23 Nisan 2017 Pazar

Dilin böyle pabuç gibi olmalı

Bir toplum düşün ki balta girmemiş ormana giderse ne yapar? Belediye parkındaki çocuk kaydıraklarını bulup onlarla oynar.


İngilizce neden lazım? Mesleki faydasını zaten biliyorsun, uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Bilgisayar programcılığından uçak tamirciliğine, turizmden narenciye yetiştiriciliğine kadar aşağı yukarı her sektörde vasıfsız elemanlıktan bir adım öteye geçmenin şartı sınır dışına elini ve aklını uzatmak, onun da ilk adımı dil bilmek. Yani İngilizce bilmek. Hem Mistır Bravn seviyesinde bilmek değil, elalemin yanında üst perdeden konuşabilecek kadar bilmek.

Yalnız bu değil. Türkçede üretilen yazı miktarı İngilizcede üretilenin küsuratı kadar. Tam rakamını okumuştum bir yerde, aklımda kalmamış, ama şoke edici bir sayı. E napalım, hepsini okuyacak değilim, bana yeter deme sakın. Mesele nicelik meselesi değil çünkü, niceliği biçince nitelik de başka bir boyuta düşüyor. Uçlar kesilince geriye vasat kalıyor. O uçlarda, vasata hitap etmeyen yayınlar vardır; herkesin bilmediği yerlerde gezen, öncü olan, yeni ufukları zorlayan, risk alan, yeni kıtalar keşfedenlerin yalnızlık ve cinnet dolu maceraları. Bunların Türkçeye gelme ihtimali sıfıra yakındır, konu isterse narenciye üretimi olsun, ister erken Wei hanedanı şiiri, ya da beyin mimarisindeki son keşifler. Dışarıda bin kişi okursa bunları, burada müşterisi bilemedin on kişidir, adam neden zahmet edip bassın? Dil bilmiyorsan mecburen bunlara fransız kalacaksın. Spesifik sınırları bırak bir yana, bizzat "sınırı aşmak" fikri sana uzak bir hayal olarak kalacak. Kristof Kolomb mu? Masal olmalı, bizde olmaz öyle şey. Hem gâvur ta oralara kadar zahmet etmiş gitmiş ne bulmuş? Bizim mahallenin camisini! Yeni kıtaymış, kıçıma anlat.

Bir toplum düşün ki balta girmemiş ormana giderse ne yapar? Belediye parkındaki çocuk kaydıraklarını bulup onlarla oynar.

Türkçede okuyabileceğin kitaplar da işte o kadar: Survivor kaydırağı.

Peki peki, tamam, istisnalar var, yılda bir ya da iki tane. Onları arayıp buluncasıya kadar İngilizce öğrensene?

15 Nisan 2017 Cumartesi

3 Mart 1924'te neler oldu? 1 - 2 - 3

Hiçbir diktatör ikinci bir iktidar odağına tahammül edemez. En nominal, en yetkisiz odak dahi diktatörün tırmanıcı iktidarına karşı zamanı geldiğinde bir muhalefet merkezine dönüşebilir. 


O gün çıkarılan üç yasayla cumhuriyet rejiminin rengi, şekli, rotası belirginlik kazandı. Yapılanları beş madde altında ele alacağız. Önce  halifelik ve hanedan, sonra şer’i kurumların kaldırılması, en son eğitimin birleştirilmesi.

3 Martta yazıyoruz ama bakalım bloga ne zaman yetişir.

1. Halifelik

Halifelik lağv edildi.

Pratikte bir anlamı olmayan boş bir unvandı. Atatürk’ün Nutuk’ta kullandığı ifadeyle “medlulü[1] kalmamış manasız bir lafz” idi. Saltanat kaldırılınca bir tür teselli armağanı olarak düşünüldü. Kemal’in gitgide tehlikeli hal alan diktatörlük eğilimine karşı emniyet freni olarak görenler vardı. Nitekim 29 Ekimde kişisel rejimin ilanından sonra, aralarında eski ittihatçıların ve Milli Mücadele önderlerinin bulunduğu muhalifler, Dolmabahçe sarayında fiilen ev hapsinde yaşayan halifenin etrafında birikmeye başladılar. Belki yaşlı Abdülmecit Efendi olmasa da, genç ve karizmatik oğlu Ömer Faruk Efendinin siyasette dengeleyici bir rol oynayabileceğini umdular.

Hiçbir diktatör ikinci bir iktidar odağına tahammül edemez. En nominal, en yetkisiz odak dahi diktatörün tırmanıcı iktidarına karşı zamanı geldiğinde bir muhalefet merkezine dönüşebilir. Halife, diktatör için tehditti. Giderildi. İslam mislam? Onlar hikâye, Halifenin dini bir yetkisi yoktu; İslami sembolizm kolayca nötralize edilebilecek nitelikteydi. Japon imparatoru Şinto dininde tanrı sayılır; İngiltere kraliçesi Anglikan kilisesinin başıdır: var mı bir sakıncası?

Kaldı ki vaktiyle halifenin siyasi yetkisi varken de İslam aleminde kayda değer bir etkisi görülmemişti. 1914’te cihadı ekber ilan edince ne oldu? Osmanlı sınırları dışında duyan olmadı. Mısır müftüleri “batıldır” diye fetva verdiler. Sözde Osmanlı tebaası olan Mekke Şerifi “sen değilsin asıl ben halifeyim” deyip ayaklandı.

Son halife, ayrıca, cumhurbaşkanı ve etrafındakilerin çoğundan daha “laik” ve Batı görgüsüne sahip bir zattı. Ressamdı. Sürgün edilince Paris’e gitti, yirmi yıl orda yaşadı.

2. Hanedan

Osmanlı ailesinin üç yüz küsur üyesi sınır dışı edildi. Acıklı bir olaydı, ama sanırım kaçınılmazdı. Düşen hanedanlar şansları varsa sınırdışı edilir. Şansları yoksa başlarına Rus hanedanının başına gelenler gelir, daha fena.

Ayrıca Boğaz kıyısında Beşiktaş’tan Kuruçeşme’ye kadar gerdanlık gibi dizili hanedan mülkleri meselesi vardı. Aileyi başından atmasan onları kime nasıl peşkeş çekeceksin? Reina’sından tut Galatasaray Adasına kadar o mülklerin 20. yy’daki tarihini izle, zaten Cumhuriyet rejimi hakkında başka bir şey bilmene gerek kalmaz.


3. Evkaf ve Şeriye
Evkaf ve Umuru Şeriye Vekâleti, yanlış hatırlamıyorsam 1921 veya 1922'de, Şeyhülislamlık makamı yerine ikame edilmişti. 3 Mart 1924'te çıkarılan 429 sayılı yasayla lağv edildi, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Daha çok simgesel bir adım gibi duruyor. Belki DİB'in siyasi inisyatif hakkı olmayan bir bürokratik daire olması hedeflendi. Sonuçta o hedefe varılamadı. Bakanlıktan farksız bir teşkilat kuruldu.

Ama o yasada asıl önemli olan madde bu değil, başkasıdır.

4. Şer'i hukuk
Tam metni elimde değil; o madde, özetle, Türkiye'de yasama ve yürütme yetkisinin münhasıran TBMM ve hükümete ait olduğunu söyler. Yani: İslam hukuku lağv edilmiştir, bundan böyle hukuki bir referas olarak ileri sürülemez. Filan yasa Kuran ayetine yahut İmam-ı Azamın içtihadına aykırı mıymış? Eh, uğurlar olsun, umurumuzdaydı sanki!

Prensipte büyük bir devrimdir. Önceki seksen beş yılda adım adım hayata geçirilmişti gerçi, ama gene de bu berraklıkta formüle edilmesi cesur adımdır. İslam ülkeleri tarihinde - belki Sovyet cumhuriyetleri dışında - bir ilktir; halâ da benzeri azdır. Alkışlamak gerekir. Yaşatılabilse ve kamu vicdanında yer etmesi sağlanabilse bugün bambaşka bir ülkede, hatta bambaşka bir dünyada yaşıyor olurduk. Olmadı, başka mevzu.

Prensipte böyle. Şimdi pratiğe bakalım.

Pratikte İslam hukuku birçok alanda çoktan yürürlükten kaldırılmıştı. En can alıcı mesele olan zimmi hukuku, yani gayrimüslimlerin statüsü alanında Kuran'a ve hadise dayalı hukuki düzen, 1839 ve 1856 fermanlarıyla tarihe karışmıştı. Ceza hukukunda şeri hükümlerin geçerliliği öteden beri muğlaktı; 1840 ve 50'lerdeki ceza kanunnameleri ile büsbütün kaldırıldı; Fransa'dan ceza ve ceza muhakemeleri usul yasaları ithal edildi. Özel hukuk alanında dahi İslami statüko çoktan sarsılmıştı. Mesela İslam hukukunun yerleşik kurumlarından olan kölelik ve cariyelik, 1840'lardan itibaren peyderpey yasadışı ilan edildiler. 1850 ve 60'larda çıkarılan yasalarla, İslam hukukunda yeri olmayan faiz, kambiyo senedi, anonim şirket, kamu tüzel kişiliği, belediye gibi kavram ve kurumlar benimsendi.

1924'te geriye ne kalmıştı? Adı üstünde, evkaf ve umuru şer'iye kalmıştı. Evkaf, yani vakıflar; vakfedilmiş mülklerin yönetimi ve özellikle satılabilirliği. Umuru şer'iye, yani özel hukuk işleri; nikâh, miras, velayet, vesayet, nafaka, borçlar, basit ortaklıklar vb.

Şer'i hukukun bu alanlardaki temel işlevi, özel mülkiyeti olağanüstü muğlak, içinden çıkılmaz bir içtihatlar, yorumlar, kıyaslar ve fetvalar labirenti içine hapsetmekti. Lağvedilmesi özel mülkiyetin yolunu açtı. Ekonomik değerlerin paraya çevrilmesi sürecini hızlandırdı. Şark mahallesinin eciş bücüş sokaklarına buldozer sokma etkisi yaptı. 1924 reformunun ve onun ayak izlerinden giden 1926 Medeni Kanununun net sonucu budur. Gerisi detay.

İyi bir şey miydi? İyiydi sanırım. Belki de kaçınılmazdı. Ucunun TOKİ konutlarına kadar dayandığını düşünsen yine de iyiydi diyebilir misin? Bilmem. Modern dünya iyi midir diye soruyorsun. Ne bileyim?

Mülkiyetin serbestleşmesi bir bakıma 8. Henry'nin İngiltere'de kilise mülklerine el koyması ayarında bir olaydı. Orada yüz yılda dünyanın en dinamik ekonomisini doğurdu. Burada belki yeterince güçlü bir kapitalist iradeden beslenmediği için kısa zamanda tıkandı; halkçılık, garibancılık, gelenekçilik ve bürokrasiden oluşan bir batakta yavaşça boğuldu. (Ancak 1980'lerde Özal'ın, 2000'lerde şimdikilerin çabalarıyla - çok geç - yeniden kıpırdayabildi.) İyi mi oldu, kötü mü? Tartışalım bir ara.

*

Şeri hukukun lağvının ikinci bir sonucuna da değinelim. İslam hukuku korunduğu sürece gayrimüslimler ve ülkedeki yabancılar için ikinci bir özel hukuk sitemine, dolayısıyla ikili yargıya, ikili hukuk eğitimine vb. gerek vardı. Bu ikinci sistemin hamiliğini ise, kaçınılmaz bir şekilde, Batılı devletler üstlenmişti; Lozan antlaşması altında da üstlenmeye devam edecekti. İslam hukukunun lağvı ve tekli sisteme geçilmesi bu zorunluluğu  ortadan kaldırdı. Kapitülasyon adı verilen uluslararası hukuki güvenceler ismen 1914'te ve 1923'te iptal edilmişti. Gerçek anlamda ancak 1924 ve 1926 hukuk reformlarıyla tasfiye edildiler.

*

Ya çok eşlilik, ''islam hukuku'' deyince feminist kardeşlerimizin ilk aklına gelen konu?

Öyle görünüyor ki Fırat'ın batısında hiçbir zaman yaygın bir kurum olmamıştı. Fırat'ın doğusunda ise 1924'ten sonra azaldığına dair bir belirti yok. Olsa olsa ikinci ve sonraki eşlerin hukuki güvenceleri yok edilmiş oldu; miras, nafaka ve velayet hakları kimvurduya gitti. Doğu illerinde medrese kurumunun tüm baskılara rağmen varlığını sürdürmesine yol açan etkenlerden biri de belki buydu. Reel dünyada bir sosyal kurum varsa, onun hukukunu öğretenler de elbette olacak.

Ayrıca, linç edilmek istiyorsan et buyur, ama önce beş dakika düşün: Eşcinsel evliliğin, sivil beraberlik statüsünün kaçınılmaz hale geldiği bugünün dünyasında, İslam hukukunun belki de tek işe yarar  maddesi hangisiydi sence?


5 Tevhid-i Tedrisat
Aynı gün çıkarılan 430 sayılı yasayla Türkiye'de eğitim tekeli devlete verildi. Devletten izinsiz her türlü eğitim ve öğretim faaliyeti hapislik suç sayıldı. Resmi okulların yanında bir tür paralel ve informel eğitim ağı olarak çalışan medreseler ve cami mektepleri kapatıldı.

O tarihte kime sorsan doğru adımdı. Türk elitleri bu konuda tam mutabakat içindeydi; belki gerçekten mutabık oldukları tek konu buydu: eğitim şart! Batı dünyasında ilerici düşünce aynı yöndeydi. Devletin görevi halkı aydınlatmak; herkese eşit ve modern eğitim; evrensel okuryazarlık; cehaletin sonu. Kim bunlara hayır diyebilir?

Bugünden geriye bakınca sonuç farklı görünüyor. Eğitim birliğinin sonucu Türkiye'de iyi olmadı. O çapta bir işin altından kalkacak kadro ve altyapı yoktu; zamanla da oluşmadı. Eğitim cehaleti yenecekken cehalet eğitimi yuttu. Geriye cahillik batağında boğulmuş bir toplum kaldı.  Esasen 1920'lerin dünyasına devlet memuru yetiştirebilmek için tasarlanmış bir sistemdi. Hep öyle kaldı. ''Türküm doğruyum'' diye haykırmayı ''çağdaş uygarlık'' zanneden zihniyet eskiyince, yerini 7. yy'daki birtakım aşiret kavgalarını ''dünya tarihi'' sanan ideolojiye terketti.

Bugün etrafımıza baktığımızda yönetici kadroları tükenmiş, kültür eliti darmadağın olmuş bir ülke görüyorsak, asıl nedeni eğitimi devletin bürokratik tekeline alan o yasadır demek çok yanlış olmaz.

Öbür türlü ne olabilirdi? Bu sorunun cevabı zor. Bir toplum, inandırıcı görünen gerçeklerle ve oy birliği ile kendini uçurumdan atmaya karar vermişse alternatifleri nasıl düşünebilirsin?

Eğitim birliğinin net iki veya üç sonucunu görüyoruz. Hatta belki dört.

Birincisi elit eğitimini devlet kontrolüne alma teşebbüsüdür. Başarılı olamamış, ama elit eğitim kurumlarını dumura uğratıp köreltmeyi başarmıştır. O tarihte toplumun kültürel seçkinleri bir avuç yabancı okul ile onları taklit eden yarım düzine özel okulun ürünüydü; şimdi de öyle. O okullar vatan-millet sosuna bulanmış bir kamu faşizminin cenderesine alınmasa, serpilip büyümelerine izin verilse, şimdi nerede olurduk?

İkincisi geleneksel sivil eğitim kurumlarının yok edilmesidir. 19. yy'da modern tip kamu okullarının (rüşdiye, idadi ve sultanilerin) kurulmasından sonra medrese eğitimi zaten marjinalleşmiş, toplumun en alt tabakalarına özgü bir alternatif seçilim yolu olarak kalmıştı. Tam rakamlar elimin altında değil, ama yanılmıyorsam medrese talebesi sayısı 1924'te devlet okullarındaki öğrencinin yarısı kadardı. O yapı korunsa ve belki bir miktar maddi destekle evrilmesine izin verilse, memleketin ortalama eğitim düzeyine katkısı ne olurdu? En azından medrese geleneğinin güçlü olduğu Kürt bölgesinde, bugünkü eğitsel faciadan daha iyi bir yerde olunurdu gibi geliyor bana. Belki bugün imam-hatip liseleri kisvesi altında kamu eğitimine sıçrayan ve sistemi tümüyle ele geçirip çökertme eğilimi gösteren problem daha farklı bir düzeyde tutulabilirdi.

Üçüncüsü tekelci zihniyetin kamu eğitimi bünyesinde yeni arayışların önünü kapatmasıdır. Özerk yapılanmalara daha açık bir yapı olsa, mesela Köy Enstitüleri gibi sıra dışı deneylerin yaşaması daha kolay olur muydu?

Son olarak, toplumun tamamını potansiyel devlet memuru olarak eğitmek yerine çeşitli topluluk ve kuruluşların mesleki eğitim kurumları işletmesi teşvik edilse, memleket bu derece korkunç bir beceri ve yetenek çürümesine uğrar mıydı? Askeri okullar Tevhidi Tedrisat Kanunu kapsamı dışındadır. Neden mesela tıbba, marangozluğa ya da şoförlük mesleğine aynı özgürlük tanınmadı? 23 Nisan şiiri okumayı bilen marangoz daha mı iyi oluyor?

2 Mart 1924 günü fikrimizi sorsalar, sen de, ey okur, ben de, herhalde ''bravo, eğitim şart'' derdik. Onun için şimdi ne desek boş. 1924'teki karar sahiplerinin bugünü öngörmelerini beklemek haksızlık olur.

Belki sadece düşünsek, ders alsak, bugün mutlak doğru gibi görünen fikirlerin yarın başka sonuç verebileceğini öğrensek, o da bir fayda.




[1] “Delalet edilen şey”, yani signifié.

14 Nisan 2017 Cuma

Ey nazlı jack

Sor: Milli ve hamasi günlerde İstanbul’un Şişli semtinde en çok bayrak asanlar neden hep gayrimüslim evleridir?


İngiltere’nin bir yerinde, Müslümanlar alınmasın diye Britanya bayrağını asmayı yasaklamışlar. O bayrakta biliyorsunuz bir değil iki tane haç var, dini simgedir, dışlayıcı olabilir. Britanya vatandaşı Hıristiyan olmak zorunda değil, neden haça selam dursun ki?

Saçmalık diyorsun, haklısın. Peki, bizde daha on yıl olmadı, dağa taşa ve Taksim meydanına uzay minaresi gibi birtakım Türk bayrakları diktiklerinde tiksinmiştik. O zaman da haksız mıydık? 

Sanırım püf noktası tehdit. İnsanoğlu simgesel iletişimde ustadır; sinyallerin ardında ince anlamlar ve gizli mesajlar saklamayı, ve algılamayı, bilir. O bayrak ne demek istiyor? Boyun eğ yoksa fena hırpalarız mı diyor? Yoksa gel beraber bir efsane dinleyip kutlayalım mı diyor? Ben şahsen iki saniyede anlarım asıl maksadın ne olduğunu ve gereken tepkiyi vermekten çekinmem. Başkalarının da, bazen aptal ayağına yatsalar da, daha az uyanık olacaklarını hiç sanmam. İnsan daha ilkokuldayken öğrenir aidiyet simgelerini kullanan adamın neyi kastettiğini, dost mu düşman mı olduğunu, seçtiği kelimeden, sesinin tonundan, gözünün ışığından şıp diye okumayı.

O bayrakları kim asmış, neden asmış, birilerine dönük bir zımni tehdit ya da zorlama var mıymış? Bu soruların cevabını bilmeden İngiltere’deki olay hakkında bir yargıya varmamak lazım bence. Sor: Milli ve hamasi günlerde İstanbul’un Şişli semtinde en çok bayrak asanlar neden hep gayrimüslim evleridir? Sor: İngiltere’deki o bayraklar yüzünden kaç Paki akşam pub’dan çıkıp evine giderken dayak yeme korkusu yaşadı? Sonra karar ver.

x

İngiltere’nin simgesi beyaz üzerine kırmızı düz Saint George haçı, İskoçya’nın simgesi çapraz Saint Andrew haçıdır. Union Jack Birleşik Krallığın simgesi, adı zaten “birlik sancağı” anlamında . “İki tahtın 1701’de birleştirilmesini kutlamayalım mı yani” dersen sen de haklı olursun.

George 4. yy başlarında Antakya civarında ortaya çıkmış bir efsane. Rumca adı Georgios “köylü” ya da “ fellah” demek. Geo geometrideki geo, “toprak”; ourgos metalürjideki ürji ile aynı, “işleyen” . Muhtemelen Tevrat’taki Hz. İlyas efsaneleriyle birleşmiş; İslam mitolojisindeki Hızır (“yeşil”) ile de şaşırtıcı benzerlikleri var.

Yanlış hatırlamıyorsam Birinci Haçlı Seferi sırasında, 1098’deki Antakya kuşatmasında olacak, bu George hazretleri İngiltere kralının küçük kardeşi olan Clarence Düküne keramet göstermiş, o da minnetini dile getirmek için George’un sancağını ailesine alem edinmiş. Daha sonra krallık Clarence soyundan yürüyünce, o sancak da İngiliz kraliyetinin simgesi olmuş.

Andrew ya da Andreas ise İsa’nın on iki havarisinden biri. O zamanlar adı henüz Konstantinopol değil Byzantion olan İstanbul’a gelmiş, buradaki Hıristiyan cemaatinin temelini atmış, daha sonra X şeklinde bir çarmıha gerilerek idam edilmiş. Türbesinin olduğu yer Bizans zamanında Aziz Havariler Kilisesi idi; şimdi Fatih Camiidir, İstanbul’un en kutsal yeri.

Aziz naaşının bir cüzü sonradan hatırlayamadığım bir tarihte İstanbul’dan alınıp İskoçya’ya götürülmüş, Hıristiyan dininin İskoçya vahşilerine ulaşmasında baş rolü oynamış. Oradaki türbesinin bulunduğu St. Andrew kasabası, şimdi Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden birini barındırıyor.

13 Nisan 2017 Perşembe

Christopher Hitchens, bir 1968 devrimcisinin anıları

Bir 1968 devrimcisinin Bush propagandistine dönüşünün samimi öyküsünü anlatabilseydi bir çağın önemli kitaplarından biri olurdu sanırım. Anlatamamış.

Hitch-22, Christopher Hitchens'ın otobiyografisi. Yedi sekiz ay önce okumuştum. O tarihte bir arkadaşa yazdığım izlenimlerimi sizinle de paylaşayım, hazır soldan sağa dönenler mevzuu açılmışken.

Kitabın ilk yarısı nefis. Üslubu uyanık, çok katmanlı, kültürlü, esprili, okurun aklını küçümsemeyen cinsten. Annesi intihar etmiş. Onun çaresizliğini niye fark etmedim diye kendini sorgulayan bir bölümle başlıyor, iyi bir roman kalibresinde. Sonra okul yılları, 1960'lar İngiltere'sinin ruh halinin analizi: 2. Dünya Savaşında büyük fedakârlıklar yapan ve büyük bir kolektif macerayı birlikte yaşayan insanların, savaş sonrası dönemdeki düş kırıklığı. Sonra Oxford. Vietnam savaşına karşı gösteri, bildiri vb. derken Troçkist hareketin en sivri militanlarından biri oluşu. O dönüşüm de aslına bakarsan başlı başına bir roman konusu olur. 1950-60'ların kasvetli durgunluğundan 1968 kıvılcımı nasıl doğdu?

Devir dünyada iyilerle kötülerin belli olduğu, siyahla beyazın net çizgilerle ayrıldığı yıllar: Portekiz'de devrim, Polonya'da Dayanışma, Yunanistan'da cunta karşıtı mücadele, Güney Afrika'da insan hakları, Irak'ta mazlum Kürtler. Hepsinde bizimki ön saflarda, gösteri, bildiri, işgal, grev, polisle çatışma, gözaltı... Gazeteciliğe başlıyor. Londra'nın basın-dergi-edebiyat kliklerinin parlayan genç yıldızı oluyor. En keskin polemikçi, en hızlı içici, en hızlı zampara (daha çok kadınlarla, ama erkeklere de açık), en yakışıklı sarışın.

[1978 olmalı, New York'ta bizim DTÖD'ün  Demokratik Türkiyeli Öğrenciler Derneği  Kıbrıs paneline Hitchens'ı da çağırmıştık. Sonra ne oldu, geldi mi, hafızamdan tamamen silinmiş. Ahmet Tonak'a sormalı.]

Derken, küt, 1980-81'de, yakın arkadaşı romancı Martin Amis'in peşinden Amerika'ya taşınma. O kararın gerekçesi net değil. Görünürde ekonomik nedenler var  ABD dergileri İngilizlerin dört beş katı maaş veriyor. Ama sanırım, o denli coşkuyla anlattığı Londra sefalarından bunaldığını hissediyorsun. Belki de İngiltere ile doğru dürüst yüzleşememenin getirdiği bir tıkanma var. Thatcher'ın ilk iktidara geldiği yıllar. Bizimki İngiliz muhafazakârlığının tescilli düşmanı, Thatcher'a karşı suskun. İşçi Partisine olan nefreti ağır basıyor. (Henüz başbakan değilken Thatcher bir kokteyl partide buna ''eğil'' diye emredip cetvelle kıçını pataklamış. O günden sonra Thatcher'a karşı dili tutulmuş görünüyor.)

Washington'a gelip ABD'nin sayılı siyasi yorumcularından biri oluyor. Sonraki 15-20 yıl çok muğlak. Karmakarışık beş on sayfadan sonra geliyoruz 90'ların sonuna  Salman Rushdie olayı, İkiz Kuleler saldırısı, Irak savaşı. Bir de ne görelim? Chris Hitchens neo-konservatif takımın önde gelen sözcülerinden biri olmuş. İslamcılara karşı savaşın yılmaz öncüsü, islamofaşizm tabirini icat eden kişi, baba ve oğul Bush iktidarlarının sözü dinlenen adamı. 

Ne yazık ki bu döneme dair yazdıkları sanki başka bir insanın ürünü; dürüstlükten uzak, klişelerle dolu bir siyasi polemik dili. Vietnam gösterilerinde kırk defa gözaltına alınmakla övünen adam, Irak'ta vatan uğruna şehit olan kahraman Johnny'lere kasideler düzecek kadar düşüyor, ABD vatandaşlığı aldığında milli ve vatani hislerle nasıl coştuğunu anlatan sayfalar döktürüyor. Tipi de şaşılacak kadar değişiyor. O yakışıklı genç adam oluyor alkolden yüzü yastık gibi şişmiş yamuk bakışlı bir adam.

Son bölümde o dönüşümle yüzleşmeye çalışmış, ve hayır, başaramamış. Zeki bir adam ve iyi bir polemikçi olduğu için elbette gerekçeleri mantıklı ve tutarlı. Evet, gençliğimizde özgürlük mücadelelerini destekledik, ve evet, islam günümüzde özgürlüğe yönelik büyük bir tehdittir. Peki, ama bunun senin kişiliğindeki karşılığı nedir? Eski senle yeni seni bir kimlikte birleştirebiliyor musun? Eski arkadaşların ne diyor? Vietnam'da haksız olup Irak'ta haklı olan neydi? Bugün şehit edebiyatı yapacak kadar Amerikancı olduysan, geçmişindeki mücadeleleri nasıl o kadar özlemle ve haklılığından emin olarak anlatabiliyorsun?

Ne yazık ki Hitchens bu sorulara sıra geldiğinde yeterince dürüst değil. Gençliğine yönelttiği keskin ve ironik bakışı, belki alkol dumanları arasında, bulanıklaşmış. Belki son yıllarında bu ve benzeri sorularla yüzleşmekten bıkmış. Belki sosyal medya çağının acımasız polemik dilinde yorulmuş.

Bir 1968 devrimcisinin Bush propagandistine dönüşünün samimi öyküsünü anlatabilseydi bir çağın önemli kitaplarından biri olurdu sanırım. Anlatamamış. Belki imkânsızdı diyorsun. Ama öykünün ilk yarısını, bugün halâ dürüstlükle ve hakikat aşkıyla anlatabilen biri, ikinci yarısını niye anlatamasın?

Hitchens anılarını yazmaya başladığında terminal kanser teşhisi konmuştu. 2014'te kitabı yayınlandıktan kısa bir süre sonra öldü. Günahını almayalım; belki son kısmı aceleye gelmiştir. Şehit Johnny yazısı filan, hazırdaki makalelerden aktarılmış olabilir.





12 Nisan 2017 Çarşamba

Milli tarihi delik deşik edenler - 2

Palermo’daki sarayı bir süre Avrupa’nın sanat ve kültür odağı olmuş; şiirde, müzikte, egzotik ve lüks ürünlerde çağın trendlerini belirlemiş.


Alman imparatoru Konrad IV, Hohenstaufen’ların sonuncusu, papaya savaş açan 2. Friedrich’in oğlu, Haçlı seferlerinde Silifke yakınlarında bir yerde derede boğulan Friedrich Barbarossa’nın torununun oğlu. Tarihleri yanılmıyorsam 1220’lerden 1250’lere; internetim yok, ezbere yazıyorum. Almanya’dan kovulduğunda, büyükanne tarafından mirasçısı olduğu Sicilya adasında hüküm sürmüş. Palermo’daki sarayı bir süre Avrupa’nın sanat ve kültür odağı olmuş; şiirde, müzikte, egzotik ve lüks ürünlerde çağın trendlerini belirlemiş. Mesela Rönesans-öncesi devirde Avrupa şiirinin rotasını çizen Katalan ve Provansal (Güney Fransa’lı) saz şairleri yola buradan çıkmışlar. Avrupa müziğinin temel enstrümanları – ud > lauta, kemanın atası olan viol – ilk burada duyulmuş. Avrupa dillerine giren dört yüze yakın Arapça kelimenin büyük bir bölümü de bu yıllarda Sicilya’dan yayılmış. Çoğu lüks tüketime ve ticari eşyaya ilişkin terimler, zümrüt, topaz, pahalı kumaş türleri, egzotik kimyasal maddeler, narenc > orange, limon vb.

Adanın Araplardan alınması iki yüz yıla yaklaştığı halde, o tarihte Sicilya’da halâ bir Müslüman Arap nüfus var. Konrad onlarla yakınlık kurmuş. Şiir ve risale yazacak kadar Arapça öğrenmiş, ya da en azından öğrendiğini ileri sürmüş. Arap cellabiyesiyle ressamlara poz vermiş.

Ortaçağın en önemli coğrafyacılarından biri sayılan el-idrisî vardır, Miftahül Buldan (“Ülkelerin Anahtarı”) yazarı. Benim IndexAnatolicus çalışması sırasında yararlanmıştım, 13. yy Anadolu yer adları konusunda nadir kaynaklardan biridir. Sonradan fark ettim ki neymiş? İdrisî kitabı Konrad’ın siparişi üzerine yazmış, ona ithaf etmiş.

x

Konrad’dan sonra Alman imparatorluğu dağıldı. Yirmi yıla yakın bir fetret devri yaşandı. Almanya’nın güneybatı ucunda uyduruk bir mülkün sahibi olan Habsburg’lar o hengâmede palazlandılar, Avusturya’yı ele geçirdiler. Ama o ayrı hikâye, başka zaman.


11 Nisan 2017 Salı

Ahmet Altan

Adam Türkiye’nin en popüler romancısı. Değilse de ilk üçe girer.

Hoşunuza gitsin veya gitmesin, bir dönem Türkiye’nin kaderine damgasını vuran gazeteyi yönetmiş. Bu ülkede özgürlüklere inanan kalem sahiplerinin büyük bir bölümü onu izlemiş.

Hiçbir yazısında şiddeti övmemiş. Büyük bir belagatle demokrasiyi, özgürlüğü ve uygarlığı savunmuş. Bu ideallere hizmet ettiğine inandığı sürece hükümeti desteklemiş, inancını kaybedince eleştirmiş. Kimsenin körü körüne goygoyculuğunu yapmamış.

Kardeşi tanınmış bir iktisatçı, profesör.

Bu iki insan dört aydır esir. Tutuklu filan değil. Bilinmeyen kişi veya kurumlar tarafından, bilinmeyen nedenlerle tutsak edildiler. Dışarıyla temasları yok.

Ve asıl çarpıcı olan ne biliyor musunuz? Sözde bu ülkede özgürlüklerden yana olan birtakım gazeteciler, dört aydan beri tek kelimeyle bu insanlardan söz etmemeyi marifet sayıyor.

Bundan büyük rezalet var mı bu diyarda, emin değilim.

Yeni sağ neyin sağı

1980’lerde olsa Yeşil hareket içinde yer alacağı kesin. Belki de Yeşillerin ideolojik tükenişi onları başka arayışlara itmiş. Ulusal kimliği ve ulusal kültürü keşfetmişler.


Kubitschek in seinem Haus in SchnellrodaDer Spiegel’de Alman yeni sağının başta gelen fikir önderlerinden Götz Kubitschek’le söyleşi/makale. Spiegel için ideolojik düşmandır. Ama Kubitschek’lerin köy evinde uzun bir yemek ve sohbetten sonra muhabir aleyhte ne diyeceğini pek bilememiş. 1920’lerde Nazilerin yolunu açan entelektüellerden Carl Schmidt ve Ernst Jünger’i anmış, yarım ağızla.

Tipik bir modern-sonrası aydın tablosu. Eşiyle birlikte şehirli yaşamdan gelip, Doğu’nun kör taşrasındaki bir küçük köyde 700 yıllık bir harap çiftlik binasına yerleşmişler. Yedikleri hemen her şeyi kendileri yetiştiriyorlar; ekmek pişiriyorlar, elma şarabı yapıyorlar. Yedi çocukları olmuş. Eşinin soyadı ayrı. Boynunda taşıdığı neo-medieval haç dışında tamamen modern, zayıf, alımlı.

Evin donanımı bizim Şirince’de ilk yıllarımızın anti-modern sadeliğini fena halde andırıyor. 90 cm eninde antika köknar yer lataları, elle zımparalanıp pinotekslenmiş; çok sade bir antika yatak, köy işi kilimler, eskiciden alınmış hoş bir art deco ayaklı lamba, son model bir laptop. Ve binlerce kitap. Çok miktarda roman, tarih, siyasi düşünce tarihi. “Ciddi bir kitapseverin kütüphanesi” diyor muhabir.

Yıllar önce “ Konservativ-Subversiv Aksiyon” adlı bir grup başlatmışlar. Solun protest gündemlerini sağ perspektife uyarlamayı hedeflemişler. Sezession adlı bir dergi çıkarmışlar. Türkçesi zor bir kelime, “protesto edip bir kurumu topluca terk etme” anlamında. Önceleri evde toparlanırlarmış; iş büyüyünce köyün birahanesinde toplanmaya başlamışlar. Şimdi Almanya’nın neresinde konuşsa büyük kalabalıklar geliyor. Eşiyle beraber İslam karşıtı Pegida hareketinin kuruluşunda rol oynamış. Şimdi ülke çapında siyasi sistemi sarsan AfD (Almanya için Alternatif) hareketinin ideolojik öncüsü.

Ana fikir: Kapitalizme karşı. Modernizme karşı. Tüketim ideolojisine ve globalizme karşı. Yerelci. Çevreci. Bu açılardan, 1980’lerde olsa Yeşil hareket içinde yer alacağı kesin. Belki de Yeşillerin ideolojik tükenişi onları başka arayışlara itmiş. Ulusal kimliği ve ulusal kültürü keşfetmişler. O kimliğin her ne pahasına olursa olsun korunmasına hayati önem atfediyor. Ona yönelik en büyük tehdit olarak gördüğü islama, yabancı göçüne ve multi-kulti kimliksizlik ideolojisine bu nedenle şiddetle karşı.

Nazileri kesinlikle reddediyor; dejenere bir sol hareket olmakla suçluyor. Soyut ve idealize bir Alman ulusal geçmişini yüceltiyor. Öyle bir geçmiş gerçekten var mıydı? Muhabir haklı olarak buradan girişmiş. 18. yy Aydınlanmacılarının Almanya’sı mı? 19. yy sanayicilerin Almanyası mı? Bismarck’ın militarizmi mi? Var mı o hayallerdeki Almanya?

Almanya’da AfD devrimci bir hızla büyüyor. Sonbahardaki seçimlerde Hıristiyan Demokratları darmadağın etmesi, sosyal demokratları da köşeye sıkıştırması bekleniyor. İşin enteresanı, oylarını artırması beklenen diğer parti, Sol (Die Linke), göz kamaştırıcı güzellikteki lideri Sahra Wagenknecht önderliğinde AfD’den neredeyse farksız bir yere doğru evrilmekte.

Kuzey Kutbu’nun eriyen buzları gibi, Avrupa’nın siyasi ve ideolojik kutupları da dehşet verici bir hızla eriyip parçalanıyor. Dün sağlam zannettiğimiz nirengi noktaları bugün bakıyoruz ki yok olmuşlar; kapan aysberglerle beraber denize gömülmüşler. Sonu hayırlı gelir mi? Yaşayan görecek.

Ertesi gün aklımıza gelenler
Kendilerini neden siyasi spektrumun “ sağ”ına konumlandırıyorlar. Birkaç neden geliyor akla.

1- Multi-kulti kozmopolitizm 1968’den veya 80’lerden bu yana “ sol” pozisyonu işgal ettiği için, ona karşı tavır alıyorlar;

2-  “Sol” söylemin zayıfladığını hissediyorlar; boşluğu değerlendiriyorlar;

3-  Daha önemlisi bir siyasi ittifak stratejisi: ekonomik çöküntü içinde olan düşük ve orta gelirli, düşük ve orta eğitimli, kasabalı ve beyaz sınıfların doğal muhafazakârlığına hitap ediyorlar; onların oyları ile iktidara yürümeyi tasarlıyorlar.

Bana sorarsanız bu tabloda bir çatlak var.

Bir yanda şehirli ve üniversite eğitimli bir kesimin bağrından doğan bir isyan hareketi; öbür yanda, yeni çağın gerektirdiği teknik ve kültürel becerilerden yoksun, yaşı geçkin bir kitlenin yüreğinde biriken atavistik nefret. Bunlar bağdaşıp bir senteze varır mı? Zor görünüyor.

Birincilerin ciddiye alınmaya değer bir tezi ve geleceğe ilişkin söyleyecek sözü var; tükenmeye yüz tutmuş bir “solumsu” ideolojiden yorulan genç elitleri büyük bir hızla ikna etmeleri şaşırtıcı olmaz. Öbür taraf kaybedenlerin partisi. İletişim teknolojisinin ve yeni toplumsal yapılanmaların hızına ayak uyduramadılar; önümüzdeki dönemde büyük bir kırılma olmazsa yeniden adapte olmaları çok zor. Bu iki kanadı barındıracak bir iktidar bloku uzun ömürlü olabilir mi? Sulandırılmış bir Hıristiyan nostaljisi ile provokatif birtakım milliyetçi sloganlardan oluşan bir ideoloji insanları bir arada tutmaya yeter mi?

Buruşuk bir şortla TV panellerine katılan Steve Bannon ile sonradan görme zenginlerin ikonu Donald Trump (ve Trump’ın hayran olduğu birtakım manyak generaller) nereye kadar birlikte yürüyebilir?

Muhtemel cevap: En yakıcı konu olan İslam tehdidi gündemde kaldığı sürece.