygamber olacaksın” dememiş, “peygamber olarak anılacaksın” demiş, aynı şey değil.

Beri taraf ile Mutlak arasında her zaman belirsizliğin kara perdesi vardır. Olarak. Gibi. Ama değil. 

İsa’nın kendisi iki üç yerde, peygamberlik iddiası anlamına gelebilecek sözler söyler, ama bağlayıcı bir ifadeden kaçınır. En kuvvetlisi Lukas 13:33: Çarmıha gerilmesinin arifesinde Kudüs’e gelmemesi ihtar edildiğinde İsa vazgeçmez, “Çünkü bir peygamberin Kudüs dışında ölmesi düşünülemez!” Matta 10:41’de havarilerine moral verirken, dolaylı olarak kendinden peygamber diye söz eder: “Beni kabul eden, beni göndereni kabul etmiş olur. Bir peygamberi peygamber olduğu için kabul eden, peygambere yaraşan bir ödül alacaktır.” Halktan kişiler defalarca İsa’nın büyük bir peygamber olduğuna hükmederler (Matt 21:11, Luk 7:16, 24:19, Yuh 4:19, 6:14, 9:17); lakin İncil müellifleri bu görüşün doğruluğuna ya da yanlışlığına dair fikir beyan etmezler. Öbür yandan Matta 16:14 ve devamında müritleri İsa’ya “Hocam, halk sana peygamber diyor, ne dersin?” diye sorarlar. İsa cevap vermez, “Siz ne dersiniz?” diye sorar. Petrus “Sen yaşayan Tanrı’nın oğlu Mesih’sin” yanıtını verince sevinir ve onu kutsar.

Problemi görüyorsunuz değil mi? Bugünün nebîlerine güven olmaz. O zaman ne yapacaksın? Level atlayacaksın. Yahya, peygamberlerden üstün biriydi (geçmişte). Musa, peygamberlerden üstün biriydi (geçmişte). İsa bu ikisinden de üstün. Demek ki tanrının elçisi ya da sözcüsü filan değil, öz oğlu. O da yetmez, tanrının kelâmı: logos, kelîmetullah. Yani peygamberlerden farklı olarak, Mutlak ile arasında o belirsizlik perdesi yok: sözü Mutlak’ın ta kendisi. Demek ki kendi de, tanrının ta kendisi.

Hıristiyan düşüncesi İsa’nın ölümünden yaklaşık 70 ila 100 yıl sonra bu noktaya varmış. Gariban bir Filistinli dervişin Allah olduğuna hükmetmiş.

Köklü Hıristiyan mezheplerinin hiç biri İsa’yı “peygamber” kabul etmez, peygamber sayılmasını aşağılama kabul eder. Katolik, Rum Ortodoks, Ermeni , Süryani kiliseleri ile Anglikan ve Lutherci Protestanlar için İsa Tanrıdır; Tanrının Oğlu ve Kelâmıdır. Sonradan çıkma Amerikan mezheplerinde peygamber diyenler var sanırım, ama eski ekolden olanlar için bu şoke edici bir fikirdir. “Biz İsa Aleyhisselama inanırız, zaten Kuran da onu peygamber sayar” diye hoşgörü takılan Müslümanlara da o yüzden hayretle bakarlar.

*

Hıristiyanlık böyle yapmış. Müslümanlık ayrı bir yola gitmiş. Kuran’daki Muhammed açık bir şekilde Yahudi nebîleri üzerine modellenmiş bir nebîdir. İlyas ve Yeremya, Musa ve Samuel ekolünden gelir. Lakin nebilerin hatemidir. Yani kendisinden sonra gelecek nebilerin hepsinin yalancı olduğu peşin olarak garantilenmiştir. Geçmiş nebiler de aslında iptal edilmiştir, çünkü kendileri hakiki de olsa yazdıkları muharref olduğundan gerçek meramlarını asla bilemeyiz. Faraza adamların kendi sesinden teyp kaydını bile getirsen argüman hazır ve bitiricidir: Yahudiler tahrif etmiş olmalı. Geriye işe yarar kaç peygamber kaldı? Bir tane!

Sorun hep aynı. Öyle ya da böyle sevip bağlandığın, Hakkın sesi kabul ettiğin bir adamın Mutlak’ı temsil ettiğini nereden bileceksin? Buyur, iki ayrı strateji anlattım, Tanrı’nın oğlu stratejisi, Hatem-i enbiya stratejisi. Geçen günkü Musa ile beraber üç.

Yer misiniz? Sizi bilmem, bana sanki insanlığın çocukluk çağına ait hayal oyunlarıymış gibi geliyor.


Vampir

Obur sözcüğünü kime sorsan “Türkçedir” der, ben de öyle zannediyordum, hatta Dil Cinneti döneminde etobur, otobur gibi bileşikleri yapıldı. Ama Türkçenin gelmiş geçmiş en müthiş sözlüğü olan Meninski sözlüğü, sene 1680, Farsça demiş. Farsça awbârîdan “çiğnemeden yutmak” fiilinden awbâr اوبار, Türkçede alternatif telaffuzu obâr, “yutucu”. Ejdehâyı merdüm awbâr “insan yutan ejderha”. Mahî-i keştî awbâr “gemi yutan deniz canavarı”. Cilt 1, sayfa 481. Farsçanın klasik sözlüğü olan Burhan-ı Katı’dan çek ettim, awbârîdan ve awbâr mevcut, TDK basımında sf. 231.

Evliya Çelebi’de ise vav ile obûr اوبور insan kanı içen bir tür menhus yaratık. Evliya bunu Çerkezlerden işitmiş. Seyahatname kopyam elimin altında değil, onun için müsaadenizle Başak Ö. Bitik’in makalesinden özetleyeyim:

Karakoncolos gecelerinde insan kanı içen oburlar vardır. Kanı içilen kişinin yakınları obur tanıtıcı, yani “câdî sihirbâz bilici” ihtiyâr Çerkez âdemlerine başvururlar. Toprağının bozulmasından içinden obur çıktığı anlaşılan mezar kazıldığında kan içmekten gözleri kızamış obur leşi bulunur. Oburun göbeğine böğürtlen çalısı kazığı çakıldığında sihri bâtıl olur, kanı içilen insan da ölümden kurtulur. Kanı içilen kişinin kimsesi yoksa, obur tanıtıcı bulunmazsa o kişi ölür gider. Bazı kişiler de bulunan oburun göbeğine kazık çaktırdıktan sonra başka bir obur onun leşine girmesin diye o leşi ateşe atarlar. Bir obur, bir insanın kulağından kanını emdiğinde o kişi günden güne hastalanır. Obur tanıtıcılara haber ve mal verince, onlar köyleri gezip insan kanı içmekten gözleri kan çanağına dönmüş oburu yakalar ve zincire vururlar. Obur, oburluğunu itiraf edince de yine göbeğine böğürtlen kazığı çakıp kanından, hastalanan kişiye sürdüklerinde o kişi şifa bulur. Obur da ateşe atılır. (Milli Folklor, 2011, sf. 66)

Şimdi Meninski’nin obâr’ı ile Çelebi’nin obûr’u aynı kelime midir, emin değilim. Belki obûr, Farsça sözcüğün Kafkas/Tatar kültür çevresine özgü bir varyantıdır, Çelebi oradan duymuştur. Her halükârda seyyahımız sözcüğün bundan başka bir anlamından habersiz görünüyor. “Doymak bilmez” anlamında sıradanlaşmış obûr en erken 1876 tarihli Vefik Paşa sözlüğünde karşımıza çıkıyor.

*

Kan içici oburun Tatarcası ubır, Rusçası upır упырь imiş. 13. yy öncesine ait Rusça Aziz Grigoriy Menkıbesinde upır’lardan söz edilmiş, yani kökü hayli eskiye gidiyor. Bir Türk dilinden alıntı olabilir mi? Bilemeyeceğim. Bilumum diğer Slav dillerinde sözcük mevcut: Çekçe upír, Lehçe wąpierz, Sırpça… dur bakalım.

1718’de Avusturyalılar Sırbistan’ın yarısını ele geçirdikten sonra bir sürü teftiş heyeti gönderip memleketin envanterini çıkarmışlar. Avrupalılar bu sayede Sırp (Macar, Transilvanya vb.) köylülerinin mezar açıp Vampyr avlama, bulduklarının göğsüne kazık çakma geleneğini ilk kez duyma fırsatı bulmuşlar. 1734’te ilk kez İngilizce bir yazıda vampyre sözcüğü geçmiş. Sahneyi bilirsiniz: Batı Avrupalı seyyah, Balkan taşrasında sefil bir han, kuşku dolu köylüler, ürkek fısıltılar, dışarıda kar fırtınası…

Belki de yenilmiş Osmanlı’nın ruhudur ürküten, kimbilir?

Philip Burne-Jones, The Vampire
Neden mp? Emin değilim ama Yunan imlasıymış gibi geliyor bana. Yunancada /b/ sesi olmadığından mp kullanırlar, Beethoven yerine Mpetoven yazarlar. O tarihte Sırplarda okuma yazma yok gibi bir şey, belki çat pat Rumca yazan Ortodoks köy papazı var. Sırpça orijinal sözcük neydi? Bilmiyorum, 18. yüzyıl Sırpça kaynaklarını arayacak halim yok, ama sanki vampır değil vabır olabilirmiş gibi geliyor bana.

*


Vampirin pis kokulu bir leşten soluk benizli bir genç kadına dönüşmesi galiba 1890’larda Burne-Jones’un çizimleriyle olmuş. O seksi vampirin adının vamp diye kısaltılması ise 1910 dolayları. Sinemanın ilk vampı Enid Bennett, 1918.

7 Aralık 2013 Cumartesi

Yumurtayı koydum oje kabına

Geçen gün bizim bahçıvan Mustafa viyollere fidan mı ne ekmiş, birden uyandım ki Nişanyan Sözlük’te viyol yok. Atlamışız. Oysa çok yeni bir kelime de değil. Bak Milliyet arşivine, 1964’ten itibaren bir sürü metin örneği var. “Tavuk çiftlikleri için Hollanda’dan ithal viyollerimiz gelmiştir” vs.

TDK sözlüğü 2009’da eklemiş. Fransızca vieille’den gelir demiş, ki alakası yok, “yaşlı kadın” demektir, ne iş? “Satış sırasında yumurtayı korumaya yarayan, atık malzemeden yapılmış özel kap” diye tanım vermişler. Bu da sakil: Bir kere yalnız yumurta değil, kivi viyolü var, şeftali viyolü var, fide ve çiçek viyolü var. Atık malzemeden yapıldığı da doğru değil, plastik olanı var, poliüretan köpük olanı var.

Kaynağını çıkartamadım. Mantıken İngilizce olması lazım, ama yok öyle bir şey. Viol? Bir eski zaman çalgısı. Vial? I-ıh, küçük cam şişe. Parfüm şişesi olur, yumurta kartonu olmaz. İşe bak sen, İngilizcede viyol anlamına gelen bir kelime bile yokmuş. Egg package, egg carton diyorlar, bin türlü çeşidini çıkarmışlar, ama özel bir ad bulamamışlar.

Fransızca? Viole eski zaman çalgısı, viol tecavüz, olmaz. Dün biraz uğraştım, bulamadım. “Bilmiyorum” diye sözlüğe not yazdım. Bugün twitter’dan paylaştım. On dakikada on tane palavradan sonra, onbirincisinde yakaladık. Fransızca alvéole, aha! Esasen “arı peteğinin her bir hücresi”, ikincil olarak “çene kemiğindeki diş yuvası”, üçüncü olarak, tıpta “kemik başının girdiği eklem yuvası”. Evet mantıklı. Fransızlar yumurta kartonuna alvéole der miymiş? Buyurun, öyle denirmiş, bilmezdim. http://www.farmline.fr/fr/alveole-plastique-30-oeufs,6,800.html

Türkçesinin alviyol olması lazım normal olarak. İlk hece nasıl düşmüş? Sanırım ithalatçı firmanın halt etmesidir. Marjinal bir kelime olduğundan öylece yerleşmiş. Yaygın kelime olsa mutlaka biri çıkar, ukalalık eder, Fransızcadan düzeltirdi.

Fransızca sözcük Latinceden gelme, alveolus “petek gözü”. Alveus (kapçık, hokka) kelimesinden +ul- küçültme ekiyle yapılmış türev, “minimini kapçık, hokkacık” manasına.

Orada da bir incelik var, onu da şey edeyim. Latince sözcüklerin bir kısmı bugünkü Fransızcaya halk ağzından gelmiştir, bir kısmı ise sonradan yüksek kültür dili vasıtasıyla. Alveolus > alvéole bunlardan ikincisine örnek, ukala bir kelime. Normal halk ağzında alveus’un le’si, tıpkı Mardin-Urfa ağzındaki gibi /w/ olur. Ona bitişen v önce /ğ/, sonra /g/, sonra /j/ sesine evrilmiş. Hokkanın Fransızcası auge, /ôj/ okunur. Hokkaya konan nesneye augée denir, Latince alveatus eşdeğeridir. Her türlü güzellik müstahzaratına böyle denmiş, daha sonra da kapsama alanı tırnak cilasına daralmış. Bildiğimiz oje.

8 Aralık ilave


“Alveus > oje dönüşümünü anlayamadık, yeme bizi” diyenler için ufak bir not.

Latince alveus, telaffuzu /alweus/. Daha erken imparatorluk devrinde, 1. yahut 2. yy’da, Latincenin zengin çekim takıları sisteminin halk ağzında haşat edildiği malum. Kâtipler alveus yazmış ama halk *alwe demiş. Bu pan-Roman, yani İtalya’da da aynı, Kartaca’da ve Ren boyunda da aynı.

Kuzey Galya ağzında, Mwardin ağzı gibi, le kalınlaşıp u’ya kaymış. Le tüm dillerde problemli bir sestir. Dilini yayarak söylesen efemine sayılır. Ortasını kalınlaştırıp söyleyince de /u/ veya /ı/ rengi alır. Mesela dilini kasıp “balta” de. /Bawta/ duydun mu? Aynı şekilde, *aw’we. Oldukça erken tarih, belki 4. yy’dan önce.

Çift w problem. İkisinin ayrı sesler olduğunu bir şekilde belirtmen lazım, yoksa ne dediğin anlaşılmaz. Aynı kelime içinde iki eşdeğer sesin ayrı renklendirilmesine dissimilasyon deniyor, yani ayrıklaştırma. Sonuç *awğe. Türkçe kovmak ve koğmak gibi, neredeyse aynı ses, ama tam değil.

Çeşitli kaynaklardan gelen /w/ sesinin önce /ğ/ ve hemen ardından /g/ye dönüşmesi Fransızcada 11. yy’dan önce gerçekleşmiş görünüyor. Mesela Germence wa(h)ren > Fr garer, Germence winjan > Fr gagner, Normanca warrant Fransızca garant. Sözcüğün yazımı 14. yüzyıldan itibaren auge diye oturmuş, o zamandan beri değişmemiş.

İnce sesliye bitişen /g/nin çatlayıp önce /c/ ve hemen ardından /j/ halini alması geç ortaçağ, belki 15. yy. /au/ çiftseslisi ise 18. yy’da /ô/ diye söylenmeye başlamış. Kelime hala auge yazılıyor, ama aşağı yukarı 15. Louis zamanından beri söylenişi ôj. Bu hokka. Hokkanın içindeki nesne augée, yani ôje.

Peygamberlik konusuna devam

Peygamberlik mevzuu şu açıdan can alıcı.

“Tanrı(lar) var mı, yok mu” meselesi nihayetinde teorik bir soru. Varsa vardır, yoksa yoktur, nasıl yorumladığına bakar. Zeus var mı? Noel Baba var mı? Kürdistan var mı? Aşk var mı? Var diyorsan vardır, zararı yok.

Lakin, var dediğin tanrı(lar)ın meramını nereden bileceğiz? Peki var olsunlar, ama niyetleri ne? Tercihleri ne? Neden hoşlanır, neye uyuz olurlar? Oruç bozdum diye bana kızgınlar mı? Günahkâr kızımızı linç etmemizi isterler mi? Lider’imizi tutuyorlar mı? O Arab’ın yazdığı kitabı gerçekten onlar mı yazdırdı?

Herkesin içinde vardır bir duygu, Allah şöyle istedi böyle istemedi gibi bir şey. Ama emin olamazsın, çünkü Allah kimseye direkt konuşmaz. O zaman, ah ne iyi olurdu, seçkin bazı kişilere direkt konuşsa, biz de sorsak öğrensek, içimiz rahat etse. Gelsin nebiler, evliyalar! Onlar konuşmuş, elbet bilirler.

Ama hayır, bu da yetmez. Bugünün nebisine asla güvenemezsin. Elle tutabileceğin adamın, öbür eliyle Allah’a değdiğine sahiden inanabilir misin? De ki on kişi kuşkusunu bastırıp inandı, inanmak iyi geldi; bin kişi inanmaz, dalga geçer, “bırak o şarlatanı” deyip yoluna devam eder.  Hoştur “O, bulmuş” diye hikâye anlatmak. “Ya kardeş, çok kuvvetli hocaymış, hatta bir gün…” Ama içten içe inanmazsın, tezgâh olduğunu bilirsin. Allahı kim kaybetmiş ki Falan Hoca bulsun?

BUGÜN peygamber olmaz. Ama DÜN? Masalların zaman içinde nasıl hakikat kazandığını bilirsin. İnsanlar masal dinlemeyi ve masal aktarmayı sever. Anlattıkça o masal ete kemiğe bürünür, kuşkudan arınır. Eski zaman dünyası zaten bugünkünden farklı bir dünyadır. Orada doğa yasaları işlemez; bugünün küçük insanları o zamanın devleri yanında hiç kalır. Evet, bugün tanrı(lar) insanlara konuşmuyor pek, ama geçmişte mutlaka konuşmuş olmalı.

Eskiden de konuşmamışlarsa zaten boku yedik, hakikatin zahmetli yolunda yapayalnızız demek!

*
Yahudistan’da tanrıyla kontak kurma işini nebîler üstlenmiş dedik. O geleneği sanırım İlyas başlatmış, MÖ 850 gibi bir tarih, sonra el verme yoluyla halifesine aktarmış, nebilik kurumsallaşmış, meslek olmuş, nebi nüfusu artmış. Sayı artınca da, doğal olarak, itibarları düşmüş. Tevrat’taki gerçek zamana (yaklaşık MÖ 600’e) yakın nebilerin hepsi loser tipler. Halk ve kral tarafından pek ciddiye alınmamışlar, onlar da köpürüp bela okumuşlar.

Bütün nebilerden üstün bir eski zaman nebisi ihtiyacı belli ki o zaman doğmuş. Yasa yapacaksın, kurban nasıl kesilir, rahip nasıl seçilir, ölüm cezası kime verilir, Şabat günü kölenden bir bardak su istemek caiz midir, belirleyeceksin. Bunu alelade bir nebi haber verse olmaz, tartışma çıkar. Oysa Musa Hoca öyle mi? Şimdiki nebiler tanrıyı ancak rüyalarında görür, ya da ıssız bir yerde perde ardından vahiy alırlar. Oysa Musa farklı, Hazretle bizzat yüz yüze görüşmüş mü? Görüşmüş. Bitti.

Musa var mıydı? Belki vardı, bilemem. Belki Dede Korkut veya Akşemsettin kadar vardı, meselleri halk arasında anlatılırdı. Fakat kesin bildiğimiz birkaç şey var,

1) Yahudiler Mısır’dan çıkıp İsrail’e göçmediler, izi bile yok.

2) Tevrat’tan 500 veya 700 yıl önce Tek Tanrı düşüncesi olmaz. Bırak onu, Tevrat’ın ana gövdesinden 100 yıl önce yazılmış Amos ve Hosea kitaplarında bile Tek Tanrı’nın izine rastlanmaz.

3) İbrani yazısının icadından yüzlerce yıl önce yazıldığı iddia edilen yasaların bugüne nasıl aktarıldığı belli değildir. On Emir’i Sina Dağından indirdiyse hangi yazıyla indirdi? Kim okudu?

4) Ayrıca Kızıldeniz yarılmaz, mümkün değil. 

Masallarda yarılır belki. Anlatması da, dinlemesi de güzeldir. Çok anlatırsan sonunda anlattığına inananlar bile çıkabilir. Ama gerçek dünyada yok öyle şey maalesef.

Peygamberlik mesleğine dair

İbranice nabî (geç dönem telaffuzu navi, נָבִיא), peygamber. “Söylemek, konuşmak” anlamına gelen N-B-A kökünden, esasen “sözcü” demek. Nitekim Eski Yunanca prophêta προφήτα, aynı şekilde, phêmi (söylemek) fiilinden, “sözcü, başkası adına söz söyleyen.” Tanrıdan geldiği farz edilen sözü/ilhamı insanlara iletme işini üstlenmişler.

Antik Yunanda prophêta nispeten düşük prestijli biri, bir tür şaman. Didim’deki Apollon tapınağının prophêta’sı mesela, okuryazar olmayan, yarı-deli bir kadınmış. Muhtemelen birtakım maddeler kullanıp trans haline girer, tanrı Apollon’un mesajlarını dile getirirmiş. Mesajı yorumlayıp ölçülü vezinli beyit haline koymak, kentin en itibarlı ailelerinden seçilen Rahip’lerin işi.

Tevrat’ta da Rahipler (kohanim) sınıfı ile Nebi’lerin ayrı, hatta rakip iki zümre olduğu anlaşılıyor. Rahiplik babadan oğula geçen, kuralları yasa ile tanımlanmış bir meslek. Kurban kesmek, belli törenleri yönetmek onların işi. Nebiler daha arızalı tipler; rahipler ve bilicilerle sık sık çatışma içindeler. Kral danışmanlığı gibi bir işlevleri olduğu anlaşılıyor. Sırası gelince kralla çatışmaktan da pek çekinmemişler. Sanki Türk Oğuzname’lerindeki Dede Korkut’u anımsatan bir konumları var. Nasıl seçildiklerine ilişkin yeterli bilgimiz yok; Elîşa’nın peygamberliği İlyas’tan devralışı hadisesinden anlaşıldığı kadarıyla (II Krallar 2.15) belki bir tür “el verme” yoluyla halife tayin etmişler.

Yeremya 29.26’da “deliler ve nebiler” bir arada anılmışlar. Deli olmasalar da, muhalifleri tarafından bazen öyle suçlandıkları anlaşılıyor. Yeremya 29.1’de Babilliler tüm rahipleri ve nebi’leri toplayıp götürüyor; demek ki aynı anda çok sayıda nebi varmış. I Krallar 18.22’den öğrendiğimize göre Öz Hakiki Tanrı’nın peygamberlerinin yanısıra, kötü tanrı Baal’in de 450 tane nebi’si bulunuyormuş. İlyas peygamberlik yarışında onları yenmiş, sonra hepsini öldürtmüş.

*

Krallık düzeniyle birlikte ortaya çıkmış ve krallıkla birlikte ortadan kalkmış bir kurum olduğu şüphesiz.

Tevrat’ta nebiler zincirinin ilki olarak adı geçen kişi Samuel, gerçi krallıktan öncesine ait, hatta İsrailoğullarına Allah’ın emriyle ilk kral seçtiren kişi (I Samuel 9 v.d.).[1] Ama orada can alıcı bir ayrıntı var: “Eskiden İsrail’de biri Allah’a bir şey sormak istediğinde “haydi biliciye gidelim” derdi. Çünkü bugün peygamber (nabî) denilene o vakit bilici (הָרֹאֶה, kâhin, müneccim) denirdi” (I Samuel 9.9).  “Bugün” den kasıt MÖ 7. yy sonu, Tevrat’ın ana tarih anlatısının derlendiği devir. “Eskiden” dediği bundan 300-400 yıl önceki yarı-efsane çağı. “Bugüne” ait bir terim, eski zamana yansıtılmış. Nitekim aynı hikâyenin alternatif anlatımı olan Tarihler (Chronicles) kitabında Samuel’den “nebî” değil, “bilici” diye söz ediliyor (I Tarihler 9.22).

Samuel neden nebîlik mertebesine yükseltilmiş, anlamak çok zor değil. 7. yy’ın sert siyasi ortamında belli ki nebîlerin kraldan eski ve kraldan yüksek bir makama sahip olduklarının vurgulanması istenmiş. O yüzden ilk kraldan önce gelen, ve Allah’tan aldığı talimatla kralı takdis eden bir nebî gerekmiş. Keza Samuel’den sonraki Nathan ve Oded nebîlerin de kral Davut ile Süleyman’ı bazen takdis, bazen ikaz ettikleri vurgulanmış. Davut ve Süleyman’ın büyük ölçüde mitolojik şahsiyetler olduğu göz önüne alındığında, anlatılan şeyin siyasî anlamı daha net görülüyor.

*

Gerçek bir tarih dönemiyle ve tarihi şahsiyetlerle bağdaştırılabilen ilk nebî İlyas. Kuzey (İsra’el) Krallığında, y. MÖ 870-850 yıllarında hüküm süren kral Ahab zamanında zuhur etmiş. Kralın çok-tanrıcılık eğilimleriyle mücadele etmiş; belki de ilk kez Yahve inancını güçlü bir şekilde öne sürmüş. (Eliyâhu אֱלִיָּהוּ adı “Rabbim Yahve’dir” demek; isimden çok slogan gibi.) Bana öyle geliyor ki nebîlik makamını bir kurum ve kavram olarak ilk tanımlayanlar, İlyas ve halifesi Elîşa. Sonraki nebîler esas olarak onları model almışlar.[2]

Sözleri kitaplaştırılıp Tevrat’a dahil edilen ilk nebi’ler Hosea ve Amos. Onlar da kuzeyli, 700’lü yıllarda yaşamışlar. Tevrat derlemesini oluşturan metinlerin en eskileri muhtemelen bunlar. Her ikisi de henüz Tek Tanrı kavramından çok uzak. Çeşitli tanrılar arasında Yahve’nin en güçlü ve gazabı en müthiş tanrı olduğunu kanıtlamaya çalışmışlar.

Güney (Yahud) Krallığında adı geçen ilk nebi İşaya, 7. yy başı. Onu, tüm nebilerin en karakteristiği olan Yeremya  izlemiş (7. yy sonu). Babil esareti zamanında ve hemen sonrasında Ezekiel ve Zekeriya nebilik etmişler. Kraliyetin çöküşü MÖ 587, nebîler silsilesinin tükenmesi yaklaşık 530 veya 500. Aradaki iki üç kuşak, belli ki kraliyetin geri gelmesi umuduyla eski alışkanlıkları sürdürmüş. Babil dönüşünden ve İkinci Tapınağın inşaından sonraki devirde ise artık nebilerin adı geçmiyor. Mesela MÖ 448 dolayında Yahudi dini yasalarına son şeklini veren ve Tevrat’a dahil iki önemli kitaba konu olan Ezra ve Nehemya nebî değiller. Ezra (Uzeyr) Tevrat’ta sadece Alim (sofer, “molla?”) ve Rahip (kohen) olarak anılıyor (Ezra 7:11, Nehemya 8:9). Nehemya ise Vali ya da Yönetmen (Nehemya 12:26).

*

Musa'nın peygamberliği konusu biraz daha karışık.

Tevrat’taki Musa hikâyesinin en az iki ayrı kalemden çıktığını biliyoruz. Daha eski olanı İkinci Yasa (Deuteronomy), 7. yy sonlarına ait. Diğeri Çıkış, Leviler ve Sayım kitapları, daha geç.

İkinci Yasa yazarının peygamberlik konusuna yaklaşımı tuhaf. 13. babda peygamberlerin (nabiim) “rüya görücü” olduğu, yalan söylediği, ve Allahın onları kahredeceği birkaç kez vurgulanmış. 18. babda ise, İsrailoğulları arasında Allah’ın gerçek sözcüsü olan bir peygamberin (nabî) çıkacağı müjdelenmiş. Bu kişinin Musa olduğu ima ediliyor, ama açıkça söylenmemiş. Nihayet, sonradan eklenmiş izlenimi veren son paragrafta (34.11) “o günden bu yana İsrail’de Musa gibi Tanrı ile yüz yüze görüşen bir peygamber çıkmadı” denilmiş. Bu cümle muğlak, çünkü Musa’nın nabî mi, yoksa tüm nabîlerden üstün başka bir şey mi olduğu anlaşılmıyor.

Çıkış (Exodus) ve Sayım (Numbers) yazarının tavrı daha net. Çıkış 7.1’de Musa’nın değil kardeşi Harun’un peygamber (nabî) olduğu açıkça belirtilmiş. Çıkış 15.20’e göre kızkardeşleri Miriyam da peygamber (nabiyya). Buna karşılık Musa peygamber değil, daha üstün bir şey. Sayım 12:6-8 bu konuda net. Allah nabi’lerle rüyada konuşur, oysa Musa ile “açıkça, yüz yüze” görüşmüştür.

Bundan ne sonuç çıkaracağız?

Bence şöyle bir şey. 1) Tevrat’ın yazıldığı devirde (MÖ 7. ve 6. yy’larda) nebilerin düzinesi beş paraydı. 2) Tanrıdan direkt mesaj alma tekeli onlara aitti. 3) Nebilerin genellikle yalancı olduğuna dair bir düşünce vardı. 4) Eski zamanda şimdiki nebiler gibi olmayan, tanrıya farklı bir boyutta ulaşmış bir figür lazım oldu. 5) Musa bu göreve uygun bulundu.

Tesadüfen tam bu sırada, Tapınağın bir odasında, Musa Yasalarını içeren eski bir elyazması bulunuverdi (II Krallar 23:24). Yine tesadüfen, bu yasalar kral Yosiah (MÖ 641-609) ile başrahibi Hilkiyah’ın siyasi-dini programına tam denk gelmekteydi. Doğal olarak, o yasaların müellifi olan Musa’nın normal peygamberlerden ayrı bir yere oturtulması gerekti. Oturtuldu.

*

Tevrat’ta Nuh, Yakup, Yusuf, Davut ve Süleyman peygamber değildir. İlk üçü Atalar (aboth, patriarchs) kategorisinde sayılır, son ikisi sadece kraldır. İbrahim’den sadece bir yerde (Yaratılış 20:7) nabî diye söz edilir, orada da kastedilen “nefesi kuvvetli hoca” ya da “evliya” gibi bir şey görünüyor.

Öte yandan, tanrı ile direkt hattan görüşmek eğer nebîlere mahsus bir şey ise, eski zamanların fantastik aleminde tanrı(lar)la yüzgöz olan kişilerin tümünün mantıken nebî sayılması gerektiği rahatlıkla iddia edilebilir. Adem ile Havva sık sık Patronla muhatap olmuşlar; Yakup güreş tutmuş; Nuh gemi yapım ve zooloji koleksiyonculuğu talimatı almış. Nebilerden neleri eksik?

Nitekim Tevrat’ta bu yönde hiçbir ifade olmadığı halde, sonraki devirde, yani Hıristiyanlığın doğumu ile Talmud’un oluşumu arasındaki dönemde, nebi kavramının kontrolsüz olarak genişleme eğilimine girdiği anlaşılıyor.

Misal: Tevrat’ta Yônah (Yunus) Amittai adlı bir nebînin oğludur, ama kendisine nebî adı verilmez (II Krallar 14.25). Buna karşılık, hikâyenin ilk anlatımından yaklaşık 700 yıl sonra yazılan Matta İncilinde (12:39, 16:4) Yunus “prophêta” olarak anılır. Tevrat’taki Daniel Babil’de yaşamış bir efsane kahramanıdır; oysa yine Matta 24:15 ve Markos 13:14’e göre Daniel peygamberdir.

*

İncil’deki peygamberlik konusu da hayli sürprizlidir. Ama onu da başka zaman anlatayım.





[1] Samuel Kuran’da Bakara 247’de anılan isimsiz nebîdir. Samuel’in takdis ettiği ilk İsrail kralı Şaûl, Kuran’da Tâlût adıyla anılır. İbraniçe /ş/ harfinin Aramice /t/ halini alması tipiktir. +ût Aramice çoğul ekidir. Tâlût “Şaul’lar” anlamına gelir.

[2] Bugünkü İsrail’in kuzey yarısında Ahab ve babası Omri zamanında (MÖ 900 ve devamı) merkezî bir krallığın ortaya çıktığı, arkeolojik bulgularla desteklenen bir bilgi. Buna karşılık, bunlardan yüz yıl kadar önce Kudüs’te (güneyde) hüküm sürdüğü rivayet edilen Davut ve Süleyman’a ilişkin arkeolojik iz yok. Bu dönemde Kudüs’ün birkaç haneden oluşan bir yarı-göçebe yerleşimi olduğu biliniyor. Güneyde kentleşme ve krallık kurumları ancak MÖ 650’ler dolayında belirmiş. Zengin ve müreffeh Kuzey devletinden daha eski ve daha güçlü bir Güney krallığı efsanesi, hiç şüphesiz 7. yy’ın siyasi gerekleriyle açıklanması gereken bir  

2 Aralık 2013 Pazartesi

Firavun

Mısır firavunları zamanın öteki hükümdarlarına (mesela Asur kralına veya İran şahına) oranla daha mı zorbaydı? Monarşik kibir veya putperestlik liglerinde daha mı üste oynarlardı? Hiç sanmıyorum.

Adamların kötü propaganda kurbanı oluşunun esas kaynağı şüphesiz Tevrat. Kuran’ın anti-firavuncu söylemi direkt oradan kopya. Peki Tevrat hangi bağlamda firavun kötülemiş? Belli başlı iki bağlam görünüyor.

Musa ile Firavun

Birincisi, Musa’nın Mısır’dan çıkışı hikâyesi. Tevrat’ın ikinci kitabı olan Çıkış’ta (Exodus) anlatılıyor. Büyük bölümü, alimlerin Deuteronomist (D) adını verdiği kalemden çıkma, yani kral Yosiah (Josiah) zamanında, MÖ 639 ile 609 arasında yazıya dökülmüş.[1]

Bekgraund şöyle: Mısır, Asur devletinin dağılmasının doğurduğu iktidar boşluğundan bilistifade, Filistin ve Ortadoğu’ya yönelik bir genişleme politikasına girmiş. Kudüs buna direniyor, boyunu aşan bir meydan okuma tavrına giriyor. Sonunda firavun Necho’nun ordusu 609’da Yahudistan’ı istila edip Yosiah’ı öldürecek.

Böyle bir çatışmanın gölgesinde Resmi Tarih yazdıracak olsan, Mısır’ın padişahını yerin dibine batırmaz mısın? Bunlar bir zamanlar senin atalarını esir etmeye kalkıştığında senin Tanrı’n onların başına kaç çeşit bela getirmiş, ballandıra ballandıra anlatmaz mısın? “Ben küçüğüm ama Baba’m büyük, bana dokanma fena döver, Nil nehrini kana bular, gökten kurbağa yağdırır, erkek çocuklarını öldürür” diye saydırmaz mısın? Düşün bak: Anlattığın şey ne kadar akıl dışıysa inandırıcılığı o kadar fazladır. Akılcı analizde şansın yok: Mısır’ın yanında bir ufacık noktasın. Akla sığmaz bir hikâye anlatmalısın ki karşı taraf kuşkuya düşsün, “normalde biz bunları yeriz, ama ya bunların tanrısı doğa yasalarını tersine çevirse?” diye kaygılansın.

Yusuf ile Firavun

İkincisi, Yaradılış (Genesis) kitabındaki Yusuf hikâyesi ile yine aynı kitapta Mısır’a değinen diğer detaylar. Akademik kabule göre bunlar daha geç bir tarihte, Rahip (Priestly, P) adı verilen yazar tarafından kaleme alınmış. Babil esaretinden dönüşün ertesi, bir ihtimal MÖ 539’dan hemen sonra, ama daha güçlü olasılıkla peygamber Ezra (Arapçası Uzeyr) ve halefi Nehemya zamanında, MÖ 448-440 dolayı.

Bu sefer dünyaya İranlılar hakim. Kudüs’ün ruhban sınıfı Pers devletinin sadık tebaası, Ezra ile Nehemya ise doğrudan İran şahının görevli memuru. Mısır gene düşman, İran’ın başının belası.[2] Hatta muhtemel ki İran’ın Yahudi politikasının özü, sınır boyundaki bu stratejik halkın Mısır’a kaymasını önlemekten ibaret. Tesadüfe bak: İran yandaşı rahiplerin kaleme aldığı Nuh ve İbrahim hikâyelerinde İran devletine tabi kavimlerin hepsi İsrailoğullarının akrabası ve kardeşi görünürken, İran’ın düşmanları (Mısırlılar, Yunanlılar, Kafkasötesi kavimleri) hep uzak akraba, kötü adamın çocukları.

Yusuf hikâyesini de istersen “bak Mısır’a kanma, seni vezir yapar, sonra çocuklarını köleleştirir” diye okuyabilirsin.

*

Peki “gerçekte” Yusuf ve Musa var mıydı?

Şöyle özetleyeyim. MÖ 1200 veya 1000 gibi bir tarihte İsrailoğulları veya benzeri bir kavmin Mısır’dan çıkıp Yahudistan’ı fethettiğine dair hiçbir arkeolojik bulgu yok. Mısır’ın zengin arşivlerinde böyle bir olayın izine rastlanmıyor.  Yahudilerin MÖ 600’lerden önce tek ulusal tanrı inancına sahip olduklarına dair bir belirti yok. Hikâyede geçen yer ve kişi adları Orta Krallık döneminde bilinmeyen, MÖ 600’lere ait adlar.[3]

Şüphesiz Mısır’a çulsuz bir sığınmacı olarak gidip orada şansı ve becerileri sayesinde vezir olan bir Yusuf’un hikâyesi mevcuttu. Hemen her kültürde böyle hikâyeler sevilir.

Belki Mısırlı Musa Hoca’nın bir tarihte gelip atalarımıza edep ve kanun öğrettiği de söylenmekteydi. Anadolu’nun hangi kasabasına gitsen buna benzer bir şeyler anlatırlar.

Mısır’daki göçmen işçilere çok eziyet edildiğinde Allahın Mısırlıları kahretmesi de normal; tipik Almancı geyiği.

Halk arasında popüler olan bu hikâyeleri toparlayıp ulusal bir efsaneye dönüştürmek ise, halkın veya Allahın değil, saray ve tapınak propagandacılarının işiymiş gibi görünüyor.




[1] Tevrat’ın anonim yazarlarını J, E, D ve P olarak ilk tasnif eden 1883’te Alman şarkiyatçı ve İncil alimi Julius Wellhausen’dır. Ayrıca bkz. R. Elliott Friedman, Who Wrote the Bible (1987) ve Robert Wright, The Evolution of God (2009).
[2] 525’te Mısır yenilip İran yönetimine girecek, fakat ardarda gelen isyanlardan sonra 460’ta yeniden bağımsızlığını kazanacak.
[3] Finkelstein & Silberman, The Bible Unearthed (2002), sf. 58-71.

15 Kasım 2013 Cuma

Milli Mücadele neyin mücadelesi - 4

Diyorsunuz ki, hırsızın hiç mi suçu yok? Memleket işgal edilmiş, direnmeseler miydi? Ona da cevap verelim, bu konuyu kapatalım.

Birinci Dünya Savaşı sonrası bir tane değil, buçukları saymasan üç tane işgal var. Bir kere onları ayıralım.

1. İngiliz işgali.

Clausewitz doktrini denir, 18. yy’dan beri Avrupa savaşlarında usul olmuştur. Savaşta yenilen ülke, barış antlaşması imzalanıncaya dek askeri işgal altına alınır.[1] Maksat ülkeyi silahsızlandırmak, savaşı sürdürme yeteneğini ve iradesini yok etmektir. Birinci harpten sonra aynı şekilde ve aşağı yukarı aynı koşullarla Bulgaristan, Avusturya, Macaristan ve Almanya işgal edildi. Orduları terhis edildi, silahlarına, limanlarına, demiryollarına, stratejik sanayilerine el kondu. Barış antlaşmasından sonra çekildiler. Mudanya mütarekesinden sonra, tek el silah atmadan, Türkiye'den de çekildiler. İkinci harpten sonra Almanya dört sene, Japonya yedi sene, Avusturya on sene müttefik işgali altında kaldı. Kimsenin de aklına gelmedi, “vay hain emperyalistler, vatanımızı sömürüyorlar” diye heyheylenmek.

İngilizlerin bugünkü Türkiye’yi kalıcı bir şekilde ele geçirmek, kolonize etmek, ya da kontrol altına almak niyeti olduğuna dair zerrece belirti yok. Adamlar o tarihte Hindistan'dan çekilmeyi konuşmaya başlamış, Türkiye'yi ne yapsın? 1918’de İngiliz mandası fikri ortaya atılmış, "haşa huzurdan" deyip derhal reddetmişler. “Size Amerika baksın” diye yol göstermişler. O tarihte Amerika bugünkü gibi değil, Eski Dünya’da askeri varlığı ve stratejik çıkarları olmayan “nötr” bir ülke, ekonominizi ve idare sisteminizi hale yola koysun, reformları yapsın, daha sağlam bir devlet (“a secure sovereignty”) sahibi olursunuz, bağımsızlığınız bir anlam ifade eder, diye öğüt vermişler. [Gerçi manda fikrini Amerikan Kongresi de oy birliği ile reddetmiş, o ayrı.]

Aynı tarihte Irak’ı da işgal etmişler. Ne yapmışlar? Senesi dolmadan krallık kurmuş, antlaşma imzalayıp 20 sene içinde tam bağımsızlık vermeyi taahhüt etmişler. Sonra 20 seneyi de beklemeden, 1932’de bırakıp gitmişler. Düşün ki Irak dediğin, bin yıldan beri devlet olmamış bir yer. Ordusu, polisi, maliye teşkilatı, belediyesi, tapu idaresi yok. Üniversitesi yok, Bağdat idadisi dışında lisesi bile yok. Birbirini vurmadan bir masa etrafında oturabilecek on tane ele gelir adamı yok. “Yarın çekiliyoruz” desen kan gövdeyi götürür. Ya Türkiye? Bin yıldan beri bağımsız devlet. Ciddi bir devlet geleneğine, bürokrasiye, yetişmiş kadrolara, üniversiteye, canlı sayılabilecek bir basına, anayasaya, parlamentoya, siyasi parti(ler)e, hezimete uğramış olsa da ideolojik canlılığını koruyan bir orduya sahip. Irak’ı kolonileştirmekten imtina eden İngiltere, buraya neden bulaşsın? Ve ne uğruna bulaşsın? Irak’ta o tarihte dünyanın bilinen en büyük petrol yatakları var. Burada? Biraz kuru üzümle incir, bolca davar tezeği.

Nitekim 1918 Kasımındaki İngiliz işgaline, Kemal Paşa dahil hiç kimse karşı çıkmamış. Normal karşılamışlar. “Geldikleri gibi giderler” demişler, haklı olarak. Ne zaman direnişe geçmişler? İngilizler hayatlarının hatasını yapıp, a) İttihat ve Terakki’yi tasfiye etmeye, b) Ermeni ve Rum zararlarını tazmin ettirmeye kalkıştıkları zaman.

2. Yunan işgali.

Müttefikler açısından, a) bir polis operasyonudur, b) bir şantajdır.

Teorik olarak İzmir Osmanlı mülkü kalmış, 1920 yazına dek Türk vali ve belediye başkanı görevini sürdürmüştür.[2] Bir şantaj belgesi olan Sevr Antlaşmasında dahi İzmir Yunanlılara verilmez, beş yıl süreyle Yunan yönetiminde kalacağı ve beş yılın sonunda plebisit yapılacağı söylenir.[3] Maksat ne? Bir, Türklerin Ege bölgesinde giriştiği etnik temizliği kontrol altına almak. İki, Türkler kafa tutmaya [yani etnik temizliği sürdürmeye ve İttihatçı kadroları baş tacı etmeye] devam ederse elde tehdit unsuru bulundurmak. Üç, “savaşta size yardım ettik hani ödülümüz” diye tutturan Yunanistan’ı şimdilik oyalamak, gerekirse ileride bir kemik vermek.

Yunanlılar açısından, a) milliyetçi manyaklıktır, b) yurdundan sürülen Ege Rumları için tazminat ve sığınaktır. Yunan tarafında iki politika kuvvetle ayrışmış, yurt derdinde olan yerli Rumlar ile fütuhat sevdasındaki Yunan ordusu 1922’de iç çatışmanın eşiğine gelmiştir.

Peki, kabul, 1912 Selanik faciası belleklerde tazeyken Türklerin Yunan işgaline tepki göstermesi doğaldı,[4] kim olsa direnir. Ama olayın başlangıç noktasını gözden kaybetmemekte fayda vardır. Başlangıç noktası, ikibuçuk milyon Anadolu Rumunun 1913’ten başlayarak tehcir edilmesi ve 1919 itibariyle Türkiye’de kontrolü elde tutan İttihatçı kadronun bu politikayı sürdürmeye kararlı görünmesidir. Sor kendine: İzmir’i neden 1918 Kasımında işgal etmediler de altıbuçuk ay beklediler?

Soygunculuğu devlet politikası haline getirirsen elbette düşman edinirsin. Sonra kalkıp, neden alem bize düşman diye hayret etmek saçma.

3. Fransız işgali.

Karışık bir konudur. Yeterince literatür yok, ya da belki ben Fransız kaynaklarına yeterince vakıf olmadığımdan bilmiyorum. Biri araştırsa da aydınlansak.

Bana öyle geliyor ki Fransızlar – daha doğrusu Fransızların bir zümresi – bir tür “Büyük Suriye” projesi üzerinde çalıştılar. Anti-İngiliz bir projeydi. Suriye’de hayatta kalan yarım milyon Ermeni sürgünü Türkiye’ye iade etmektense Adana, Antep, Maraş ve Urfa’ya iskân etmeyi planladılar. Belki İngiliz müttefiki olacağını bekledikleri yeni Türkiye’ye karşılık, kabaca eşit büyüklüğe ve ekonomik güce sahip Fransa yanlısı bir Suriye yaratmayı düşlediler. Haliyle maksadın eğer Suriye’yi güçlendirmekse, elindeki Ermeniler zarar değil kâr olur; Türkiye’ye iade etmeyi değil elde tutup işletmeyi tercih edersin.

Sonuçta Kasım 1919’da İngilizlerden Kilikya işgaline izin kopardılar. Tahmin ettiklerinden güçlü bir Türk direnişiyle karşılaştılar. Fransa’da en sağından en soluna kadar bütün basın ve bütün partiler “Kilikya macerasına” karşı çıktı.[5] Ocak 1920’de başbakan Clemenceau kısmen bu hadise nedeniyle istifaya zorlandı. Yeni hükümet daha Ocak sonunda Kilikya'dan çekilmeye niyetli olduğunu ilan etti. Mayıs 1920’de ateşkes ilan edildi. O tarihten itibaren de Fransa Ankara rejimini destekledi.

*
Hani burada emperyalizm? Hani halkların direnişi? Ben göremiyorum, ya siz?

İngilizin ve Fransızın tavrında insanı irite eden bir kibir var, doğru. Dünyaya nizam vermeyi düşlemişler; buna hem hakları hem güçleri olduğuna inanmışlar. Esmer halklar hemen boyun eğmeyince sinirlenip yanlışlar yapmışlar. İsterseniz bir gün İngiliz politikasının neden kötü olduğunu yazan bir yazı da yazarım. “Olaya bir de onların açısından bak” demek, onları kayıtsız şartsız seviyoruz demek değil. Milli Propagandanın yavelerinden kendini kurtarmaya çalış, at gözlüğünü çıkar, olaya geniş açıdan bak demek. O kadar.

Kaldı ki, kırk milyon kişinin öldüğü bir savaşta dünyayı dize getirmiş adamların birazıcık kibre kapılmasını da anlayışla karşılamak gerek.

Üç general tutukladı diye birilerinin kapıldığı kibire bak, az bile yapmış adamlar dersin.






[1] Bu manada “occupation = işgal” modern bir kavramdır. Osmanlıca “meşgul etme, uğraştırma, oyalama” anlamına gelen işgal tabirinin bu anlamda ilk kullanımına 1892 tarihli Tıngır & Sinapyan Fransızca-Türkçe Istılahat Lugati’nde rast geldim.

[2] Vali 1920’ye dek eski Van valisi ve Evkaf Nazırı Ahmet İzzet Bey, onun vefatından sonra Ağustos 1920’ye dek vekâleten Asım Bey’dir. Bu tarihten sonra valilik makamı boş kalmıştır. Belediye Başkanı Hasan Bey 1922’ye dek görevde kalmış görünüyor, ancak ayrıntılı bilgi bulamadım.
[3] Sevr Antlaşması Madde 69: The city of Smyrna and the territory defined in Article 66 remain under Turkish sovereignty. Turkey, however, transfers to the Greek Government the exercise of her rights of sovereignty over the city of Smyrna and the said territory. In witness of such sovereignty the Turkish flag shall remain permanently hoisted over an outer fort in the town of Smyrna.
Madde 72: A local parliament shall be set up with an electoral system calculated to ensure proportional representation of all sections of the population, including racial, linguistic and religious minorities. (…) The Greek Government shall be entitled to postpone the elections for so long as may be required for the return of the inhabitants who have been banished or deported by the Turkish authorities, but such postponement shall not exceed a period of one year from the coming into force of the present Treaty.
Madde 77: The Greek Government engages to take no measures which would have the effect of depreciating the existing Turkish currency, which shall retain its character as legal tender pending the determination, in accordance with the provisions of Article 83, of the final status of the territory.
Madde 83: When a period of five years shall have elapsed after the coming into force of the present Treaty the local parliament referred to in Article 72 may, by a majority of votes, ask the Council of the League of Nations for the definitive incorporation in the Kingdom of Greece of the city of Smyrna and the territory defined in Article 66. The Council may require, as a preliminary, a plebiscite under conditions which it will lay down.
[4] Kent nüfusunun %60 kadarı Müslüman olan Selanik 1912’de Yunan yönetimine girdikten sonra Türkler göçmeye zorlanmış, 1913’te Müslüman mahallesi “kazara” yanıp kül olmuştu.
[5] Basın dökümleri için bkz. Yahya Akyüz, Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu, 1919-1922, TTK yayını, 1988.