19 Haziran 2017 Pazartesi

Büyükelçi Morgenthau’nun güncesi


Aralık 2014’te Yenipazar Cezaevinden yazılmış bir mektup. Köşeli parantezleri şimdi (2017’de) ekledim.

Son günlerde okuduğum en ilginç kitap 1913-16 ABD’nin İstanbul büyükelçisi olan Morgenthau’nun günceleri. Anıları değil, o çoktan yayınlandı, galiba Türkçesi de var. Bunlar ham günce. Üç yıl boyunca her gün görüştüğü, yaptığı, duyduğu her şeyi not etmiş. Epey bir kısmı kriptik, yani anlaşılmıyor, ama anlaşıldığı kadarı bomba. Diplomatik ve siyasi kulislerde olan biten hakkında hayatta okumadığın kadar ayrıntılı bilgi ediniyorsun.

[Not: ABD 1917’ye dek savaşta tarafsızdı. O yüzden İngiliz, Fransız, Rus elçileri sınır dışı edilirken ABD elçisi kalabildi. Almanya ile Türkiye arasında arka kapı diplomasisi sürdürdü.
Henry Morgenthau Alman Yahudilerindendi. Başkan Wilson’ın kişisel dostu idi. 1916’da kamu görevinden ayrılıp Wall Street’te banker oldu, bir servet edindi. 1933’te FDR hükümetinde ticaret bakanı oldu. ABD’de sosyal devletin başlangıcı olan New Deal reformlarının fikir babası sayılır.]

Gözlemler.

·        Talat ve Enver’le çok sık görüşüyor. Bazen haftada üçer dörder defa, bazen yemekli, çoğu zaman 2-3 saat. Ailece görüşüyorlar. Çat kapı Talat uğruyor. Enver’le Belgrad Ormanında atla 4-5 saatlik Pazar gezmesine çıkıyorlar. İlişkiler doğal, pratik, siyasi polemikten çok uzak – ancak Temmuz 1915’ten sonra Ermeni meselesi yüzünden soğumaya yüz tutuyor. Yoksa dedikodu yapıyorlar, savaşın gidişini tartışıyorlar, bin türlü idari problemi çözüyorlar – Beyrut’taki konsolosun sorunu, Osmanlı Bankasındaki bilmem ne hesabının durumu, Robert Kolej diplomalarının denkliği meselesi, İngilizlere sığınan kontes bilmem kimin sınır dışı edilme hadisesi, Kayseri’de tutuklanan Amerikalı iş adamının şeysi. Bir ara Talat bakanlıktan düşecek olursa ABD’ye büyükelçi gitmek istediğini söyleyip M.’nun yardımını istiyor. Talat zeki ve kibar, Enver sempatik biri olarak görünüyor. Ama Mayıs-Haziran 1915’ten itibaren gitgide katılaşan, meydan okuyan bir tavra giriyorlar.

·        1914 başında diplomatik çevrelerin ortak görüşü Türkiye’nin çökmek üzere olduğu. Balkan Harbinden [1912-13] sonra mali durum facia. Reformların hiç biri yürümüyor, ordu hakkında (Almanlar dahil!) kimsenin bir umudu yok. Tartışma mevzuu: Ruslar İstanbul’u alır mı? Önlemek için ne yapmalı? İT yönetimi dahil olmak üzere kimsenin Türkiye’nin geleceğine dair pek bir beklentisi yok sanki.

·        İngilizlerin Mısır’a göz göre göre el koyması büyük bir düşmanlık ve huzursuzluk kaynağı. İngilizler Hıdivi İstanbul’a sürmüşler, o da Bebek’teki yalısından anti-İngiliz duyarlıkları körüklüyor, basına yazılar yazdırıyor. Siyonist hareket çok aktif; M. da onlarla yakın ilişki içinde, hatta galiba onların sözcüsü. Anladığım kadarıyla Filistin iskânına kolaylık gösterilmesi karşılığında Türkiye’ye ciddi diplomatik ve parasal destek teklif ediyorlar. Suriye kontrolden çıkmış durumda.

4 Mayıs 1914’te uzun bir sohbette Talat Yemen, Suriye, Irak, Filistin vs.ye bağımsızlığa yakın özerklik vermeyi ama Türk olan bölgede güçlü merkezi yönetim kurmayı düşündüklerini söylüyor. M. bunu yapabileceklerini pek zannetmiyor, çünkü para ve kadro yok; İngiltere ve Yunanistan ve Rusya izin vermez; Ermeni bölgesine egemen olmaları güç. (Ermeni meselesine ilk değindiği yerlerden biri burası.)

·        Haziran 1914’te Türk-Yunan savaşı patlak vermek üzere. Diplomatlar her gün heyecanla savaşın başlamasını bekliyorlar. Savaş nedeni, Balkan Harbinde Yunanistan’ın Midilli ve bazı adalara el koyması. Türkiye bu durumu kabul etmiyor. Yunanistan olası Türk saldırısına karşı ABD’den iki kruvazör sipariş ediyor. M. Bunun savaş nedeni olacağı gerekçesiyle satışı önlemeye çalışıyor, araya etkili Siyonist kişileri sokuyor.

15 Haziranda Foça’da Rum katliamı oluyor; izleyen hafta Manisa ve Aydın’daki Rum köyleri çetelerce basılıp katliamlar yapılıyor. Nedeni muhtemelen Yunanistan savaş açarsa yerli Rumların işbirliği yapma olasılığına karşı gözdağı. Haziran-Temmuz’da Ege bölgesinden büyük Rum göçü; çoluk çocuk sefil mülteci fotoğrafları dünya basınına çıkıyor; Erdek ve Marmara Adasındaki bütün Rum köyleri boşaltılıyor. 2 Temmuzda Talat “eğer ABD kruvazörleri verirse katliamlar devam eder” diyor. Yani şantaj. 9 Temmuzda ABD kruvazör satışını askıya alınca hükümet Foça’da bazı (Türk) katliamcıların yargılanmasına yeşil ışık yakıyor.

Bundan birkaç gün sonra İngiltere Türkiye’nin sipariş etmiş ve parasını ödemiş olduğu harp gemisine tam teslim edileceği gün el koyuyor. Gerekçe: gemiyi versek Türkiye Yunanistan’a saldırır. 28 Ağustosta Enver, eğer Yunanistan saldırırsa misilleme olarak İzmir’i yakacaklarını bildiriyor. 31 Ağustosta Yunanistan saldırırsa [İngiliz-Fransız ortaklığı olan] Osmanlı Bankası’na el koyacaklarını söylüyor. Allahtan arada Dünya Savaşı çıktığı için Yunan krizi sahneden uzaklaşıyor.

Öyle anlaşılıyor ki savaş tedbiri olarak sivil halkın katliamı projesi bu tarihlerde yavaş yavaş şekillenmiş. 1914 yazı.

·        Savaş çıkar çıkmaz Türkiye’nin ilk yaptığı iş 10 Eylülde kapitülasyonları lağvetmek. ABD adli kapitülasyonların kaldırılmasına karşı değil, ama ticari kapitülasyonlar kaldırılırsa ekonomik olarak Türkiye batar diyor. Talat ise yapacakları yargı ve hukuk reformlarıyla kapitülasyonlara gerek kalmayacağını söylüyor. Yani Medeni Kanun vb. daha 1914’te gündemde. Gerekçe aynı, kapitülasyonları kaldırınca uluslararası medeni hukuk, ticaret hukuku şart. Şer’i hukukla uluslararası ticaret yürümez.

·        24 Eylül 1914’te Şeyhülislam Hayri Efendi oğullarının Robert Kolej’e kabulü için büyükelçinin aracılığını rica etmeye geliyor. Bunlardan biri 1965’te başbakan olan Suat Hayri Ürgüplü olmalı.

·        6 Ekimdeki sohbette Talat amaçlarının aslında İzmir’i yakmak değil, Rumların korkup kaçmasını sağlamak olduğunu söylüyor. Şehrin Müslümanlaştırılmasını istediklerini, öbür türlü ülkenin asla yönetilemeyeceğini savunuyor. Soru üzerine kabinede bir tek kendisinin dindar olduğunu, Cemal’de biraz dindarlık olduğunu, Enver’in hiç olmadığını anlatıyor.

·        14 Ekimde büyükelçilik müsteşarı Şımavonyan ve Talat’la yemek. Talat Avrupa ülkelerine hiç güvenmediğini, İtalya’nın [1911’de] durup dururken Libya’yı işgal etmesi gibi sürpriz saldırılar beklediğini anlatıyor. Bu kilit bir detay. Bu ihtimale karşı Kasım 1914’ten itibaren ülke içindeki İtilaf devletleri vatandaşlarını enterne edip Yozgat, Maraş, Urfa vb.de rehin tutacaklar; İngiltere veya Fransa veya İtalya bir yere çıkarma yaparsa hepsini öldürmekle tehdit edecekler. Bu tehdit tutmazsa bu sefer Ermeni katliamı aynı amaçla kullanılacak. İtilaf devletlerinden gelen sinyallere karşılık katliamın dozu azaltılıp artırılacak. (İşin bu yönünü daha önce düşünmemiştim. Ermenileri Avrupa saldırısına karşı rehin olarak tutuyor. Avrupalıları topluca öldürmeyi gözü kesmediği için Ermenilere yöneliyor.)

·        25 Ekimde Karadeniz sahili Rumlarının iç bölgelere tehciri kararı çıkıyor. M. Enver ile Talat’ın tehlikeli bir oyun oynadıklarını düşünüyor. Alt kademedekiler talan tadını alınca durdurulmalarının mümkün olamayacağını, işin çığırından çıkacağını söylüyor. Yani iş ilk başta rasyonel bir diplomatik hamle, ama kontrol edilmesi zor, çığırından çıkma ihtimali çok güçlü.

·        11 Kasımda Talat’la ilginç diyalog. Fransa ve İngiltere’nin tahkim edilmemiş kıyı kentlerine saldırmaması için centilmenlik anlaşması yapalım, ABD aracı olsun diyor Talat. Aksi halde zorunlu göçlerin devam edeceğini söylüyor. M. tehdidiniz zayıf, çünkü gerçekten büyük çaplı katliam yapabileceğinize inanmıyoruz diyor. Talat “kararlılığımızı göstermek için ne yapabiliriz?” diye soruyor. Düşünürsen tüyler ürpertici bir sahne. Galiba olayları anlamanın asıl kilidi bu.

·        18 Aralık: İngiltere Çanakkale’de bombardımana başlıyor. Genel kanı birkaç gün içinde Boğazı aşıp İstanbul’a gelecekleri yönünde. Alman elçisi eğer İngilizler Boğaz’ı aşarsa İstanbul’da büyük Hıristiyan katliamı olacağını düşünüyor. Her ihtimale karşı Alman elçiliğinin değerli eşyalarını ABD elçiliğine saklamayı öneriyor. Sonraki hafta bir sürü tablo vb. Tepebaşı’ndaki ABD elçiliğine taşınıyor.

·        24-25 Aralıkta Türk hükümeti taşradaki Katolik ve Protestan kiliselerine el koymaya başlıyor. Şükrü Bey (İT liderlerinden, Maarif Nazırı) “biz bunu yaparsak onlar da savaştan sonra camilere el koyacak, biliyoruz, ama başka çaremiz yok” diyor.

·        Fransızlar veliahdın oğlu Ömer Faruk Efendiyi tutukluyor. Bunun üzerine Türkiye Fransız ve İngiliz konsoloslarını tutukluyor. 31 Aralıkta Talat Osmanlı Bankasına el koyma kararını çıtlatıyor, büyük krize yol açıyor. 9 Ocakta Alman elçisi Türkiye’nin ayrı bir barışla savaştan çekilmesi için ABD nezdinde girişimde bulunuyor. İngiltere teklifi kesinlikle reddediyor. (Yani bu aşamada Almanlar dahil herkes Türkiye’nin yenileceğinden emin.)

·        10-15 Ocak, Çanakkale paniğinin zirve noktası. İstanbul’da herkes çıldırmış halde, bugün yarın İngilizler geliyor korkusunda. Belki tesadüf, 13 Ocaktaki resepsiyona Türklerin birçoğu fessiz geliyor. M. böyle bir şeye ilk kez tanık oluyor. Bence simgesel: devletin dağılmaya başlaması! Erzurum’da bazı subaylar isyan edip Alman subayı öldürüyor.

·        28 Ocak: Cemal Paşa ile sohbet. Hükümetin ne kadar zayıf olduğu anlaşılırsa isyan çıkar diye korkuyor. “Biz Abdülhamit’i 50 kişi ile devirdik, Ermeniler bizden daha örgütlü” diyor. Ciddi ciddi Ermenilerin darbe yapmasından korkuyorlar sanırım. Sarıkamış’ta yüz bin kayıp verince ordudan geriye bir şey kalmadı deniyor.

·        17 Şubat: Talat istifa ederse Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın onun yerine geçeceği konuşuluyor. Bunu daha önce duymamıştım.

·        19 Şubat. Bu müthiş. Rusya Meclisinde resmen İstanbul’un işgali dile getiriliyor. Bunun üzerine İngilizlerin buna asla müsaade etmeyeceği, dolayısıyla Çanakkale saldırısından vazgeçecekleri söyleniyor. İstanbul’da panik havası dağılmaya başlıyor. Martta bu sefer Rusların Sarıyer-Kilyos hattına çıkarma yapacağı paniği var. 30 Martta İngilizlerin Ruslardan önce davranıp İstanbul’u ele geçirmeye karar verdiği haberi geliyor, gene panik havası esiyor. (15 Mayısta Tarabya’nın kuzeyindeki tüm gayrimüslimler tahliye ediliyor. Sersefil ortada kalıyorlar, bir kısmı Bebek’te Robert Kolej arazisinde çadır kuruyor.) 3 Nisanda Fethiye Rumları tahliye ediliyor. 9 Nisanda İtilaf kuvvetlerinin Mersin’i bombaladığı ve Ayvalık’a çıkarma yaptığı haberi panik yaratıyor. 20 Nisanda Sultan Beylik’teki Yahudi kolonisini ??! boşaltıp yerine asker yerleştiriyorlar. (Kadıköy yakasında bir yer, acaba Sultanbeyli mi?)

·        24 Nisan sahnesi olağanüstü! [Not: 24 Nisan 1915 gecesi İstanbul’da 230 küsur Ermeni ileri geleni tutuklanıp Anadolu’ya sürüldü; çoğu öldürüldü. Ermeni tehcirinin simgesel başlangıcı sayılır.] O akşam Talat, Başhaham Naum Efendi, elçilik müsteşarı Şımavonyan, eşleriyle elçilikte yemekte. Yemekten sonra eşler sinemaya gidiyor. M. Talat’a “Siyonizmi bir Osmanlı kurumuna dönüştürmeyi” öneriyor. Talat reddediyor, özetle egemenliği paylaşamayacaklarını bildiriyor. Kendisi ABD’ye elçi olarak tanırsa ABD yönetiminin uygun bulup bulmayacağını soruyor ve Pazartesi gününe (2 gün sonra) cevap istiyor!! Belli ki korkuyor, belki bir darbe bekliyor. Ermeni tutuklamalarını soruyorlar. (Dikkat et, sohbetin başında değil, sonunda.) “İhtilal hazırlıyorlar, buna izin veremeyiz” diyor. M. sonradan “Türkler entelektüelleri bastırmadan ülke yönetemeyecek­lerini düşünüyor” diye not ediyor.

Ertesi gün Robert Kolej’de bir panel var. Ancak panele katılacak Ermeni konuşmacı (Protestan Ermeni bir vaiz) tutuklandığından, kolej müdürü konuşmayı Morgenthau’nun yapmak isteyip istemeyeceğini soruyor. M. kabul ediyor.

Bunlar bence filmlik sahneler. Hükümet panikte, ama korku onları daha katı ve gözü pek hale sokuyor. Soykırım kararlılığının nasıl şekil aldığını görüyorsun. Kadınların sinemaya gitmesi şaheser bir detay. (Yalnız Talat’ın eşi var mı, emin olamadım.) Bir sürü Ermeni tam o saatlerde İstiklal Caddesi civarında tutuklanıyordu, sinema acaba nerede? Tam o akşam Yahudi başhahamının yemekte olması ve Siyonizm hakkında en ciddi teklifin dile getirilmesi tesadüf mü? Şımavonyan ne düşündü?

·        Aynı gün bir İngiliz denizaltısı İstanbul civarına gelip askeri tesisleri topa tutuyor, Beykoz’a kadar ilerliyor. Sonraki günler Marmara’nın çeşitli yerlerinde ateş açıp korku salıyor.

*

Neyse çok uzattım, kontrolden çıktı bu mektup. Özetle işin gelişimi şöyle görünüyor.

1.    Ermenilerin ihtilal ve darbe yapmasını bekliyorlar. O yüzden lider kadroları tutuklayıp bir kısmını infaz ediyorlar.

2.    Her an her yönden işgal/çıkarma bekledikleri için sınır ve kıyı illerindeki gayrimüslimleri (savaş süresince veya temelli) sürmeye başlıyorlar.

3.    Batılılar itiraz edince sürgün Ermenileri rehine olarak kullanmak akıllarına geliyor. “İngilizler işgal ederse hepsini öldürürüz” kozunu kullanıyorlar. (Mesela Sivas-Yozgat sürgünleri üç ay Konya dışındaki toplama kampında tutuluyor, belli ki pazarlık kozu olarak bekletiliyorlar. İşe yaramayınca parti parti Pozantı üzerinden Suriye’ye gönderiliyorlar.)

4.    Nakliyat sırasında çok sayıda insan kontrolsüz ya da yarı-kontrollü olarak öldürülüyor. İş, M.’nun önceden tahmin ettiği gibi çığırından çıkmaya başlıyor.

5.    Ağustosa doğru geri dönülmez nokta aşılıyor. Bu noktadan sonra Ermenilerle medeni bir çözüm artık mümkün değil; Batı ile diplomatik müzakere de mümkün değil. Öyle ya da böyle savaştan sonra yapılanların hesabı sorulacak. O aşamadan sonra eldeki tüm Ermenileri öldürmekten başka çare kalmıyor. Tehcirin sistemli yok etmeye dönütüğü yer 25-30 Ağustos civarı. 30 Ağustosta Ankara’da 6000 Ermeni öldürülüyor. 1-2 Eylülde İzmit Ermenileri topluca öldürülüp şehir yakılıyor. Bu yeni bir aşama. O tarihe kadar bir sürü münferit katliam var, ama toplu yok etme yok.

ABD’nin tavrına gelince:

1.     İlk yaklaşımları “Türkiye’nin geleceğini yok ediyorsunuz; ekonomik ve kültürel çöküşe yol açacaksınız.” Amerikalıların tipik bakış açısı, kalkınmayı her şeyden önemli görürler, kendi çıkarlarını da orada görürler.

2.    Bir dönem karmaşık bir diplomatik oyun var. Türklerin katliamı bir pazarlık kozu olarak kullandığını görüyor, o pazarlığı kırmak için Washington’a katı ve tavizsiz bir politika öneriyor.

3.    Eylül-Ekim 1915’te Başkan Wilson’la uzun yazışmalardan sonra tüm Ermenileri ABD’ye göçmen olarak kabul etmeyi öneriyorlar. Türk tarafı belli şartlarla buna razı. (Enver’e göre en önemli şart, bir aileden göçmen alınırsa ailenin tamamı kabul edilecek. Maksat Türkiye’de pürüz bırakmamak.) Çeşitli nedenlerle bu proje yürümüyor. Atlantik’te Alman denizaltıları cirit atıyor ve ABD’nin bu çapta bir göçe tahsis edecek yeterli gemisi yok.

4.    Bu sırada Bulgaristan hangi tarafta savaşa gireceğine karar vermek üzere. ABD (Robert Kolej mezunu olan Bulgar başbakanı nezdinde) Ermeni katliamını gerekçe yapıp olası bir Bulgar-Türk ittifakını önlemeye çalışıyor. Katliamın ilk kez propaganda amaçlı kullanımı galiba bu. Türk tarafı (“çok önemli bir İttihat-Terakki mensubu olan” büyükelçi Fethi Bey (Okyar) marifetiyle) Bulgaristan’a yüklü para ve silah yardımında bulununca başarı elde edemiyorlar.

*

Bu kadar! Daha çok detay var ama yetsin.


15 Haziran 2017 Perşembe

Yazarımız duygusallaşıyor, Hindemith’i anıyor


Foça Cezaevi bahçesinin zula bir köşesini kendime mekân edindim. Çayır içinde gözden kaybolmuş bir masaya defter, kitap, radyo, yayılıyorum. Yan taraf kan deryası gibi gelincik tarlası, yaban buğdayları hafifçe sararmaya başlamış, dört yanım zeytin ağacı, tek duyulan ses kumruların buguu-guu’su. Güneş yakıcı değil, kucaklayıcı. TRT3’te Hindemith, viyola sonatı. Hindemith’e bayıldığım söylenemez, ama bu iyi geldi. Karanlık, olgun bir müzik.

Kırk yıl olmuş, Yale’deyken favori sığınağım Sterling Kütüphanesinin sağ arka kuytusundaki gazete odasıydı. Faux-gotik tarzda görkemli, lambrili, tavan doğramalı, ağır meşe masalı bir oda. Dünyanın yüz küsur ülkesinden, Amerika’nın bin milyon kasabasından günlük gazete gelirdi. 1977 olmalı herhalde, Milliyet’ten ikinci Milliyetçi Cephe hükümetinin kuruluş haberlerini okuyordum diye kalmış aklımda. Cumbanın içinde hep oturduğum köşede otururken adamlar geldi, sizi on dakika rahatsız edeceğiz dediler. Pencerenin içine iskarpela ile yatak açtılar, pirinç bir plaket çaktılar. “Büyük besteci Paul Hindemith, vefatı 1967, Yale’de müzik profesörü iken bu köşede oturmayı severdi.”

Oradan tanışıyoruz.

O kütüphanede Londra Times’ın 1700 bilmem kaçtan beri, New York Herald ile Times’ın 1800’lerden beri mikrofilm arşivleri vardı. Bir ara oturdum, Fransız İhtilalini baştan sona gazete haberlerinden okudum. Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında ABD basınında çıkan Türkiye’yle ilgili yazıları taradım. İnternetin olmadığı çağda büyük nimetti, şimdi gerçi çoğuna online ulaşabiliyorsun.



6 Haziran 2017 Salı

Emperyalizm


“Emperyalizm” İngiliz dış politikasında yanlış ve küstah olan her şeyin genel etiketi olarak siyasi sloganlar tarihindeki seçkin mevkiine yükseldi.


Geçen günkü yazıda “emperyalist” kelimesini alışılmadık bir bağlamda kullandım, vatandaş dumur oldu. Az daha açalım isterseniz.

TANIM 1: Ortaçağda İtalya’da imparatorcu – papacı mücadelesinde imparatordan yana olanlar.
Alman hükümdarları 963 yılından itibaren Roma İmparatoru unvanını taşıdılar, İtalya’daki irili ufaklı beylikler ve şehir devletleri üzerinde egemenlik iddia ettiler. Papa zaman zaman buna ayak uydurdu; zaman zaman anti-Almancı direnişin öncülüğünü üstlendi. İtalyan toplumu şimdiki Suriye iç savaşına rahmet okutacak karmaşıklık ve kanlılıkta hiziplere bölündü. Hatta Dante bu yüzden vatanı Floransa’dan sürgüne gitti, hasretinden şair oldu.

O bağlamda Ortaçağ tarihçilerinin kullandığı “emperyalist” çağdaş bir deyim midir, tarihçi jargonu mudur emin olamadım şimdi. Du Cange sözlüğü elimin altında olsa bakar şıp diye söylerdim.

TANIM 2: Fransa’da 1850’lerde Louis Bonaparte’ın imparator olmasını destekleyen ve 1852’de yapılan referandumda – pardon plebisitte – “evet” oyu verenler. Zıddı royalist (kralcı) veya cumhuriyetçi.

Bonaparte Napolyon’un yeğeni idi. 1848’de cumhurbaşkanı seçildi. Amcası gibi imparator olma sevdasına düştü. “Büyük Fransa” vaadiyle geldi, Avrupa’da herkesi ürkütüp kendine düşman etti. Afrika’ya el attı. Banka ve borsa oyunlarıyla bir zümreyi zengin etti. Sonunda Almanların sabrı tükendi, 1871’de vurup tepelediler. Son yıllarını Londra’da sürgünde geçirdi, anılarını yazdı.

TANIM 3: İngiltere’de 1857-58’i izleyen yıllarda Benjamin Disraeli liderliğinde Muhafazakâr Partinin kolonileri – özellikle Hindistan’ı – merkezi yönetime entegre etme politikasını savunan kimse.

Hindistan’daki İngiliz egemenliği o tarihe dek bin bir türlü özel imtiyaz, antlaşma ve fiili durumdan oluşan bir yamalı bohça idi. Delhi’de teorik olarak halâ Hindistan’ın üçte ikisine hükmeden Sultan oturuyordu. Yeni politika gereği sultanlık lağv edildi, genel vali atandı, Kraliçe Victoria’ya mutantan bir törenle Hindistan İmparatoriçesi tacı giydirildi. “Fransa’nın var, bizim neyimiz eksik” düşüncesi bunda rol oynamış mıdır, şimdi detay hatırlamıyorum.

Muhafazakârlar “emperyalizm” bayrağını kaldırınca haliyle Liberaller de oradan yüklendiler. 1876 seçimleri Disraeli ile Liberal lider Gladstone’un epik mücadelesine sahne oldu. Gladstone ahlaklı dış politikanın, İrlanda özgürlüğünün ve tüm ezilen halkların bayraktarı olarak ringde yerini aldı. “Emperyalizm” İngiliz dış politikasında yanlış ve küstah olan her şeyin genel etiketi olarak siyasi sloganlar tarihindeki seçkin mevkiine yükseldi.

O gün bu gündür biliyoruz ki emperyalizm,
a)       kötüdür,
b)      İngiliz (ve müteselsilen Amerikan) bir şeydir,
c)       belirgin bir anlamı yoktur, ne demek istersen o anlama gelir.

1 Haziran 2017 Perşembe

Acil Follower Aranıyor

Ortanca oğlum Tavit (16) birkaç hafta önce Quora isimli sitede muhtelif konular üzerine kısa yazılar yayınlamaya başlamış, kısa süre içerisinde epey sükse yapmış. Çok da güzel yazıyor kerata, kuvvetli gözlem yeteneği var. Arada mikrofonu ailenin diğer fertlerine bırakmak gerek. 

Bilmeyenlar için, Quora şöyle işliyor: Biri ortaya soru atıyor, herhangi bir site kullanıcısı bu soruya kısa bir metinle cevap veriyor. Korkarım tamamı İngilizce.  

Tavit'in diğer yazılarını okumak ve takip etmek isterseniz link şöyle. "Upvote" vermeniz veya takip etmeniz çok makbule geçecektir.
https://www.quora.com/profile/Tavit-Nisanyan

Have you ever ruined someone’s life?

Have I ever ruined someone's life? No. No I haven't. What I did was not just ruining someone's life. It was not even comparable to ruining a life.
Because what I did was worse than ruining a life. I destroyed the life of someone who loved me, and whom I loved back. I destroyed the life of someone who trusted me with his everything, but I took it, spat on it and flushed it down the toilet.
And not a day has gone by that I haven’t thought of him, because he left me, and I never spoke to him again.
You see, few years ago I met someone very special to me. When I was younger, I lived in a small town where the people were old, the air was stale and I was a mere boy, so full of life. All I needed in life back then was someone I could spend time with, and someone who would appreciate me. I guess I could say that I was lonely.
This is where Tom (let’s call him that) comes into the story. One morning, when I was routinely walking to the grocery store to get some bread, I saw Tom playing by himself. I couldn’t believe my eyes! Finally, I thought, someone I can speak to, and be friends with, here, in my town!
I shyly approached Tom, and as I walked towards him, I noticed that he had blonde hair and green eyes, features unknown to Turkish boys. I saw him smiling at me, and I smiled back. Very soon, we had started to talk, and before we knew it we found ourselves deeply immersed in children’s games. Being with Tom, everything felt so natural, as if he were made for me, and I for him. Tom was beautiful, both inside and out.
For the next whole year, Tom and I were inseperable. We would spend whole days together, watching movies, playing, and there was not a single day that Tom didn’t stay over at my house.
But even in our pure world of juvenile happiness, not everything was perfect. Every time Tom went home, he came back badly bruised. He never told me why, but one day I saw it with my own eyes. His mother was abusing him. This made me feel all the more responsible for his well being.
So you ask, what could possibly have happened that would bring such a tragic ending to such a profound friendship?
It was all my fault.
I wanted to protect Tom, but I took him for granted.
You see, I was crazy about Tom’s physical appearance to the point where I couldn’t stop looking at him. He had the most impressive green eyes I have ever seen, with the bright golden locks of an angel, but most importantly, Tom was very chubby. Almost obese, some could say. I found this irresistibly cute.
I betrayed him three times.
Even though he was dependent on me, I took away one of the only things that made him happy in life.
You see, Tom had an unusual fondness for milk. In fact, he was so obsessed with the creamy delight that sometimes, he would come to my house just to get milk and then he would go away. And so I thought of a genius idea. I decided that every time he asked for milk, I would sneakily put some mayonnaise in it, because this would make him gain a lot of weight. I thought he wouldn’t even notice the difference.
Well, Tom didn’t speak much and I was 11, but I knew something was wrong. Tom knew what I was doing. He also knew that I knew that he was aware of this.
He never said anything about it directly, but one day, he hurt me really bad. We were having a small argument, and he slapped me right across the face and he didn’t come back for a week.
He never asked for milk again.
I made a new best friend
As you could probably have guessed by now, my friendship with Tom was very special. We weren’t only best friends, but we were also each other’s only friends.
Tom was heartbroken about the mayonnaise, but he still loved me.
He was shattered when I brought home a new best friend. To make it worse, Tom did not get along with my new friend whatsoever. He tried to make me choose between him or her. I did not make a choice.
He thought I didn’t love him anymore.
I took something from him that I can never give back.
As we grew older, I felt that Tom was becoming more violent. I mean we all were, as puberty was approaching fast, but this was different. I don’t mean to sound discriminatory in any way, but it almost felt as if he was turning into one of… his people…
This is why I thought it was time that I took Tom to the doctor. There was only one cure for such inexplicable emotional transformation. Castration.
And so I watched Tom close his eyes for the last time as a man. When he woke up, he knew nothing would ever be the same. His best friend had forced him to become a eunuch.
The problem is, Tom was homophobic.
Tom’s world had been ruined entirely. Life had stolen all of his friends, his family, his happiness, his milk and unfortunately, his balls.
Tom gave up. He no longer played with me, no longer got out of bed, and he no longer cared for anything. I couldn’t even wipe the profound sorrow off his face by offering to tease him with a string. He was, by all definitions, in depression.
One night, a strange, mystical sense woke me up. I went downstairs to find a glass of milk, empty. Rocky, the way Tom liked it. Next to it I saw an ashtray. A half eaten kitty cracker. Tom had left.
I quickly ran to the door as the memory of every good moment we ever had flew through my heart like a bullet. Tom was there, walking away, crying.
He looked at me one last time. With his eyes, he said, and I quote, “I can’t.”
When he turned around I saw that he had eaten my hamster.
I did not try to stop him. I couldn’t. Being attacked by him would shatter me. I am a God damn coward, and I couldn’t stop him. I couldn’t just tell him that I loved him. I couldn’t ask for a second chance. I let him down, and now he is paying for it.
So yes, I destroyed someone’s life.
(This is Tom before I betrayed him.)
Edit: Whether by luck or fate, I saw Tom today. He was doing worse than I imagined.
As you can see, he now works in a soup kitchen, spending his days begging, eating leftovers.
He was heavily intoxicated.
This breaks my heart.

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Amerikan Liberalizmi Başka

Dünyanın hiçbir yerinde “piyasalar serbest olsun, devlet ticarete karışmasın” platformu üzerinden yüzde birin üstünde oy alan siyasi hareket görülmemiştir; bundan sonra görüleceğini de sanmıyorum.

Bir arkadaş Amerika’da neden sosyal demokrat parti yok, neden Amerikalılar sola “liberal” diyorlar, bizim liberal dediğimiz onların libertaryeni mi diye soruları sıralamış. Cevap yazdım.
Avrupa’da sosyal demokrasi ve/veya sosyalizmin maddi temeli sendikal harekettir. 1870-80’lerde doğdu, 1980’lere dek Avrupa siyasetinin en güçlü aktörlerinden biri oldu. Sendikalar çöktüğünden bu yana sol partiler bence uzatmaları oynuyorlar. Gerçek bir varlık nedenleri kalmadı. Bürokratik-liberal düzenin biraz daha şehirli, biraz daha din-dışı varyantının temsilcisi oldular.
ABD’de sendikalar hiçbir zaman siyasi düzenin belirleyici bir parçası olmadılar. Neden? İki şey geliyor aklıma. Bir, Avrupa proletaryasının, köklü köylülüğe dayanan bir sınıfsal kimliği/geleneği vardı. Kendilerini ayrı bir kültür, ayrı bir zümre, ayrı bir aksan, ayrı mahalle, ayrı aile yapısı gibi unsurlarla tanımlayabiliyorlardı. ABD’de hiçbir zaman gerçek bir sınıf olmadılar. Olsa olsa ayrı etnik kökenlerle tanımladılar (İrlandalılar, Yahudiler, Zenciler, Hispanikler vb. ). İkincisi tabii, acımasızca uygulanan devlet şiddetidir. 1920-30’larda sendikal hareketler kanla bastırıldı. 1950’lerde sol ve sosyalizm üzerinde muazzam bir siyasi terör yaratıldı. New York’un Baltimore’un, Boston’un köklü sosyalist örgütlenmeleri vardı. Ama ulusal düzeyde asla örgütlenemediler, marjinal kaldılar.
Bundan dolayı ABD’de “sol” ve sendikal hareket, 1930’lardan itibaren, ancak Demokrat Parti yoluyla siyasi temsil imkânı bulabildi. “Liberal” kisvesi altında siyaset yapabildi. Sonucunu görüyorsun. Avrupa’da Liberal siyaset 1918 sonrasında izi kalmamasına çöktü; oysa ABD’de hâlâ (en azından ismen) siyasi söylemin iki ana kanadından biri olmaya devam ediyor. Keza Kanada ve Avustralya’da.
İngiliz liberalizminin öteden beri birbiriyle bağlantılı iki platformu vardı. Biri serbest ticaretti, yani tacir ve yatırımcı sınıfının mümkün mertebe devlet müdahalesinden muaf olması. Öbürü dini taassuba itirazdı, ki buna 19. yy sonlarında milli taassuplara karşı olmak da eklendi. Seçmen nezdinde asıl ağırlığı olan bu ikincisiydi. İnsanlar kiliseyi talep ettikleri için, “ezilen” halklara (özellikle İrlandalılara, daha sonra tüm dünya mazlumlarına, mesela Türk esareti altındaki Yunanlılar, Bulgarlara vb.) sempati duydukları için Liberal partilere yandaş oldular.
(Parantez, Mario Varges Llosa’nın Dünyanın Son Ucundaki Savaş adlı şahane bir romanı var, Türkçeye çevrilmedi sanırım. Orada din-karşıtı bir tipik 19. yy sonu liberalinin, Brezilya’da ezilen halk hareketi olarak başlayan bir dini ayaklanma karşısında büyük bir düşünsel açmaza düşmesini ve sonuçta ayaklanmacılara katılmasını anlatır. Klasik Liberal düşüncenin temel paradoksunu izlemek açısından öğretici bir eserdir.)
Bugünkü Amerikan Liberalizmi bu ikinci boyutu, yani dini taassuba ve milli zorbalıklara karşı olma tavrını ön plana çıkarmıştır; bu sayede bütün dünyada Liberal siyasi akımlar çökerken ayakta kalmayı başarmıştır. Az önce dediğim, sol/sosyalist hareketin Liberal/Demokrat cepheye iltihakı da bu dönüşümde rol oynadı elbette.
Liberalizmin birinci platformunu öne çıkarmakta ısrarcı olanlara ABD’de, senin de belirttiğin gibi, Libertarian adı veriliyor. Marjinal bir harekettir. Dünyanın hiçbir yerinde “piyasalar serbest olsun, devlet ticarete karışmasın” platformu üzerinden yüzde birin üstünde oy alan siyasi hareket görülmemiştir; bundan sonra görüleceğini de sanmıyorum.
Libertaryenizmin heyhey günleri 1980’lerdi, Keagan, Thatcher, Milton Friedman, Chicago ekolü vb. 1945’ten veya 1932’den bu yana süren sosyalizan politikaların Batı dünyasını ekonomik ve sosyal çöküntüye sürüklediğini (haklı olarak) gördüler ve karşı uca savruldular. Ancak vaatleri tutmadı; aksine daha beter bir çöküşe doğru hızla yol alındığı anlaşıldı. En önemlisi, serbest piyasa ekonomisi ile bürokratik tahakküm arasında yapısal bir simbiyoz olduğu milletin kafasına dank etmeye başladı. Piyasa ilişkilerini yaygınlaştırdıkça, onları regüle edecek ve polis rolü oynayacak devasa ve gitgide kontrolden çıkan bir kamu bürokrasisi oluşturmak gerekiyor. Ve nitekim Thatcher-Reagen reformlarının net sonucu (keza Türkiye’de Özal çağının sonucu) daha önce eşi benzeri görülmemiş bir bürokratik yapının kanser gibi büyümesi oldu. Korkarım ki bu hakikat daha iyi anlaşıldıkça Libertaryen düşünce, zaten sınırlı olan kamu desteğini büsbütün yitirmek zorunda kalacak. Bütün dünyada neredeyse devrim boyutları kazanan bir kolektivist, organikçi, doğacı, anti-kapitalist hareket var ve tahmin ediyorum ki yakın gelecekte dinecek veya sinecek bir şey değil.
Bilmem sorularına cevap verebildin mi?


24 Mayıs 2017 Çarşamba

Distopyalardan bir demet

Ardarda üç roman okudum. Cormack McCarthy, The Road, yıl 2006. Dave Eggers, The Circle, 2014. Michel Houellebecq, Soumission, o da 2014. Üçü de dehşetli birer distopya. Bilhassa mı seçmişim diye düşündüm. Yok, son yılların iyi romanları faslından rastgele sipariş etmişim. Belli ki dünyada distopya modası var. Medeniyetin sonu geldi, battık, bittik, mahvolduk nidaları dört yandan yükseliyor.

Felaketin kimliği değişken: McCarthy’de savaş sonrası ekolojik kataklism, Eggers’te Google ve onun temsil ettiği dijital tahakküm, Houellebecq’te İslam. Ama altta yatan tema bir: Kapitalizmin, ya da modernizmin, tükenişi diyelim. Doğal kaynaklar ve insani ilişkiler kudurgan bir hırsla paraya çevrilmiştir. İnsan yaşamına anlam ve değer veren şeyler kaybedilmiştir. İnsanlar düşman bir dünyada yalnız ve çıplak kalmıştır. Acz içinde, başlarına geleceği beklemektedirler.

Karanlık bir tablo. Belki biraz abartılı. Ama yabana atılır bir argüman olmasa gerek.

*

MacCarthy üçünün en zayıfı. Fikir 2006’da belki yeniydi, ama o günden bu yana o kadar çok post-kıyamet filmi ve dizisi izledik ki sanırım biraz sıradanlaştı. Dünyanın başına ayrıntısını bilmediğimiz bir felaket gelmiştir. Şehirler ve bitki örtüsü yanmış, hayvanların nesli tükenmiş, milyarlarca balık leşi okyanus kıyılarına vurmuştur. Yeryüzü kara bir külle kaplıdır. Hava, soluk alınamayacak kadar kirli ve kasvetlidir. Sağ kalan az sayıda insan, korku ve yalnızlık içinde, yamyamlık ve ölü soyuculukla vakit geçirmektedir. Her şeyini kaybetmiş bir baba ile oğul, açlık, sefalet ve ölüm korkusu ile dolu uzun bir yürüyüşle deniz kıyısına varmaya çalışırlar. Onları hayatta tutan şey umut ve sevgidir. Nihayet ulaştıkları deniz leş kokulu ölü bir sahil de olsa, yürüdükleri yolun kendisi yaşamlarının gerçek ve mutlak anlamıdır.

Klasik dini referanslardan arındırılmış bir tür Amerikan post-protestantizmi sanırım. Seveceksin. Affedeceksin. Umudunu yitirmeyeceksin. Sevdiğin insan için (pardon: erkek evladın için) yaşamını feda etmeye hazırsan yaşamı hak edersin.

Haklı mı? Haklı. Asıl marifet bunları klişeye düşmeden anlatabilmek. Teksaslı yazarımız orada tekliyor. Modern Amerikan yaşamının kültürel dekorundan arındırılmış bir tür yabani brutalizmi seçince belki klişeden kurtulacağını, hakikatin yalın haline ulaşacağını sanıyor. İlk başından beri Amerikan edebiyatının – ve Hollywood sinemasının – en bayat klişesinin tam da bu olduğu gerçeğini göz ardı ediyor.

*

Eggers’inki çağdaş bir Orwell uyarlaması. Kaliforniya’nın kör taşrasında manasız bir işte çalışan Rachel, Silicon Valley’e benzeyen bir yerde, Google veya Apple’a benzeyen bir firmada iş bulur. Oradaki yaratıcılığa, zekâya, uçarılığa, insancıllığa, özgüvene, sınırsızımsı özgürlüğe hayran olur. Üniversiteyi yeni bitirmiş yetenekli bir genç kadın için cennet burasıdır. Madalyonun öbür yüzü yavaş yavaş kendini gösterir. Özel hayat iptal edilmiştir. Networkleşen yaşamlarda birey, kitlesel akıl karşısında yalnız ve acizdir. Networkün sahipleri, kavuştukları olağanüstü gücü para ve iktidar hırsına alet etmişlerdir – alet etmişler demeyelim, iktidarın mantığına kaçınılmaz olarak teslim olmuşlardır. Rachel bir iki direnir, beyhude olduğunu anlar, teslim olur. En yakınlarını satarak yükselir.

Zevkle okunan bir roman. Dili kıvrak ve kaslı; bazı temaları geliştiremeden bıraksa da, kurgusu sürükleyici. Entelektüel derinlik zayıf, sonuç olarak San Francisco’dayız. Kültürel referans Hollywood filmleri, bilemedin college müfredatından akılda kalan üç beş isim (Sokrates, Shakespeare, Nietzsche). Ama Eggers zeki biri, ironi duygusu gelişkin, bariz bayağılıklara düşmeyecek kadar edebiyata aşina. Muhalifliği insana iyi gelen cinsten. Okunmalı.

*

Asıl sürpriz Houellebecq. Hatırlarsınız, bu zat Charlie Hebdo’nun saldırıya uğradığı hafta kafasında bir huniyle kapaktaydı. Huniyi görünce insan ister istemez önyargılı oluyor, bir medya soytarısı bekliyor. Değilmiş. Sansasyonu araç olarak kullanan, ciddi ve derin bir roman çıktı karşıma.

Fransa’da 2022 seçimlerini sol partilerle ittifak kuran İslamcılar kazanır. Karizmatik ve iş bitirici Muhammed ben Abbes başkan seçilir. İslamcılar kilit bakanlıkların çoğunu koalisyon ortaklarına bırakmayı kabul eder, ancak eğitimde ısrarcı olurlar. Laik devlet okulları kapatılır. Körfez sermayesi kesenin ağzını açınca kısa sürede son derece başarılı İslami okullar ağı kurulur. Sorbonne Üniversitesi kapatılır ve İslami Sorbonne adıyla yeniden kurulur. Etekler uzar, başörtüsü zorunlu olmasa da norm haline gelir. Şer’i hukuk gereği Müslüman olmayanların (Katolik okulları haricinde) ders vermesi yasaklanır. Fransız inteligensiyası durumu önce kibir ve küçümseme ile karşılar. Sonra yavaş yavaş çağa boyun eğer. Kelime-i şahadet getirip yüksek maaşla üniversitedeki kürsülerine dönenlerin sayısı artar. Eskiden kız öğrencileriyle kaçak aşk yaşayanlar, ikinci ve üçüncü eşlerine kavuştukça İslamiyete olan inanç ve sevgileri pekişir. Kısa bir müzakere süreci sonunda önce Tunus, ardından Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye Avrupa Birliğine katılırlar.

Romana asıl derinliğini veren boyut başka. Kahramanımız, Huysmann uzmanı bir edebiyat profesörüdür. Joris Huysmann önceleri Emile Zola’nın müridi ve liberal modernizmin önde gelen bir sözcüsüyken dönüşüm geçirmiş, dini keşfetmiş, 20. yy başlarında sağ-Katolik reaksiyonun bir çeşit Necip Fazıl’ı ya da Nurettin Topçu’su haline gelmiştir. Kahramanımız Huysmann’ın yaşamındaki belli başlı mekânları ziyaret eder. Çeşitli boyutlarıyla modern toplumun manevi tükenişini tartışır. Yahudi olan genç öğrenci sevgilisinin Fransa’da yükselen antisemitizm karşısında ailesiyle İsrail’e göçmeye karar verip orada yeni bir idealizmle tanışmasını buruk bir kıskançlıkla izler. Sonunda kaçınılmaz adımı atar.

Yani mesele İslam değildir, modern toplumdur. Fransız entelektüeli yüz yıldan beri bu probleme çarpmakta ve kaçmaktan başka çözüm bulamamaktadır.

*

Bunlarla aynı günlerde okuduğum öbür kitap bu vurguları kafamda daha şiddetlendirdi sanırım. Charles Eisenstein, Sacred Economics [teşekkürler Elif]. Yok, bu yaştan sonra dünya görüşümü baştan kuracak değilim. Ama gene de temel soruları ara sıra baştan sormakta yarar var.

Özel mülkiyet ve para ekonomisi insanları zenginleştirmedi, feci bir şekilde fakirleştirdi diyor. Doğal kaynakların ve kültürel varlıkların metalaşması sahiplenme değildir, öteki’nin dışlanmasıdır. 

Başkasının yararlanma haklarına set çekmektir. Özel mülkü tanımlayan işaret “Girilmez” levhasıdır. Bir toplumda para ekonomisinin yaygınlaşmasının net sonucu gitgide artan sayıda insanın, gitgide kapsamı büyüyen alanlardan kapı dışarı edilmesidir. Ekonomik kalkınma diye tanımladıkları şey, bir fakirleşme sürecinin adıdır. İnsanların parasal geliri artmakta, buna karşılık parasız yararlanabilecekleri değerlerin (çayır, çimen, boş vakit, av, masalcı dede, çocuk bakıcısı komşu, arka bahçedeki keçi, akrabalık ve yardımlaşma ağları) kapsamı daralmakta, insanlar gitgide daha muhtaç ve çaresiz hale gelmektedir.

O çaresizlik hissi midir insanları “yandık, bittik, medeniyet batıyor, elimizden bir şey gelmez” duygusuna sevk eden, ister istemez akla gelen soru bu.

Eisenstein ayrıca faiz ekonomisinin sürdürülemez bir fasit daire olduğunu savunuyor, yüksek enflasyon ve eksi faize dayalı yeni bir para sistemi öneriyor. Fikirler ilginç, ama var olan sistemin neden yüzlerce yıldan beri insanlara bu kadar cazip geldiğini açıklamaya teşebbüs etmedikçe son tahlilde fantezi olmaktan ileri geçebilecekleri şüpheli.

Dipnot: McCarthy'nin kitabı 2011'de Türkçe'ye Yol diye, Eggers ise 2017'de Çember olarak çevrilmiş.   




21 Mayıs 2017 Pazar

Üniversite nasıl doğdu


Batının üniversitesini Doğunun medresesinden farklı ve üstün kılan bir şey var mı? Avrupa’nın büyük atağında üniversite belirleyici bir rol oynamış mı? Eskiden bu sorulara evet deme eğilimindeydim; simdi baktığımda pek öyle görünmüyor. İki taraf arasındaki benzerlikler, farklardan kat be kat daha güçlü.



Hastings Rashdall, The Universities of Europe in the Middle Ages. İlk basım 1895, revize edilmiş basım 1936. Üç cildin birincisi Bologna ve Paris üniversitelerinin (ve ucundan biraz Salerno Tıp Okulunun) oluşumu, 600 sayfa. İkinci cilt çeşitli Avrupa ülkelerinde 15. yy’a dek kurulan kırka yakın üniversitenin hızlı özeti, 350 sayfa. Üçüncü cilt Oxford ve Cambridge imiş, o elime geçmedi.
Anıtsal bir eser. Ortaçağ tarihçiliği 19. yy İngiliz tarih yazımının zirvesi ve göz bebeğidir, bu da o geleneğe yakışır bir çalışma. Sadece ilk ciltte 2200 kadar dipnotu, her biri ufak bir makaleye konu olacak nitelikte – Padua Üniversitesinde öğrencilerin askeri hizmetten muaf tutulması meselesi, yatılı kolejlerin ücreti meselesi, Paris’te öğrencilerin meyhane kavgalarına ilişkin mahkeme kararları, 1245 tarihli tüzük değişikliğinin anlamına dair farklı görüşler, Salerno’da okutulan tıp kitaplarının hangileri zorunlu idi, Floransa Üniversitesinin diplomalarına şehir idaresinin mührü hangi tarihte basılmaya başlandı, kitapçılar ve yazmanlar loncasıyla üniversite arasındaki fiyat ihtilafı nasıl çözüldü, bakalorya sınavlarında yapılan yolsuzluklara dair soruşturma raporları ve saire. Mesela 1290 küsur tarihinde hukuk hocası Odofredus’un ders ücretlerini ödemeyen öğrencilere dair şikâyeti (“quia scholares non sunt boni pagatores; scire volunt omnes, mercedem soluere nemo.”) Mesela Paris üniversitesi şansölyesine karşı Papalık nezdinde açılan temyiz davasının masrafları için öğrencilerden para toplamanın yasa dışı olduğuna dair karar.
Alıntı metinlerinin tamamına yakını Latince, bir kısmı üstelik kötü imlalı Ortaçağ Latincesi. Bilmiyorsan işin zor.
*
Universitas, yani “birlik, bir-araya-geliş”; Arapçası vahdetten ittihad. Bir tür sendika da diyebiliriz. Paris’te en erken 1208 civarında, Bologna’da 1215’te yazılı kaydına rastlanıyor, ama her iki kentte bu tarihlerden bir müddet önce örgütlenmiş olduklarına dair belirtiler var. İlki muhtemelen Bologna; Paris oradan fikir çalmış. 1200 yılında Paris’te bir Alman öğrencinin hizmetçisinin meyhanede dövülmesi üzerine çıkan ve haftalar süren büyük kargaşalıkta ilk kez üniversitenin bir hukuki temsil organına ihtiyaç duyduğu anlaşılıyor. Salerno belki ikisinden de daha eski, ama “üniversite” statüsünün belgesine ilk 1231’de rastlanıyor. Bu mühim, çünkü Salerno Güney İtalya’da ve Arap kültürel etkisinin Avrupa’daki en önemli kapılarından biri. Yani Salerno eğer ilk ise, bundan çıkarılacak sonuçlar var.
Bologna ve Paris iki ayrı model. Bologna’daki universitas bir öğrenci birliği olarak başlamış, Paris’teki bir hocalar sendikası, ama zamanla ikisi aynı yöne evrilmiş.
Bologna 12. yy’ın ilk çeyreğinden itibaren Avrupa’nın en seçkin hukuk hocalarını barındırmasıyla ünlü bir kent; aynı zamanda Papalığa karşı Alman imparatoru yandaşlarının İtalya’daki en önemli dayanak noktalarından biri. Avrupa’nın dört köşesinden buraya akın eden öğrenciler, şehir ahalisine karşı haklarını korumak için önce bir, sonra iki universitas kurmuşlar. Biri Cismontane, Bologna hariç İtalyalıların, diğeri Tramontane, “dağ ötesinden” gelenlerin, yani çoğunlukla Almanların birliği. Enteresan olanı, Bologna’nın yerlisi üniversiteli olamıyor, çünkü onların hukukunu ve güvenliğini korumak için ayrıca bir yapılanmaya gerek yok, zaten şehirli oldukları için yasaların güvencesinden yararlanıyorlar. İki üniversitenin toplam üye sayısı binleri bulmuş. Kent komününe rakip birer tüzel kişiliğe dönüşmüşler.
Zamanın usulü gereği her iki cemiyet birer rector (başkan) seçip ona itaat ve sadakat yemini etmiş. Başkan prensip olarak bir öğrenci, ama rektörlük masraflı bir iş olduğundan genellikle en zenginleri seçilmiş; zamanla işi profesyonel yöneticilere yükleyip törensel pozisyona çekilmişler. Öğrencilerle ilgili her türlü hukuki ihtilafta rektöre neredeyse sınırsız yargı yetkisi tanınmış. O yetki şehir otoriteleriyle çatışma noktasına vardıkça üniversiteler şehirden taşınma (secessio) tehdidini kullanmışlar; 1215’te topluca Arezzo’ya, 1222’de Padua’ya taşınmışlar. 1245’te şehir idaresi pes edip cinayet vakaları dışında rektoryal yargıyı en geniş şekilde tanımış.
Aynı yıl hocaların da rektöre bağlılık yemini etmesi şartı getirilmiş. Hocaların salaria’sını şehir ve üniversiteler ortaklaşa ödemeyi kabul etmişler. Üniversite tüzüğü derse geç gelen, belli sürede belli dersleri tamamlamayan, izinsiz şehir dışına çıkan hocalara para ve hapis cezaları öngörüyor. Üniversiteler ayrıca x tarihinde 39 üyesi olan kitapçılar ve yazmanlar loncasını ve şehir meydanında her hafta kurulan seyyar kitap pazarını regüle etmiş; öğrenci pansiyonlarını ve kira evlerini kontrol etmiş; fahiş kira alan veya öğrenciye kötü muamele eden ev sahiplerini bir yıl veya daha uzun süre ile yasaklamış; kötü ve yanlış nüsha yazan kitapçılara para cezası kesmiş.
Bu Bologna modeli. Padua, Pisa ve Güney Fransa’daki Montpellier üniversiteleri bu modeli izlemiş. Paris’te ise şartlar farklı. Bologna’nın aksine Paris bağımsız bir şehir devleti değil, bir kraliyet kenti. Papayla sürekli kavgalı olan Bologna’nın aksine Paris’te kilise krallığın iktidarına karşı bir melce, bir sığınak. Paris’teki okullar her zaman kilisenin koruması ve kontrolü altında olmuşlar; Paris Başpiskoposuna ve onun tayin ettiği şansölyeye (cancellarius, chancelier) boyun eğmişler, veya eğmemişler; onlarla kavga etmişler; onlara karşı koymak için universitas kurma gereğini duymuşlar. Nihayet 1215’te, kendisi de Paris ve Bologna üniversitelerinden doktor unvanına sahip Papa 3. Innocent’in fermanıyla rector seçme yetkisi kazanmışlar.
Paris’te ilk dönemde artes, ilahiyat, tıp ve hukuk olmak üzere dört fakülte var. Artes sözcüğünü “aşağı sanatlar” diye çevirelim. Öbür üçüne hazırlık okulu olarak düşünülmüş; gramer (yani Latin dili), retorik (yani düzgün yazma ve konuşma) ve diyalektik (yani doğru dürüst tartışma) sanatlarını – trivium – öğretmiş. Bu bölümden mezun olanlar bacalarius (“bekâr”) unvanını almışlar; yüksek fakültelerde okutman ve hoca yamağı olma yetkisini kazanmışlar. Ama üniversiteye üye olabilmek için üç yüksek fakültenin birinden magister (“usta”) ya da doctor (“hoca”) unvanı almak gerekmiş.
Magister ve doctor önceleri hocalar sendikasına kabul edilme anlamına gelen ve bununla sınırlı birer unvan. Ancak 1230’lardan itibaren sayıları artan bir dizi Papalık fermanıyla, önce Paris ve Bologna’nın, sonra diğer üniversitelerin hocalarına ius ubique docendi (“her yerde hoca olabilir”) beratı verme yolu açılmış. Böyle olunca hocalığın, ve dolayısıyla hocalık unvanı veren kurumların, bir üst resmi makam tarafından resmen ve alenen tasdik edilmesi yolu açılmış. Bürokrasinin ölümcül çehresi ucundan görünür olmaya başlamış.
*
Kurumsallaşmanın öncesinde elbette bireysel öncüler var. Ortaçağın büyük eğitim devrimini başlatanlar onlar.
  • Salerno’da Constantinus Africanus. Tunus doğumlu bir hekim, 1080 dolayında siyasi mülteci olarak İtalya’ya gelmiş. Arap, Yunan ve İspanyalı Yahudi hekimlerin eserlerini Latinceye çevirmiş; kısmen İspanyalı Ali b. El-Abbas’tan çevirerek Ortaçağların standart tıp ders kitabını yazmış. Tilmiz yetiştirmiş. Onun döneminde şekillenen Salerno tıp ekolü, altı yüz yıl boyunca Avrupa’da tıp eğitiminin çifte kaleleri olan Padua ve Montpellier üniversitelerinin anası sayılıyor.
  • Bologna’da Irnerius, ya da Guarnerius, Yrnerius, Varnerius: aslı Werner olmalı. 1110 civarında hukuk dersleri vermeye başlamış, tam o sırada eski Roma hukukçularının içtihatlar derlemesi olan Digesta’nın tam nüshasının Amalfi’de keşfedilmesi üzerine başlayan Roma medeni hukuku uyanışına öncülük etmiş. Sivil hukukun yüzlerce yıl üniversitelerde okutulacak olan ders kitabını yazmış. Skolastik hukukun iki ağır topu Dr. Bartolus ile Dr. Baldus’u yetiştirmiş. Her iki adı Molière ve Beauharnais’in komedilerinde ukala profesör rolünden tanırsınız.
    Bologna sivil hukukçuların, dolayısıyla emperyalistlerin (yani Almancıların) akademik odağı olunca, Papalık da mecburen gidişe ayak uydurup, şehirde sivil hukukun yanında kanon hukuku (yani kilise hukuku) kürsüsü açılmasına önayak olmuş. Kanon hukukunun mecellesi olan Decretum yazarı Gratian, çeşitli yerlerde hocalık yaptıktan sonra 1150’lerde Bologna’ya yerleşmiş. Yani 1110’larda tek bir hocanın açtığı yolda kent, kırk yıla kalmadan, hukukun iki dalında Avrupa’nın akademik odağı haline gelmiş.
  •  Paris’te hepsinden daha ilginç bir figür, Abélard: gerçek bir anarşist, bir entelektüel maceracı, hayatı boyunca otoritenin her şubesiyle çatışmış ve ağır bedel ödemiş biri. 1100 civarında Bretanya’nın taşrasından Paris’e öğrenci olarak gelmiş. Zamanın mühim meselesi olan realistlerle nominalistler arasındaki felsefi çatışmada yer almış. Namlı hocaları münazarada rezil etmiş. Notre Dame katedrali yönetimiyle kavga ettiği için şehir surları dışında, Seine nehrinin sol yakasında, sonradan Paris Üniversitesinin nüvesi olan Ste. Genéviève mahallesine yerleşip orada ders vermiş.  Öğrencisi olan Héloise ile aşk yaşadığı için kızın ailesi tarafından yakalanıp hadım edilmiş. Bir süre taşraya sürgün edildikten sonra dönüp Paris İlahiyat Okulunun temellerini atmış. Skolastik felsefe metodunun başlangıcı sayılan Sic et Non’u yazmış. Sonunda ölünceye kadar Cluny manastırına hapsedilip yazı yazması engellenmiş. Halbuki en sadık öğrencisi olan Petrus Lombardus yüzyıllarca Katolik ilahiyatının el kitabı olan Sententiae’yi yazacak, 13. yy’ın aziz (saint) ilan edilen büyük ilahiyatçılarının hepsi Abélard’ın açtığı yolda yürüyecektir.
*
Sic et Non (“Evet/Hayır”), Batı’da geleneksel diyalektik – yani münazara – tekniğini felsefe ve ilahiyata uyarlayan ilk önemli eserdir. Felsefi tez bir dizi önerme halinde sunulur. Her önermeye karşı, akla gelebilecek bütün karşı-tezler sayılır, teker teker ele alınır, akli kanıtlarla çürütülür. Tabii bu arada ortalama mümini şoke edecek karşı görüşlere de (tartışmak ve çürütmek maksadıyla da olsa) yer verilir. “Derler ki tanrı yoktur, ve bu yönde yedi adet iddia ileri sürerler… imdi, bu dedikleri doğru olamaz, çünkü…” 
Bu yöntemin şahikası, 1260-70’lerde Paris Üniversitesinde hoca olan Thomas Aquinas’ın Summa’sıdır. Lisedeyken okumuştum; sonradan merak edip Abélard’a da göz gezdirdim. Akıl yürütme ve yazı yazma üslubumu epeyce etkilemişlerdir sanırım. Yanlış Cumhuriyet’te bunu net görürsünüz. Ayrıca, olur olmaz her konuda birincisi şu, ikincisi şu, üçüncüsü şu diye listeler yapma alışkanlığım da kısmen oradan geliyor olabilir.
Şimdi merak ettiğim mesele başka. Abélard ve öğrencileri bu yöntemi kendileri mi keşfettiler, yoksa tam o dönemlerde benzeri münazara yöntemlerine pek meraklı olan İslam/Arap müderrislerinden fikir mi devşirdiler? Yazarımız (Rashdall) maalesef bu konuda suskun. Daha doğrusu bir 19. yy İngiliz medievalistinden, Ortaçağ Arap skolastizmi konusunda bilgi ve fikir sahibi olmasını beklemek haksızlık olur. Ah, diyor insan, bir oryantalist (yani Şarkiyatçı) da şu konuya bir ucundan el atsaydı! Geç 19. yy’ın engin global vizyonuyla 20. yy’ın kültürel çoğulculuğunu ve 21. yy’ın detay ve bilgi hakimiyetini bir araya getiren bir eser yazsaydı, Yüksek Ortaçağda Akdeniz’in iki ucu arasındaki kurumsal ve entelektüel etkileşimleri irdeleseydi.
Heyhat, yok artık öyle tipler. Bugün çıksa çıksa, Rashdall’ın 2200 adet dipnotundan birini tutup şişirip kitap yapacak biri çıkar, “Early Responses to Gratian’s Decretum: A Semi-Structural and Post-Annalist Cross-Cultural Perspective” gibi bir isimle yayınlar. Biz de okumayız.
*
Afrikalı Konstantin, Almandan bozma İtalyan Irnerius ve Parisli Abélard: üçü de üniversite kurumunun belirmesinden iki veya üç kuşak önce. Onlar bir yol açmışlar. O yol o kadar popüler olmuş ki, bir süre sonra hukuki ve kurumsal çözümlerle desteklenmesi gerekmiş. İşin içine beratlar, unvanlar, yetkiler, Papalık mühürleri, komiteler, içtihatlar, ceza çizelgeleri, iptal davaları girmiş.
Üniversite dediğin şey o. Bilimin bürokratik kabuğu.
*
İslami paralelleri mutlaka birilerinin incelemesi gerekiyor. Monografik malzeme yok değil, özellikle İspanyollardan bu konuyu çalışanlar olmuş. Ama genel bir sentez, bildiğim ve bibliyografilerden çıkarabildiğim kadarıyla, pek yok. Belki de vardır, ben bilmiyorumdur.
Elimin altında Ortaçağ İslam eğitim kurumlarına ilişkin eşdeğer bir kaynak yok. Onun için şimdi ne desem kulaktan dolma yorum/bilgi olacak. Gene de aklımda kalanları not edeyim.
  • Önce sosyal yapı. 12. yy ortalarını izleyen iki-üç yüzyıl İslam diyarında muazzam bir şehirleşme ve kozmopolitlik çağıdır. En şahane örneğini İbn Battuta seyahatnamesinde bulursunuz. Yanılmıyorsam 1320’ler olmalı, İbn Battuta Fas’ın Tanca şehrinden çıkar, namını duyduğu bir hocanın talebesi olmak için Kahire’ye gider. Orada bir süre kaldıktan sonra başka hocaların peşinden Şam’a geçer. Oradan, gene akademik referansla Konya’ya, İsfahan’a ve nihayet Hindistan’a yol alır. Her gittiği kentte kendisi gibi dünyanın dört ucundan gelmiş, aynı dili konuşan, benzer akademik konularla meşgul olan, yoğun bir tanışıklık ve dedikodu ağına sahip olan (“Hoca Falanüddin Eldivanî Şeyh Filanullah Kahkeşanî ile bozuşmuş, şimdi Tunus’ta iş bulmuş”) alimler ve talebelerle karşılaşır; saygı ve dostluk görür. Kent yöneticileri ilim erbabına hürmet eder, sık sık sohbet ve işret için bir araya gelirler. Fakat talebelerle kent halkı arasında kavga ve gerilim eksik olmaz; suhte ayaklanmaları bazen kanlı sonuçlanır.
  • İspanya ve Sicilya’daki, hatta Tunus ve Mısır’daki medreselere Hıristiyan Avrupa’dan giden talebe sayısı hakkında en ufak bir bilgimiz yok. Ama gidenler olduğunu biliyoruz. En ünlüsü 999 yılında 2. Sylvester adıyla papa olan, çağın ünlü alimlerinden Gerbert d’Aurillac. Dört yıl Barselona’da bir manastırda okuduktan sonra, ilmi menbaından tahsil etmek üzere Müslüman hakimiyetindeki Toledo ve Sevilla’ya gittiğini vakanüvis Monmouth’lu Geoffrey belirtiyor. (Mamafih bunu  Gerbert’i karalamak amacıyla yazmış olması da mümkün. “Kökü dışarıda” olmak o çağda da etkili bir siyasi karalama aracı.)
  • Skolastik çalışmanın üslubu, metodu ve konuları bakımından arada çarpıcı bir benzerlik var. Batının gramer, retorik, diyalektik trivium’una karşı beri tarafta eğitimin temelini Arapça sarf, nahiv ve iştikak (morfoloji, sentaks, etimoloji), i’caz (retorik) ve cedel (münazara) oluşturmuş. Aristoteles külliyatı ile birlikte geç antik Neo-Aristocular, özellikle Porphyrios’un Isagogê’si her iki tarafta mantığın ve felsefenin çerçevesini tanımlamış. Bizde 19. yy’a dek medreselerde Gelenbevî Mehmed Efendinin İsâgucî  Şerhi’nin okunduğunu biliyorum;  Paris’te Abélard’ın felsefeye giriş noktası da Aristo’nun Kategorileri (Arapçası: makulât) ile Porphyrios.
  • Aristoteles külliyatındaki kilit eserlerin ilk kez 1200’den hemen önceki yıllarda Latinceye Arapçadan çevrildiğini, bu meyanda Liber de Causis ve De Differentia Spiritus et Animae gibi Arapça telif eserlerin de yanlışlıkla Aristo’ya atfedildiğini, 13. yy’ın ilk yarısında İspanyol filozof İbn Rüşd’ün – Averroes adıyla – Paris ve Oxford’da Aristocu felsefenin ana direği sayıldığını hepimiz biliriz. Ama mesela şu (benim için) yeni: Batıda diyalektiğin temel referans kitabı sayılan Rum alimlerinden Şamlı Yohannes (John of Damascus), adı üstünde, Suriyeli. 9. yy’da Abbasi egemenliği altında yaşamış ve şüphe yok ki eseri Arap cedelcilerinden çeviri ya da uyarlama.
  • Keza Geç Antik çağın en orijinal düşünürlerinden olan (muhtemelen Suriyeli) Pseudo-Dionysios’un iki eseri, De Hierarchiâ Cæli (Semavi hiyerarşiye dair) ve De Nominibus Dei (Allahın adlarına dair) 12. yy’ın son çeyreğinde ilk kez eksiksiz olarak Latinceye çevrilmişler. Bunların, mesela, tastamam aynı yıllarda yazan Muhiddin el-Arabi’nin sudur (emanation) ve esmayı hüsna öğretilerinden farkını bilen varsa beri gelsin.
  • 1245 yılında Bologna’da (matematiği de içeren) astroloji kürsüsünde okudukları on bir kitabın en az altısı Arapçadan çeviri görünüyor. İlki tabii Algorismi de Minutis et Integris, yani El-Hwarizmî Kitab-ı Cebr ve Mukabele. Sonra Ptolemaios’un Almagest’inin Arapça çevirisinden çevrilen Theorica Planetarum, İspanyalı Yahudi alim Mesalaha yahut Maşallah’ın Usturlap Risalesi, İbn Sina’nın Kanon’undan seçmeler, Alcabitius adlı birinin yine Arapçadan çeviri Hukuki Astrolojiye Giriş kitabı, ayrıca Kastilya kralı X. Alfonso’nun yıldız tabloları ki onlar da şüphesiz Arap nücum (yıldızbilim) erbabının zîc tablolarından aktarmadır.
  • Bologna’da astroloji kürsüsü tıp okulunun şubesi olarak kurulmuş. Bu bir Arabizm, çünkü astrolojinin insan sağlığı üzerindeki etkisi meselesi Arap tıbbına has bir saplantı, eski Yunan tıbbında yok. İsteseniz “hurafe” deyip geçebiliriz. Gel gör ki mesela Copernicus öyle düşünmemiş. Polonya’dan kalkıp Bologna’ya kilise hukuku okumaya gelmişken astrolojiye de merak salmış, gezegenlerin yörüngesine ilişkin hesapları sadeleştirme fikrine ilk burada kapılmış.
  • Bologna’da oluşturulan hukuk öğretisinin içeriğinin Arap kaynaklarından bağımsız olduğuna şüphe yok. Ama biçim ve prensip açısından aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bütün hukuku bir içtihatlar ve yorumlar sistematiği olarak rasyonelleştirme çabası, 9. yy’da Bağdat’ta dört Sünni fıkıh mezhebinin oluşmasından bu yana İslam hukukunun karakteristik özelliği ve hatta İslam kültürünün belirleyici ögesi olmuş. Batı dünyası 11. yy ortalarından itibaren İspanya ve Sicilya’da, ardından Haçlı seferleri sayesinde haşır neşir olduğu Levant’ta İslam hukukuyla yakından tanışma fırsatını bulmuş. Bu hadiselerin üstünden daha birkaç yıl geçmişken birden bire eski Roma sivil hukukunun keşfi ve sistematik bir hukuk öğretisi kurma sevdasına düşülmesi, hemen peşinden bin sene keyfe keder yürüyen kilise hukukunun kanon (= kanun) adı altında kodlaştırılması, acaba “onlarda var bizde neden yok” sorunsalıyla alakalı olabilir mi?
Araştırmak lazım. Bilmemek kötü. Çok şey var öğrenecek, insan bazen ümitsizliğe kapılıyor.
*
Her iki skolastiğin püf noktası nedir diye sorarsanız, benim bile hiç beklemediğim bir cevap verir, sizi şaşırtırım.
Text kavramıdır. Daha doğrusu text ve context; Arapçası metn ve şimdi bir türlü dilimin ucuna gelmeyen öbür terim.
Text mesela Kutsal kitap ayeti, yahut Aristo metni, yahut ferman veya yasa maddesi. Context onun altına veya üstüne veya sayfa marjına çoğu zaman başka mürekkeple veya başka yazı tipiyle yazılan şerh, tefsir, tercüme, zeyl ve kenar notudur. “Hoca burada demek istemiş ki,” “Filan mahkeme şu tarihte yasayı şöyle yorumlamış ise de,” “Bazı yazmalarda bu ifade şöyle kayıtlı olup,” ve saire. İnsanoğlunun düşünsel evriminde yeni bir aşamadır. Antik çağ bunu bilmez. Rönesansın büyük editörlerini, tarih ilminde 17. yy’da başlayan büyük devrimi mümkün kılan düşünsel temel budur.
Şöyle diyelim: Bugün Türkiye’de halâ, misal, Hüseyin Rahmi’nin aslıyla uyarlamasını ayrıt edebilecek yayınevi sayısı bir elin parmaklarından az ise, skolastiğin bin sene önce ulaştığı düşünsel mertebeye henüz bizim buralar erişmemiş olduğundandır.
*
Batının üniversitesini Doğunun medresesinden farklı ve üstün kılan bir şey var mı? Avrupa’nın (1500’den sonra başlayacak) büyük atağında üniversite belirleyici bir rol oynamış mı?
Eskiden bu sorulara evet deme eğilimindeydim; hatta Kelimebaz’da çıkmış bir iki yazıda o yönde fikir beyan etmişliğim vardır. Şimdi baktığımda pek öyle görünmüyor. İki taraf arasındaki benzerlikler, farklardan kat be kat daha güçlü. Avrupa’daki üniversite özerkliğinin İslam alemindeki karşılığı var mıdır ve nedir, bir fikrim yok. Her halükârda entelektüel üretimin niteliği açısından iki taraf arasında 1400’lerin sonuna dek ciddi bir fark tespit etmek zor.
Aslına bakarsanız Batı’da üniversite kurumunun kendisi 1600’lere, hatta belki 1700’lere dek Ortaçağ skolastiğinin pek ötesine geçmiş görünmüyor. Luther ve Erasmus gibi istisnaları var elbette, ama Rönesansın ve Reformasyonun büyük düşünsel devrimleri, Galileo ve Newton’ın bilimsel keşifleri, Descartes ve Leibniz’in felsefi atılımları üniversite dışında, üniversiteden bağımsız ve hatta üniversiteye düşman mahfillerde gerçekleştiler. 
Nasıl oldu, neden oldu? Üniversite ortaçağda takılı kalsa da, üniversite eğitiminin 15. yy’da kazandığı büyük yaygınlığın olumlu etkisi var mıydı? Bir ara o soruların da cevabını arayalım isterseniz.